MUHAMMED

Muhammed


BAYRAK

TC.Bayrak



Hoşgeldin, Ziyaretçi
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.

Kullanıcı Adı
  

Şifreniz
  





Forum İstatistikleri
Toplam Üyeler» Toplam Üyeler 28
Son Üye» Son Üye Raşit Tunca
Toplam Konular» Toplam Konular 19,758
Toplam Yorumlar» Toplam Yorumlar 21,529

Detaylı İstatistikler Detaylı İstatistikler

DOWNLOADEN


“Downloaden Bölümümüzden BEDAVA Grafik Paketleri,E-Kitaplar ve Bedava Bilgisayar Programlarını Tek TIKLA BEDAVA indirebilirsiniz”
(Raşit Tunca)




AYET

“Yeryüzüne muhakkak benim iyi kullarım varis olacaktır”
ENBİYA Suresi 105


FELSEFEMiZ

“ iSLAM OKUMAK YAZMAK YADA ÇiZMEK DEĞiLDiR, Yahutta O Hadis şöyle, Bu Ayette böyle diyor Diye Papağanlıkda Değildir. islam Kuranı ve sünneti HAYATINA TATBiK edip, Onunla Yaşayabilmekdir”
(Karoglan Raşit Tunca Sözü)


Raşit Tunca Sözü

“Yüzme bilmek Denizden çıkmana fayda vermez, taaki yüzme biliyorsan, denizedee düştüysen, ellerini, kollarını, ayaklarını çırpacaksın, ve birde tutuncak dal bulacak, tutunup çıkacaksın. ilimde böyledir, bir ilmi bilmek fayda etmez, taaki, onu hayatında tatbik edesiye, Dinde böyledir, din bilmek imanını kurtarmaz, taaki, ne zaman, bildiğin öğrendiğin dinini hayatında tatbik edip, yaşadın, o zaman belki kurtulursun.”
(Karoglan Raşit Tunca Sözü)

GÜZEL SÖZ

“ Bazen Hata Yapıvermek, Doğruyu bulmanın ilk Basamağıdır.
(Başağaçlı Raşit Tunca Sözü)





İsminizin ebced değeri Nedir?

İsminizin ebced değeri


Esmaül Hüsna’dan her biri başka bir isme bakar.Dolayısıyla siz de kendisiminize bakan esmayı tesbit edip her gün çıkan miktarı okuyun.Bunu yaparken iki şık vardır.


Birincisi;Direkt ve yalnız kendi isminiz ebcedi karşılığı olan esmadır.İsminizin ebced değeri karşılığı olan esmaya en yakın esma veya direkt olarak da çıkabilir.İşte o Esmayı belirtilen gün ve saatte okumak.


İkincisi ise;Anne isminiz ile birlikte sizin isminizin toplamına karşılık gelen esmadır.bunu yapmak için önce kendi isminizin ebced değeren bulun sonra annenizin ismine bakan ismin ebced değerini bulun.her iki ebced değeri karşılğı toplmı esmayı bulun.ve okumaya başlayın.


Esma okumaya başladıktan sonra çok değil kısa bir süre sonra göreceksiniz kihiçbireşy eskisi gibi olmayacak ,kendiniz daha iyi hissedeceksiniz.En önemlisi de size doğru yola çıkmış ama adresi belli olmayan,nerede nasıl aranıp bulunacağı belli olmayan bir koli veya bir mektup gibi postacının çantasınde bekleyen emanetelr adrese teslm edilir.İstekleriniz sie daha rahat ve daha çabuk ulaşacaktır.Allah’ın nimet ve ,ihsanlarına kavuşacak…sıkıntınızın en çıkılmaz bir yerinde yardum ulaşacaktır.


NASIL BULUNUR BAKALIM:


Önce isminizin ebced değerini bulacaksınız.


Bunun için isminiz arapça harflerle yazılır.


Aldığım bir kaynaktaki değerleriniz.


Abbas عبّاس ( Ebced Değeri: 135 )
Abdi عبدى ( Ebced Değeri: 86 )
Abdulhakim عبدالحكيم ( Ebced Değeri: 185 )
Abdulkadîr عبدالقدير ( Ebced Değeri: 421 )
Abdullah عبدالله ( Ebced Değeri: 143 )
Abdurrahim عبدالرّحمن ( Ebced Değeri: 565 )
Abdurrahman عبدالرّحمن ( Ebced Değeri: 405 )
Abdülbâki عبدالباقى ( Ebced Değeri: 220 )
Abdüssamed عبدالصّمد ( Ebced Değeri: 331 )
Adalet عدالت ( Ebced Değeri: 505 )
Adem آدم ( Ebced Değeri: 45 )
Adeviye Adviye عدويه ( Ebced Değeri: 95 )
Adil عادل ( Ebced Değeri: 105 )
Adile عادله ( Ebced Değeri: 110 )
Adnan عدنان ( Ebced Değeri: 175 )
Afife عفيفه ( Ebced Değeri: 245 )
Ahmed (Ahmet) احمد ( Ebced Değeri: 53 )
Aişe (Ayşe) عاءشه ( Ebced Değeri: 376 )
Akif عاكف ( Ebced Değeri: 171 )
Ali على ( Ebced Değeri: 110 )
Alime عالمه ( Ebced Değeri: 146 )
Aliye عليه ( Ebced Değeri: 115 )
Arif عارف ( Ebced Değeri: 341 )
Arife عارفه ( Ebced Değeri: 346 )
Arzu آرزو ( Ebced Değeri: 214 )
Asiye آسيه ( Ebced Değeri: 76 )
Aslı اصلي ( Ebced Değeri: 131 )
Aslıhan اصليخان ( Ebced Değeri: 782 )
Atilla آتيلاّ ( Ebced Değeri: 272 )
Aydın آيدين ( Ebced Değeri: 75 )
Ayfer آيفر ( Ebced Değeri: 291 )
Aynur آينور ( Ebced Değeri: 267 )
Aysel آيسل ( Ebced Değeri: 101 )
Aysun آيسون ( Ebced Değeri: 127 )
Ayten آيتن ( Ebced Değeri: 461 )
Aytül آيتول ( Ebced Değeri: 447 )


Bahaddîn (Bahaeddîn) بهاالدّين ( Ebced Değeri: 107 )
Bahadır بهادر ( Ebced Değeri: 212 )
Bahar بهار ( Ebced Değeri: 208 )
Bânû بانو ( Ebced Değeri: 59 )
Bedriye بدريه ( Ebced Değeri: 221 )
Begüm بكوم ( Ebced Değeri: 68 )
Bekir بكر ( Ebced Değeri: 222 )
Belgin بلكين ( Ebced Değeri: 112 )
Belkıs بلقيس ( Ebced Değeri: 202 )
Betül بتول ( Ebced Değeri: 438 )
Beyhan بيخان ( Ebced Değeri: 663 )
Beyza بيضا ( Ebced Değeri: 813 )
Bilal بلال ( Ebced Değeri: 63 )
Birgül بيركل ( Ebced Değeri: 262 )
Birol بيرول ( Ebced Değeri: 248 )
Birsel بيرسل ( Ebced Değeri: 302 )
Buket بوكت ( Ebced Değeri: 428 )
Burak براق ( Ebced Değeri: 303 )
Burcu برجو ( Ebced Değeri: 211 )
Burhan برهان ( Ebced Değeri: 258 )
Büşra بشرى ( Ebced Değeri: 512 )


Câhid جاهد ( Ebced Değeri: 13 )
Canan جانان ( Ebced Değeri: 115 )
Candan جاندن ( Ebced Değeri: 108 )
Cansu جانصو ( Ebced Değeri: 150 )
Cemal جمال ( Ebced Değeri: 74 )
Cemalettin جمال الدين ( Ebced Değeri: 173 )
Cemil جميل ( Ebced Değeri: 83 )
Cemile جميله ( Ebced Değeri: 88 )
Cengiz جنكيز ( Ebced Değeri: 90 )
Ceren جرن ( Ebced Değeri: 253 )
Cevdet جودت ( Ebced Değeri: 413 )
Cihan جهان ( Ebced Değeri: 59 )
Cihangir جهانگير ( Ebced Değeri: 289 )
Coşkun جوشقون ( Ebced Değeri: 465 )
Cüneyd (Cüneyt) جنيد ( Ebced Değeri: 67 )


Çiçek چيچك ( Ebced Değeri: 36 )
Çiğdem چيكدم ( Ebced Değeri: 77 )


Damla داملا ( Ebced Değeri: 76 )
Dâvud (Davut) داود ( Ebced Değeri: 15 )
Deniz دگيز ( Ebced Değeri: 42 )
Derya دريا ( Ebced Değeri: 215 )
Dilek ديلك ( Ebced Değeri: 64 )
Doğan دوغان ( Ebced Değeri: 1061 )
Döne دونه ( Ebced Değeri: 65 )
Durdu دوردو ( Ebced Değeri: 220 )
Dursûne دورسونه ( Ebced Değeri: 330 )
Dürdâne دوردانه ( Ebced Değeri: 270 )


Ebrû ابرو ( Ebced Değeri: 209 )
Ece اجه ( Ebced Değeri: 9 )
Ecehan (Ece-Hân) اجه خان ( Ebced Değeri: 660 )
Edâ أدا ( Ebced Değeri: 6 )
Efe أفه ( Ebced Değeri: 86 )
Ekrem اكرم ( Ebced Değeri: 261 )
Elif الف ( Ebced Değeri: 111 )
Elmas الماس ( Ebced Değeri: 132 )
Elvân الف ( Ebced Değeri: 88 )
Emel أمل ( Ebced Değeri: 71 )
Emine امنه ( Ebced Değeri: 96 )
Emrâl أمرال ( Ebced Değeri: 272 )
Emre أمره ( Ebced Değeri: 246 )
Eray أراى ( Ebced Değeri: 212 )
Erhân (Erhan) أرخان ( Ebced Değeri: 852 )
Erkan أرقان ( Ebced Değeri: 352 )
Ermân أرمان ( Ebced Değeri: 292 )
Erol أرول ( Ebced Değeri: 237 )
Ertuğrul أرتوغرول ( Ebced Değeri: 1843 )
Esengül اسنكل ( Ebced Değeri: 161 )
Esrâ أسرا ( Ebced Değeri: 262 )
Evren اورن ( Ebced Değeri: 257 )


Fadime فاطمه ( Ebced Değeri: 135 )
Fatma فاطمه ( Ebced Değeri: 135 )
Faruk فاروق ( Ebced Değeri: 387 )
Fatih فاتح ( Ebced Değeri: 489 )
Fazilet فضيلت ( Ebced Değeri: 1320 )
Fehime فهيمه ( Ebced Değeri: 140 )
Ferhat فرهاد ( Ebced Değeri: 290 )
Feride فريده ( Ebced Değeri: 299 )
Feridûn فريدون ( Ebced Değeri: 350 )
Feriha فرحه ( Ebced Değeri: 293 )
Feyzâ فيضا ( Ebced Değeri: 891 )
Fırat فرات ( Ebced Değeri: 671 )
Figen فيكن ( Ebced Değeri: 160 )
Fikriye فكريه ( Ebced Değeri: 315 )
Filiz فيليز ( Ebced Değeri: 137 )
Firdevs فردوس ( Ebced Değeri: 350 )


Galip (Ğâlib) غالب ( Ebced Değeri: 1033 )
Gamze غمزه ( Ebced Değeri: 1052 )
Gizem گيزم ( Ebced Değeri: 77 )
Gonca غنجه ( Ebced Değeri: 1058 )
Gökçe كوكچه ( Ebced Değeri: 54 )
Gökhan كوكحان ( Ebced Değeri: 697 )
Gökmen كوكمن ( Ebced Değeri: 136 )
Göksel كوكسل ( Ebced Değeri: 136 )
Gökşen كوكشن ( Ebced Değeri: 396 )
Gönül كوڭل ( Ebced Değeri: 76 )
Görkem كوركم ( Ebced Değeri: 286 )
Gözde كوزده ( Ebced Değeri: 42 )
Gül كل ( Ebced Değeri: 50 )
Gülay كُلاى ( Ebced Değeri: 61 )
Gülcan كُلجان ( Ebced Değeri: 104 )
Gülden كلدن ( Ebced Değeri: 104 )
Güler كولر ( Ebced Değeri: 256 )
Gülhan كولخان ( Ebced Değeri: 707 )
Gülistan كلستان ( Ebced Değeri: 561 )
Gülizar كُلعذار ( Ebced Değeri: 328 )
Güllü كُللو ( Ebced Değeri: 86 )
Gülnaz كلناز ( Ebced Değeri: 108 )
Gülsüm كولسوم ( Ebced Değeri: 162 )
Gülsen كولسن ( Ebced Değeri: 166 )
Gülser كُلسر ( Ebced Değeri: 310 )
Gülseren كُلسرن ( Ebced Değeri: 360 )
Gülşâh كلشاه ( Ebced Değeri: 359 )
Gülten كُلتن ( Ebced Değeri: 500 )
Günay كناى ( Ebced Değeri: 81 )
Günseli كونسلى ( Ebced Değeri: 176 )
Gürbüz كربز ( Ebced Değeri: 229 )
Gürcân كورجان ( Ebced Değeri: 280 )


Habibe حبيبه ( Ebced Değeri: 27 )
Hacer حجر ( Ebced Değeri: 211 )
Hakan خاقان ( Ebced Değeri: 752 )
Halil خليل ( Ebced Değeri: 670 )
Halime حليمه ( Ebced Değeri: 93 )
Haluk خلوق ( Ebced Değeri: 736 )
Hamdiye حمديه ( Ebced Değeri: 67 )
Hamide حميده ( Ebced Değeri: 67 )
Handan خندان ( Ebced Değeri: 705 )
Hanım خانم ( Ebced Değeri: 691 )
Halit خالد ( Ebced Değeri: 635 )
Halide خالده ( Ebced Değeri: 640 )
Halis خالص ( Ebced Değeri: 721 )
Hanife حنيفه ( Ebced Değeri: 153 )
Hanifi حنيفى ( Ebced Değeri: 158 )
Hârun هارون ( Ebced Değeri: 262 )
Hasan حسن ( Ebced Değeri: 118 )
Hasîbe حسيبه ( Ebced Değeri: 85 )
Hatîce خديجه ( Ebced Değeri: 622 )
Havvâ حوّا ( Ebced Değeri: 21 )
Havvâgül حوّا كل ( Ebced Değeri: 71 )
Hayriye خيريه ( Ebced Değeri: 825 )
Hilal هلال ( Ebced Değeri: 66 )
Hûrî حورى ( Ebced Değeri: 224 )
Hûriye حوريه ( Ebced Değeri: 229 )
Hülya خوليا ( Ebced Değeri: 647 )
Hümeyra حميره ( Ebced Değeri: 263 )
Hüseyin حسين ( Ebced Değeri: 128 )
Hüsne حسنه ( Ebced Değeri: 123 )


İbrâhim ابراهيم ( Ebced Değeri: 259 )
İhsân احسان ( Ebced Değeri: 120 )
İlhan ايلخان ( Ebced Değeri: 692 )
İlknur ايلكنور ( Ebced Değeri: 217 )
İlyâs الياس ( Ebced Değeri: 102 )
İmren إمرن ( Ebced Değeri: 291 )
İnci اينجى ( Ebced Değeri: 74 )
İsâ عيسى ( Ebced Değeri: 150 )
İsmâil اسماعيل ( Ebced Değeri: 212 )
İsmet عصمت ( Ebced Değeri: 600 )


Kadîr قدير ( Ebced Değeri: 314 )
Kadri قدري ( Ebced Değeri: 314 )
Kadriye قدريه ( Ebced Değeri: 319 )
Kemâl كمال ( Ebced Değeri: 91 )
Kerem كرم ( Ebced Değeri: 260 )
Kerim كريم ( Ebced Değeri: 270 )
Kevser كوثر ( Ebced Değeri: 726 )
Kezban كذبان ( Ebced Değeri: 773 )
Kısmet قسمت ( Ebced Değeri: 600 )
Kıymet قيمة ( Ebced Değeri: 155 )
Kibar كبار ( Ebced Değeri: 223 )
Kubilay قوبيلاى ( Ebced Değeri: 159 )
Kudret قدرت ( Ebced Değeri: 704 )
Kübra كبرا ( Ebced Değeri: 223 )
Kürşat كورشات ( Ebced Değeri: 927 )


Lâle لاله ( Ebced Değeri: 66 )
Leylâ ليلا ( Ebced Değeri: 71 )
Lütfi لطفي ( Ebced Değeri: 129 )


Mahir ماهر ( Ebced Değeri: 246 )
Mahmûd (Mahmut) محمود ( Ebced Değeri: 98 )
Makbûle مقبوله ( Ebced Değeri: 183 )
Mecîd (Mecit) مجيد ( Ebced Değeri: 57 )
Mehmed (Mehmet) محمد ( Ebced Değeri: 92 )
Mehtâb (Mehtap) مهتاب ( Ebced Değeri: 448 )
Melahat ملاحت ( Ebced Değeri: 479 )
Melek ملك ( Ebced Değeri: 90 )
Meliha مليحه ( Ebced Değeri: 93 )
Melike ملكه ( Ebced Değeri: 95 )
Melis مَليس ( Ebced Değeri: 140 )
Meltem ملتم ( Ebced Değeri: 510 )
Meral مرال ( Ebced Değeri: 271 )
Mersiye مرثيه ( Ebced Değeri: 755 )
Merve مروه ( Ebced Değeri: 251 )
Meryem مريم ( Ebced Değeri: 290 )
Mesut (Mes’ûd) مسعود ( Ebced Değeri: 180 )
Metîn (Metin) متين ( Ebced Değeri: 500 )
Mine مينه ( Ebced Değeri: 105 )
Miyâse مياسه ( Ebced Değeri: 116 )
Muammer معمّر ( Ebced Değeri: 390 )
Muazzez معزّز ( Ebced Değeri: 131 )
Muhammed (Muhammet) محمّد ( Ebced Değeri: 132 )
Murâd (Murat) مراد ( Ebced Değeri: 245 )
Mûsâ (Musa) موسى ( Ebced Değeri: 116 )
Mustafâ (Mustafa) مصطفى ( Ebced Değeri: 229 )
Mübeccel مبجّل ( Ebced Değeri: 78 )
Mücevher مجوهر ( Ebced Değeri: 254 )
Münevver منوّر ( Ebced Değeri: 302 )
Mürüvvet مروّت ( Ebced Değeri: 652 )
Müsâde مصاده ( Ebced Değeri: 140 )
Müzeyyen مزيّن ( Ebced Değeri: 117


Nâciye ناجيه ( Ebced Değeri: 69 )
Nâdide ناديده ( Ebced Değeri: 74 )
Naime نائمه ( Ebced Değeri: 97 )
Nâz ناز ( Ebced Değeri: 58 )
Nazife نظيفه ( Ebced Değeri: 1045 )
Nazîre نظيره ( Ebced Değeri: 1165 )
Nazlı نازلى ( Ebced Değeri: 351 )
Nazmiye نظميه ( Ebced Değeri: 1005 )
Necdet نجدت ( Ebced Değeri: 457 )
Neclâ نجلا ( Ebced Değeri: 84 )
Necmiye نجميه ( Ebced Değeri: 108 )
Nergis نركس ( Ebced Değeri: 330 )
Neriman نريمان ( Ebced Değeri: 1005 )
Nermin نرمين ( Ebced Değeri: 350 )
Nesibe نسيبه ( Ebced Değeri: 127 )
Nesrin نسرين ( Ebced Değeri: 370 )
Nevin نوين ( Ebced Değeri: 116 )
Nevriye نوريه ( Ebced Değeri: 271 )
Nevzat نوزاد ( Ebced Değeri: 70 )
Nigâr نكار ( Ebced Değeri: 271 )
Nihal نهال ( Ebced Değeri: 86 )
Nihat نهاد ( Ebced Değeri: 60 )
Nilay نيلاي ( Ebced Değeri: 101 )
Nilüfer نيلوفر ( Ebced Değeri: 376 )
Nimet نعمت ( Ebced Değeri: 460 )
Nur نور ( Ebced Değeri: 256 )
Nûrân نوران ( Ebced Değeri: 307 )
Nuray نوراى ( Ebced Değeri: 267 )
Nurcân نورجان ( Ebced Değeri: 310 )
Nuri نورى ( Ebced Değeri: 266 )
Nuriye نوريه ( Ebced Değeri: 271 )
Nursel نورسل ( Ebced Değeri: 346 )
Nurseli نورسلى ( Ebced Değeri: 356 )
Nurşen نورشن ( Ebced Değeri: 660 )
Nurten نورتن ( Ebced Değeri: 706 )
Nurullah نورالله ( Ebced Değeri: 322 )


Oğuz اوغوز ( Ebced Değeri: 1020 )
Oğuzhan اوغوزخان ( Ebced Değeri: 1671 )
Okan اوقان ( Ebced Değeri: 158 )
Olcay اولجاى ( Ebced Değeri: 51 )
Onur اونور ( Ebced Değeri: 263 )
Orhan اورخان ( Ebced Değeri: 858 )
Osman عثمان ( Ebced Değeri: 661 )
Oya اويا ( Ebced Değeri: 18 )
Ozan اوزان ( Ebced Değeri: 65 )


Ömer عمر ( Ebced Değeri: 310 )
Önder اوگدر ( Ebced Değeri: 231 )
Özay اوزاى ( Ebced Değeri: 25 )
Özcan اوزجان ( Ebced Değeri: 68 )
Özge اوزكه ( Ebced Değeri: 39 )
Özgül ازكل ( Ebced Değeri: 58 )
Özgür اوزكور ( Ebced Değeri: 240 )
Özlem اوزلم ( Ebced Değeri: 84 )
Öznur اوزنور ( Ebced Değeri: 270 )


Pâkize باكيزه ( Ebced Değeri: 45)
Pelin بلين ( Ebced Değeri: 92)
Peral برال ( Ebced Değeri: 233 )
Pembe بمبه ( Ebced Değeri: 49)
Perihan بريخان ( Ebced Değeri: 863)
Pınar بيگار ( Ebced Değeri: 233)


Rabia رابعه ( Ebced Değeri: 282)
Râdiye راضيه ( Ebced Değeri: 1016)
Rahmi رحمى ( Ebced Değeri: 25
Ramazan رمضان ( Ebced Değeri: 1091)
Râziye رازيه ( Ebced Değeri: 223)
Recep رجب ( Ebced Değeri: 205)
Refika رفيقه ( Ebced Değeri: 395)
Remzi رمزى ( Ebced Değeri: 257 )
Remziye رمزيه ( Ebced Değeri: 262 )
Resul رسول ( Ebced Değeri: 296 )
Reyhan ريخان ( Ebced Değeri: 861)
Rıdvân رضوان ( Ebced Değeri: 1057)
Ruhiye روحيه ( Ebced Değeri: 229)
Rukiye رقيه ( Ebced Değeri: 315)
Rümeysâ رُميسا ( Ebced Değeri: 311 )
Rüveyda رويده ( Ebced Değeri: 225 )


Saadet سعادت ( Ebced Değeri: 535 )
Sabahat صباحت ( Ebced Değeri: 501 )
Sabiha صبيحه ( Ebced Değeri: 115 )
Sabîre صبيره ( Ebced Değeri: 307 )
Sabriye صبريه ( Ebced Değeri: 307 )
Sâdık صادق ( Ebced Değeri: 195 )
Saffet (Safvet) صفوت ( Ebced Değeri: 576 )
Safiye صفيه ( Ebced Değeri: 185 )
Saide سعيده ( Ebced Değeri: 149 )
Sait (Said) سعيد ( Ebced Değeri: 144 )
Saime صائمه ( Ebced Değeri: 137 )
Sâkine ساكنه ( Ebced Değeri: 136 )
Sâlih صالح ( Ebced Değeri: 129 )
Sâliha صالحه ( Ebced Değeri: 134 )
Sâlim سالم ( Ebced Değeri: 131 )
Sâlime سالمه ( Ebced Değeri: 136 )
Sâmî سامى ( Ebced Değeri: 111 )
Sanem صنم ( Ebced Değeri: 180 )
Sâniye ثانيه ( Ebced Değeri: 566 )
Seçil سچيل ( Ebced Değeri: 103 )
Seda صدا ( Ebced Değeri: 95 )
Sedat سداد ( Ebced Değeri: 69 )
Sefâ (Sefa) سفا ( Ebced Değeri: 141 )
Seher سحر ( Ebced Değeri: 268 )
Selahattin صلاحالدّين ( Ebced Değeri: 228 )
Selçuk سلچوق ( Ebced Değeri: 199 )
Selda سلدا ( Ebced Değeri: 95 )
Selîm سليم ( Ebced Değeri: 140 )
Selîme سليمه ( Ebced Değeri: 145 )
Selma سلما ( Ebced Değeri: 131 )
Selvi سلوى ( Ebced Değeri: 106 )
Semahat سماحت ( Ebced Değeri: 509 )
Semih سميح ( Ebced Değeri: 118 )
Semiha سميحه ( Ebced Değeri: 123 )
Semrâ سمرا ( Ebced Değeri: 301 )
Serap سراپ / سراب ( Ebced Değeri: 263 )
Serdâr سردار ( Ebced Değeri: 465 )
Serkan سرقان ( Ebced Değeri: 411 )
Serpil سرپل ( Ebced Değeri: 292 )
Servet ثروت ( Ebced Değeri: 1106 )
Sevgi سَوكى ( Ebced Değeri: 96 )
Sevîm سَويم ( Ebced Değeri: 116 )
Sıddık صدّيق ( Ebced Değeri: 208 )
Sibel سيبل ( Ebced Değeri: 102 )
Sinan سنان ( Ebced Değeri: 161 )
Sultan سلطان ( Ebced Değeri: 150 )
Suna صونا ( Ebced Değeri: 147 )
Sûzan سوزن ( Ebced Değeri: 123 )
Süheyla سهيلا ( Ebced Değeri: 106 )
Sünbül سنبل ( Ebced Değeri: 142 )


Şaban شعبان ( Ebced Değeri: 423 )
Şâdiye شاديه ( Ebced Değeri: 320 )
Şâfak شفاق ( Ebced Değeri: 481 )
Şâhin شاهين ( Ebced Değeri: 366 )
Şâziye شازيه ( Ebced Değeri: 323 )
Şebnem شبنم ( Ebced Değeri: 392 )
Şenol شنول ( Ebced Değeri: 386 )
Şerife شريفه ( Ebced Değeri: 595 )
Şermin شرمين ( Ebced Değeri: 600 )
Şükrân شكران ( Ebced Değeri: 571 )
Şükriye شكريه ( Ebced Değeri: 535 )
Şükrü شكرى ( Ebced Değeri: 530 )


Tahsin تحسين ( Ebced Değeri: 528 )
Talhâ طلحه ( Ebced Değeri: 52 )
Taner تاڭر ( Ebced Değeri: 621 )
Tarık طارق ( Ebced Değeri: 310 )
(:::) طيّب ( Ebced Değeri: 31 )
Tenzîle تنزيله ( Ebced Değeri: 502 )
Teslîme تسليمه ( Ebced Değeri: 545 )
Tuğba Tûba طوبى ( Ebced Değeri: 27 )
Tufan طوفان ( Ebced Değeri: 146 )
Tülay تولاى ( Ebced Değeri: 447 )
Türkân (Türkan) توركان ( Ebced Değeri: 477 )


Ufuk افق ( Ebced Değeri: 181 )
Uğur اوغور ( Ebced Değeri: 1213 )
Umut اوموت ( Ebced Değeri: 453 )


Ümran عمران ( Ebced Değeri: 361 )
Ünal اونال ( Ebced Değeri: 88 )


Vâhide واحده ( Ebced Değeri: 24 )
Vâhit واحد ( Ebced Değeri: 19 )
Veli ولى ( Ebced Değeri: 46 )
Vildan ولدان ( Ebced Değeri: 91 )


Yâdigâr يادكار ( Ebced Değeri: 236 )
Yâkup يعقوب ( Ebced Değeri: 198 )
Yâsemin (Yasemin) ياسمين ( Ebced Değeri: 171 )
Yâsin ياسن ( Ebced Değeri: 121 )
Yaşar ياشار ( Ebced Değeri: 512 )
Yavuz ياووز ( Ebced Değeri: 30 )
Yelda يلدا ( Ebced Değeri: 45 )
Yeliz يليز ( Ebced Değeri: 57 )
Yeşim يشيم ( Ebced Değeri: 360 )
Yıldırım يلديريم ( Ebced Değeri: 304 )
Yıldız ييلديز ( Ebced Değeri: 71 )
Yunus ينوس ( Ebced Değeri: 126 )
Yusuf يوسف ( Ebced Değeri:156 )
Yüksel يوكسل ( Ebced Değeri: 126 )


Zafer ظفر ( Ebced Değeri: 1180 )
Zâhide زاهده ( Ebced Değeri: 22 )
Zehrâ (Zehra) زهرا ( Ebced Değeri: 213 )
Zekiye ذكيه ( Ebced Değeri: 735 )
Zelîhâ (Zeliha) زليحا ( Ebced Değeri: 56 )
Zeyneb (Zeynep) زينب ( Ebced Değeri: 69 )
Zeytin زيتين ( Ebced Değeri: 477 )
Zübeyde زبيده ( Ebced Değeri: 28 )
Zühal زحل ( Ebced Değeri: 45 )
Zülal زلال ( Ebced Değeri: 68 )
Züleyha زليخى ( Ebced Değeri: 657 )
Zülfiye زلفيه ( Ebced Değeri: 132 )
Zülfü زلفو ( Ebced Değeri: 123 )


Şimdi Esamül Hüsna listesini yazalım.


Yukarıda isminizin ebced değerine en yakın esmayı aşağıda bulun ve onu her gün hem Allah’a daha yakın olmak,,hem özel istekleriniz için dua etmek niyetiyle okuyup Allah’tan istekleriniz isteyin.


Mesela Zülfü isminin ebced değeri 123 ..buna en yakın Allah’ın isimlerinden olan esma ise.124 Ya Muiyd Celle Celalühü okunur.


Mesela:
Abbas: Ebced değeri 135 yukarıda: Buna en yakın Allah’ın isimlerinden olan


134 Ya Samed Celle Celalühü zikridir.


Esma-ül Hüsna Zikir Sayıları ve Zikir Niyetleri


ALLAH günde 66 Her türlü istek, tüm duaların kabul olması


Er- RAHMÂN Bütün Yaratılmışlar hakkında hayır ve merhameti tercih eden günde 298 Dünya ve Ahrette Allah’ın sevgilisi olmak


Er- RAHÎM Çok merhamet eden, büyük nimetler veren günde 258 Maddi ve Manevi Rızıklar


El- MELİK Bütün Kainatın Tek Sahibi ve mutlak hükümdarı günde 90 Emir sahibi olmak, maddi ve manevi güçlü olmak


El- KUDDÛS Hatadan, gafletten, aczeden ve her türlü eksiklikten pek uzak, pek temiz günde 170 Günahlardan kurtulmak ve kalp temizliği


Es- SELÂM Kullarını selamete çıkaran, Cennetteki bahtiyar kullarına selam veren günde 131 Korkulan her şeyden korunmak


El- MÜ’MİN Gönüllerde iman ışığı uyandıran, kendine sığınanları koruyup rahatlatan günde 137 Kötü hastalıklara düşmemek


El- MÜHEYMİN Gözeten ve Koruyan günde 145 İnsanların düşüncelerini anlar korunur


El- AZÎZ Mağlup edilmesi mümkün olmayan galip günde 94 Düşmanlara galip gelmek


El- CEBBÂR Eksikleri tamamlayan, dilediğini zorla yaptırmaya müktedir olan günde 206 istek ve Arzuların olması için


El- MÜTEKEBBİR Her şeyde ve her hadisede büyüklüğünü gösteren günde 662 İzzete ve refaha nail olmak


El- HALÎK Bütün varlığı, halleri ve hadiseleri, tayin ve tesbit eden hepsini yoktan var eden günde 731 İşlerde üzüntüden ve sıkıntıdan kurtulmak


El- BÂRİ’Eşyayı ve her şeyin vücudunu birbirine uygun halde yaratan günde 214 İşinde Başarılı olur, şöhret bulur


El- MUSAVVİR Tasvir eden, her şeye bir biçim ve özellik veren günde 336 Maksat ve merama ulaşmak için


El- ĞAFFÂR Mağrifeti pek çok günde 1281 Bağışlanmak ve günahlardan korunma


El- KAHHÂR Her şeye her istediğini yapacak şekilde galip ve hakim olan günde 306 Zalimleri kahretmek için


El- VEHHÂB Her türlü nimeti devamlı bağışlayan günde 14 Sıkıntısız borçsuz bir hayat için


Er- REZZÂK Yaratılmışlara faydanılacak şeyleri ihsan eden günde 308 Bol rızıklı ömür için


El- FETTÂH Her türlü zorlukları açan ve kolaylaştıran günde 489 Maddi manevi hayırlar için


El- ALÎM Her şeyi çok iyi bilen günde 150 ilim zenginliği için


El- KÂBID Sıkan, Daraltan günde 903 Zalimin zulmünden kurtulmak için


El- BÂSIT Açan, Genişleten günde 72 İşlerin büyümesi mal ve paranın bereketi


El- HÂFID Yukardan aşağıya indiren alçaltan günde 1481 Kötüden ve belalardan korunmak


Er- RÂFİ Yukarı kaldıran, yükselten günde 351 İnsanlar arasında ve işinde yükselmek için


El- MUİZ İzzet veren, ağırlayan günde 117 Fakir ve zelillikten kurtulmak


El- MÜZİL Zillete düşüren, hor ve hakir eden günde 770 Düşmanları zelil etmek için


Es- SEMİ’ Her şeyi iyi işiten günde 180


El- BASİR Her şeyi iyi gören günde 112 Acziyetin kalkması için


El- HAKEM Hükmeden, hakkı yerine getiren günde 68 Haklı davasını kazanması için


El- ADL Çok Adaletli günde 104 Adaletli olmak için


El- LÂTÎF En ince işlerin bütün inceliklerini bilen, kullarına iyilikler ulaştıran günde 129 Dileklerin olması, kısmet ve rızık için


El- HABÎR Her şeyin iç yüzünden gizli taraflarından haberdar günde 812 Hafıza ve idrakin genişlemesi için


El- HALÎM Suçlara karşı hemen ceza vermeyen yumuşak davranan, süre veren günde 88 Ahlak ve hilim güzelliği için


El- AZİM Çok Azametli günde 1020 Sözünün tesirli ve sayırlı olmak için


El- ĞAFÛR Affı ve mağfireti pek çok günde 128 Günahların affı, kötü ahlakı bırakmak


Eş- ŞEKÛR Kendi rızası için yapılan iyiliklere daha fazlasıyla karşılık veren günde 526 Talihin açıklığı, bol rızık


El- ALİY Pek yüce, Pek yüksek günde 110 Zilleten kurtulmak ve ilim için


El- KEBİR En büyük, pek büyük günde 232 Hürmet görmek için


El- HAFIZ Yapılan işleri bütün tafsilatıyla tutan, her şeyi belli bir vakte kadar bela afetten koruyan günde 998 Nefsinin ve malının korunması için


El- MUKÎT Her yaratılmışın gıdasını, azığını veren günde 550 Muhtaç olunan şeyi kazanmak için


El- HASİB Herkesin hayatı boyunca yapıp ettiği her şeyin hesabını bütün detayları ile bilen günde 80 Herkese karşı alnı açık olmak


El- CELÎL Celalet ve Ululuk sahibi günde 5329 Bir zalimi zorbayı zelil etmek için


El- KERÎM Lütfü ve keremi çok geniş, çok bol günde 270 Bol rızık ve kolaylıklara nail olmak


Er-RAKÎB Bütün varlığı gözeten bütün işleri murakabe eden günde 312 Her işte Allah’ın koruması altında olmak için


El- MUCİB Kendisine dua edenlerin isteklerini veren günde 3025 Duaların kabul olunması için


El- VASİ İlmi, rahmeti, kudreti, af ve mağfireti geniş, müsaadekar günde 137 Ömür uzunluğu, rızık ve sıhhat genişliği için


El- HAKÎM Bütün emirleri ve bütün işleri hikmetli günde 60849 İlim ve hikmet sahibi olmak için


El- MECÎD Şanı büyük ve yüksek günde 3249 İzzet ve şerefin artması için


El-BÂİS Ölüleri diriltip kabirlerinden çıkaran günde 573 Kuvvetle irade ve alacaklarını almak için


Eş- ŞEHÎD Bütün zamanlardayerde hazır ve nazır günde 319 Şehid olmak, heybetli olmak için


El- HAK Varlığı hiç değişmeden duran günde 108 İmanda, ibadette sabit olup, imanlı ölmek


El- VEKÎL Kendisine tevekkül edenlerin işlerini en iyi neticeye ulaştıran günde 66 Allah’tan her türlü yardımı görmek için


El- KAVİY Pek Güçlü günde 116 Kansızlık ve vücudun güçlü olması için


El- METÎN Çok Sağlam günde 500 Maddi ve manevi sağlam olmak için


El- VELİY Sevdiği kullarının dostu günde 2116 Her işinde Allah’ın yardımı için


El- HAMİD Ancak kendisine hamd edilen, bütün varlığın diliyle yegane övülen günde 3844 Kazancın genişlemesi


El- MUHSÎ Sonsuzda olsa tek tek her şeyin sayısını bilen günde 148 Zekanın kuvvetli olması


El- MÛBDÎ Bütün varlıkları örneksiz ve maddesiz olarak ilk baştan yaratan günde 57 Her işte muvaffak olmak için


El- MUÎD Varlıkları yok ettikten sonra tekrar yaratan günde 124 Elden kaçanı geriye kazanmak için


El- MUHYÎ Can bağışlayan, hayat ve sağlık veren günde 68 İşlerin başarılı olması için


El- MÜMÎT Canlı bir mahlukun ölümünü yaratan günde 490 Harama bakmamak, kötülükten vazgeçmek


El- HAY Diri, her şeyi bilen, her şeye gücü yeten günde 324 Sözü tesirli ve herkesten tazim görür


El- KAYYÛM Gökleri ve yeri, her şeyi tutan günde 156 Allah’ın izniyle her istekleri olur


El- VÂCİD İstediğini istediği anda bulan günde 196 Kaybedilen şeyi bulmak


El- MÂCÎD Kadr ve şanı büyük, kerem ve iyilikleri pek çok günde 48 Kazancın bolluğu için


El- VAHİD Zatında, sıfatlarında, işlerinde, hükümlerinde, isimlerinde asla ortağı ve benzeri olmayan TEK günde 3669 İstediği olur, kalbi uyanır, aklı nur


Es- SAMED İhtiyaçları ve sıkıntıları gideren tek merci günde 134 Hiç kimseye muhtaç olmamak


El- KÂDİR İstediğini istediği gibi yapmaya gücü yeten günde 305 İstediğini yapmaya gücü yetirmek


El- MUKTEDİR Kuvvet ve kudret sahipleri üzerinde istediği gibi tasarrufta bulunan günde 744 Her işte başarılı olmak


El- MUKADDİM İstediğini ileri geçiren, öne alan günde 184 Daima yükselmek için


El- MUAHHİR İstediğini geri koyan, arkaya bırakan günde 847 Kötü birinin uzaklaştırılması için


El- EVVEL İLK günde 37 Her hayır işinde birinci olmak için


El- AHİR SON günde 801 Ömür uzunluğu için


Ez- ZÂHİR Her şeyde görünen aşikar Her meselenin zuhuru için


El- BÂTIN Her şeyden gizli günde 62 Nefsi mutmain ve kalbi geniş olması için


El- VÂLİ Kainatı ve her an olup biten her şeyi tedbir ve idare eden günde 47 Sözünün tesirli insanların sevmesi için


El- MÜTEÂLÎ Aklım mümkün gördüğü her şeyden, her hal ve tavırdan daha yüce günde 551 Devletten istediğini elde etmek için


El- BERR Kulları için daima kolaylık ve rahatlık isteyen, iyiliği çok günde 202 Herhalde iyilik bulmak için


Et- TEVVÂB Tevbeleri kabul edip, günahları bağışlayan günde 409 Tövbelerin kabulu için


El- MÜNTEKIM Suçları adaleti ile müstehak oldukları cezaya çarptıran günde 630 Zülüm ve fenalıktan korunmak


El- AFÜV Çok affeden günde 156 Rızık bolluğu Kalp huzuru


Er- RAÛF Çok lütüfkar Çok esirgeyen günde 287 Hiçbir varlıktan zarar görmez


MALİKÜ-L MÜLK Mülkün ebedi sahibi günde 212 mal ve kazanca zarar gelmez


Zül Celâl-i Ve’l İkrâm Hem büyüklük sahibi hem fazl-i kerem sahibi günde 1100 işlerin kolaylığı için


El- MUKSIT Bütün işlerini denk ve birbirine uygun yerli yerinde yapan günde 209 Eşler arasını düzeltmek için


El- CÂMİ’ İstediğini istediği zaman istediği yerde toplayan günde 114 Küsleri barıştırmak için


El- GANİY Çok zengin ve her şeyden müstağni günde 1060 Büyük servet ve geniş rızık


El- MUĞNİ İstediğini zengin eden günde 1100 Geçim genişliği bol rızık


El- MÂNİ’ Bir şeyin meydana gelmesine izin vermeyen günde 161 Kaza beladan uzak olmak için


Ed- DÂRR Elem ve zarar verecek şeyleri yaratan günde 1001 Zararlı kişinin kahrı için


En- NÂFİ’ Hayır ve menfaat verici şeyleri yaratan günde 201 Hastalıktan uzak olur hastaysa şifa bulur


En- NÛR Alemleri nurlandıran, istediği simalara, zihinlere ve gönüllere nur yağdıran günde 256 doğruyu yanlışı görmek ve kalp nurluğu için


El- HÂDÎ Hidayet veren, istediği kulunu muradına erdiren günde 400 çocukların itaatkar olması için


El- BEDİ’ Örneksiz, benzersiz, hayret verici alemler yaratan günde 86 Allah’ın yardımına nail olmak için


El- BÂKÎ Varlığının sonu olmayan günde 113 Ömrün uzunluğu, sıhhatin iyiliği için


El- VÂRİS Varlığı devam eden, servetlerin hakiki sahibi günde 707 Uzun ömür, bol mal, bol rızık ve şeref


Er- REŞÎD Bütün işleri ezeli takdirine göre yürütüp, dosdoğru bir nizam ve hikmet üzere sonucuna ulaştıran günde 514 İçki ve zinadan kurtulmak ve güzel ahlak için


Es- SÂBÛR Çok sabırlı günde 298 Başladığı işi kolay bitirmek için
Ebced Değerini Nasıl Bulabiliriz? İsimlere Bakan Esma Nasıl Bulunur?


Merhaba değerli arkadaşlar. Bu yazımızda sizlere Esmaül Hüsna’dan yeni manalar sunacağız. Bilindiği gibi her bir isim, başka bir isme bakar Esmaül Hüsna’da. Bu yazımızda da bu isimlerin karşılıklarını sizlere sunmak istiyoruz. Bu yazımızda size sunacağımız çözümleri her gün çıkan miktarlar kadar okuyun. Bunu iki farklı şekillerde yapabilirsiniz.


Birinci Yöntem: Doğrudan kendi isminizin karşılığı olan Esma’dır diyebiliriz. İsminize en yakın olan Esmaül Hüsna’da size ebced değeri olarak çıkabilir. Bu arada merak edenler için açıklayalım (ya da bilmeyen arkadaşlarımız için). Ebced, Arap harflerinin kolaylıkla akılda kalması ve hatırlanması için düzenlenen bir harf dizilimidir. Belirli sayılar ile dengelenir ve bu şekilde sunulur diyebiliriz.


İkinci Yöntem: Anne isminiz ile birlikte sizin isminizin toplamına karşılık gelen Esma’dır diyebiliriz. Bunu yapmak için önce kendi ismimizin değerini bulmalı, sonra da annemizin ismine bakan ismin değerini bulmalıyız. Her iki değer, karşılığını sunar ve bunların toplamı esmayı bulmanızı sağlar, sonrasında yine okumaya başlayabilirsiniz.


Esma okumaya başlayın ve ardından kısa bir sonra her şey çok daha güzel olmaya başlayacak. Yani eskisi gibi olmayacak hiçbir şey değerli arkadaşlar. Kendinizi mutlu, huzurlu ve pozitif hissetmeniz için oldukça önemli olan bu değerleri kullanarak, sizler de kendi mutluluğunuzu ve iç huzurunuzu artırabileceksiniz. En önemli detay da sizi doğru yola çıkarmış ve adresi belirsiz olan detayları yola sokacaksınız. İsteklerinize rahat ulaşacaksınız ve hayata dair pozitif olacaksınız her zaman için. Çıkıntılarınız daha pozitif şekilde düzelecek ve kendinizi her zaman için olumlu hissetmeye devam edeceksiniz değerli arkadaşlar. Bu yazımızda bu detayları sizlere sunmak istiyoruz.
Ezber Yapmak - Hızlı Ezberleme Teknikleri -  Kolay Ezberleme Teknikleri - Auswendig Lernen Methode

Öğrenmek bütün bir hayata yayılan bir süreçtir. İlkokula başladıktan sonra giderek gelişen öğrenim süreciyle birlikte bazı zorluklarla karşılaşmanız son derece doğaldır. Bu nedenle sizin için derlediğimiz dipnotlar sayesinde öğrenme konusunda daha başarılı olacaksınız.

Pi sayısının virgülden sonraki üçüncü basamağını hatırlayan birinin sizden ne farkı olabilir? Bunun doğuştan geldiğini düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Bu doğal bir yetenek değil; teknik ve tekrar yaparak kazanılmış bir beceri.

Ezber Yapmak - Hızlı Ezberleme Teknikleri -  Kolay Ezberleme Teknikleri 1

1. Bölümlere ayırın

Bilginin depolanabilmesi için bir boyutu olması gerektiğini biliyor musunuz? Aslında çevrenizde bunun sayısız örneğini görebilirsiniz. Kredi kartlarının numaraları, seri numaralar, sayıların basamaklama sistemleri, telefon numaraları, otomobil modelleri…
Hayatınızı değiştirecek kolay ve hızlı ezberleme teknikleri
Bilgileri hafızanızda tutmak için aralıklı tekrar kartları kullanabilirsiniz.

Bilim insanları ve pazarlama uzmanları da bir bilginin hafızaya alınabilmesi için ideal bölüm sayısının 3-4 olduğu görüşünde. Sahip olduğunuz bir bilgiyi üç veya dört bölüme ayırarak hafızanızda daha kolay tutabilirsiniz. Bölümleme için birkaç sistem kullanabilirsiniz:

Kategorilere ayırma

En önemli bölümleme teknikleri arasında kategorilere ayırmayı sayabiliriz. Bunu, aslında nesneleri veya bilgiyi bazı ortak özelliklerine dayanarak yeniden gruplara ayırma olarak düşünebilirsiniz. Bu ortak özellik herhangi bir şey olabilir; renk, alfabetik özellikler, fiziksel büyüklük, tür, tutar, yaş, zorluk, vs.

Örneğin alttaki 15 hayvan ismini hafızanızda tutumanız gerektiğini düşünelim:

Fare, Bukalemun, Karga, Kedi, Somon, Köpek, Fil, Yunus, Yılan, Tuna balığı, Tavuskuşu, Zürafa, Güvercin, Su aygırı, Timsah

Listedeki hayvanları türlerine göre ayırarak daha kolay akılda tutabilirsiniz.

Evcil hayvanlar: Fare, Kedi, Köpek

Deniz hayvanları: Tuna Balığı, Somon, Yunus

Kuşlar: Karga, Güvercin, Tavuskuşu

Soğukkanlılar: Yılan, Timsah, Bukalemun

Büyük olanlar: Fil, Zürafa, Su aygırı

Böyle bir liste sayesinde hafızanıza almak istediğiniz şeyler arasında bir bağlantı kurabilirsiniz. Örneğin “fare”kelimesi gözünüzün önüne geldiğinde “evcil hayvanlar” kategorisini veya “kedi” kelimesini hatırlamanız daha kolay olur.

Bölümlere ayırma

Çok sayıda bilgiyi belli bir sıraya göre akılda tutmanız gerekiyorsa, daha sistematik bir bakış açısını tercih edebilirsiniz.
Hayatınızı değiştirecek kolay ve hızlı ezberleme teknikleri
Müzik, beyindeki dil merkeziyle etkileşim içindedir. Şarkı sözlerinin yoğun olduğu müzikler dinleyerek hafıza yeteneğinizi sabote etmiş oluyorsunuz.

Örneğin yukarıdaki kategorileri numaralandırın ve ilk önce 1 numaralı kategoride yer alan evcil hayvanları ezberleyin. Ardından 2 numaralı kategorideki deniz hayvanlarını ezberleyin. Sonrasında ise 1 ve 2 numaralı kategorileri bir arada ezberlemeye çalışın. Aynı şeyi 3 ve sonraki kategorilere de sırasıyla uygulayın.

2. Aralıklı tekrar

Tekrarlama etkisi, bir şeyleri tek bir seferde akılda tutmaktansa zamana yaymanın daha başarılı sonuçlar verdiğini gösteriyor. Ancak bu kadar başarılı olmasına rağmen bazen bu teknik gözardı edilebiliyor. Aralıklı tekrar yönteminin uygulamasını kolaylaştıracak bazı teknikler var:

Aralıklı tekrar kartları

Belki de en kullanışlı yöntemlerden biri. Bilmediğiniz yabancı kelimeleri, bazı listeleri veya başka bilgileri hafızanızda tutmak için aralıklı tekrar kartları kullanabilirsiniz. Bu tekniği uygularken, anlamını bildiğiniz kartlarla vakit harcamak yerine bilmediğiniz kartlara ağırlık verin. Ayrıca, bu tekniği uygulamak için kart hazırlamakla uğraşmanıza gerek yok, bunun için üretilmiş mobil uygulamalardan yararlanabilirsiniz.

3. Hafızayı anlamak

Bir şeyi ezberlemeyi kolay ya da zor yapan şey nedir? Bir şeyin neden zor olduğunu tanımlayabilirseniz, kendi bakış açınızı da ona göre yönlendirebilirsiniz.

Bir şeyi hafızaya almanın neden zor olduğuna dair gerekçeler:

Yakınlık: Belli bir zaman diliminde ne kadar karşınıza çıkıyor?
Boyut: Büyülüğü nedir?
Sıra: Hangi mantığa göre oluşturulmuş?
Dikkat çekme: İlginç olan tarafı ne?
Karmaşıklık: Ne kadar zor?
İlgi: Sizin için ne kadar kullanışlı?
Önem: Hayatınızda nasıl bir değişiklik yaratabilir?
Aciliyet: Ne zaman ihtiyacınız var?
Soyutluk: İçinde bulunduğunu duruma ne kadar uyuyor?
İnsancıllık: İnsan tecrübesine ne kadar uygun?
Hissiyat: Duyularınız nasıl algılıyor?

Hafızaya alma stratejinizi geliştirmek için şu yöntemi kullanabilirsiniz:


Yakınlık: Daha sık görün
Boyut: Bölümlere ayırın
Sıra: Sizin için daha anlamlı olacak iekilde yeniden kurun
Dikkat çekme: Onunla ilgili eğlenceli bir hikaye bulun
Karmaşıklık: Daha kolay adımlar haline getirin
İlgi: Ne kadar kullanışlı olduğunu keşfedin
Önem: Bir hedef koyun
Aciliyet: Son tarih belirleyin
Soyutluk: Etrafınızdaki bir şeylerle ilişkisini kurun
İnsancıllık: Başrolde sizin olduğunuz bir hikaye yaratın
Hissiyat: Ona bir başka duyunuzla yaklaşın
4. Hazırlanma

Hafıza yeteneğinizi güçlendirmek için hazırlanma evresinin önemini gözardı etmeyin. Olimpik atletlerin tek bir performans için aylarca hatta yıllarca hazırlandığı göz önüne alınırsa, hazırlık evresinin önemini kavramak pek de zor değil. İşte hazırlanma evresi için birkaç ipucu:

Sözlü şarkılar yerine enstrümantal müzikleri tercih edin


Müzik dinlerken, sizinle konuşan birini ne kadar dinleyebilirsiniz? Müzik, özellikle de şarkı sözleri beyindeki dil merkeziyle etkileşim içindedir. Bu yüzden şarkı sözlerinin yoğun olduğu müzikler dinleyerek hafıza yeteneğinizi sabote etmiş oluyorsunuz. Hafızanız için müzik dinlemek istiyorsanız, şarkı sözleri olmayan enstrümental müzikleri tercih edin.

Bağlantınızı kesin

Facebook bildirimlerinin veya gelen maillerin sizi bölmesine izin vermeyin. 20 dakika her şeyi susturun ve sadece hafızanıza odaklanın.

Optimal hafıza zamanı belirleyin

Bir şeyleri hafızaya almak için en uygun zaman enerjinizin yüksek, zihninizin temiz ve bölünmediğiniz zamanlardır. Birçok kişi sabah çok erken veya akşam çok geç saatlerde, herkes uykudayken daha rahat ders çalışır.

Etrafta gezinin

Ayağa kalkmak ve yürümek kan akışını hızlandırıp, kasları harekete geçirip, tetikte olmanızı sağlarken oturmak kan akışını yavaşlatıp beyne daha az oksijen gitmesini sağlar. Eğer mümkünse ezberlemek istediğiniz şeyi alın ve ayağa kalkın, odanın içinde ufak turlar atın.

5. Önizleme


Ezberlemenin en etkin ve kolay yöntemlerinden biri de önizleme. Ezberlemek istediğiniz şeyi tekrar tekrar önizleme yaparak, kavramı ve anlamını daha kolay içselleştirebilirsiniz. Bunun için de şu önerileri yerine getirebilirsiniz:

– Konuyla ilgili araştırma yapın.
– Videolu anlatımları araştırın.
– Göz gezdirin. Başlıklara, büyük veya daha koyu harflerle yazılanlara dikkat edin.
– Konuyla ilgili özet bilgileri araştırın.
– Konuyla ilgili sıkça sorulan soruları ve yanıtlarını araştırın.
– Grafiklerden yararlanın.

Kolay Ezberleme Metodları

Kolay ezberleme denilince hepimizin aklına öğrencilik yıllarında özellikle sınav zamanı kolay ezberleme yapabilmek için gösterdiğimiz o ulvi çabalar gelmektedir. Geçmişten bugüne beynin algılama konusundaki ve hafızada tutma yetisindeki yetenekleri hakkında pek çok araştırma yapılmış ve ezberleme durumu üzerine temel belli başlı noktalara değinilmiştir.

Ezberleme durumu, kelime anlamıyla herhangi bir metnin sürekli olarak tekrarlandıktan bir müddet sonra hafızaya kaydedilmesi durumudur. Ezber yapılmaya başlandığı andan itibaren eğer beyin daha önceden ezber yapma konusunda tecrübeli değilse ezberlenmeye çalışılan şeyin ezbere alınması konusunda oldukça sıkıntılı süreçler geçirilmektedir. Ancak ve ancak kişi ezber konusunda inat edip başarabileceğini düşündüğünde konunun çözülmesi kolaylaşabilir.

kolay-ezber-yapma

Ezber yapmanın püf noktaları araştırılıp kısa ve öz şekilde bu yöntemler denendiği takdirde mutlaka ve mutlaka bir sonuç alınması muhtemel olmaktadır. Ezber konusunda bir kaç tekrar yapılıp beyne deneyim kazandırıldığında başarılmayacak hiç bir durum yoktur.
Kolay ezberlemenin teknikleri nelerdir?

Kolay bir şekilde ezber yapabilmek için uygulanacak üç basit yöntem şu şekilde özetlenebilmektedir;

Sesin kaydedilmesi : Çok fazla denenen bir yöntem olmasa da, özellikle farklı bir dille alakalı pozisyonlarda ezber yapılabilmesi açısından çok geçerli bir yöntem olmaktadır. Kulağın sesle duyduğu kelimeleri hafızaya atma verisinden de yararlanılabilmektedir.

Belirli yerlere not düşme : Sürekli olarak ezberinizde tutmanız gereken şeyleri, bir nevi hatırlatıcı maksadıyla her gün görebileceğiniz bir yerlerre not düşmeniz sizin için işleri çok fazla kolaylaştıracaktır. Örneğin; mutfağınızdaki buzdolabınıza, sabah dişlerinizi fırçaladığınız aynaya, evden çıkarken baktığınız aynaya vb. yerlere iliştireceğiniz notlar, önceliklerinizi ezberinizde tutmanız adına sizlere fayda sağlayacaktır.

Ters eli kullanma : Kalem tutmak, bardak tutmak, kapı açmak gibi rutin yaptığınız işlerde kullanmadığınız elinizi kullanarak beyninizin farklı gelişmesini deneyin.

Sorgulama alıştırması : Yakın zamanda ne yaptığınızı, nereye gittiğinizi, ne yediğinizi bulunduğunuz saat diliminden bir iki saat öncesine kadar sürekli sorgulayın ve ne kadar doğru yanıtlar verdiğinizi kontrol edin.

Oyun üretme alıştırması : Sokakta yürürken karşılaştığınız duvar yazılarından, arabaların plakalarından vb. durumlardan kendi kendinize bir çok kelime ve cümle üretmeye çalışın.

Ezber Yapmak - Hızlı Ezberleme Teknikleri -  Kolay Ezberleme Teknikleri 2

Evet, hepimiz zaman zaman bir şekilde ezber yapmaya ihtiyaç duyarız. Bazıları ezber yapmanın doğru bir teknik olduğunu savunmasa bile durum açıkça bu şekildedir. Tamam, öğrenmek ezber yapmaya göre çok daha etkili olan bir yöntemdir.

Ama yalnızca yakın zaman içerisinde gereksinim duyacağımız, hatta bazen anlamsız ve gereksiz olan bilgileri akılda kalıcı olarak tutmanın bir anlamı da yoktur. Sınavlar, sunumlar, şarkılar, şiirler, hatta bazen sevgili için yapılacak konuşmalar gibi durumlar ezber yapmanızı gerektirebilir. Sonuçta; her ne nedenle olursa olsun, ezber yapmak önemli ve çoğu insana göre zor olan bir iştir.

Buna ek olarak; ezber konusunda epey başarılı olan insanlar da vardır. Bazıları sürekli ezber yapa yapa beynini bu konuda geliştirmiş, bazıları da ezberleme nasıl kolay bir şekilde yapılır, bunun yolunu öğrenerek edindiği bilgileri hafızaya almada başarılı olmuştur. O zaman gelin, lafı daha fazla dolandırmadan ezber yapma eylemini sizin için bir işkence olmaktan çıkartacak etkili ezber tekniklerini bir bir incelemeye başlayalım. Bu yazıda hafızanızı güçlendirmenin yollarından tutun da kolay ezber yapma tekniklerine varana kadar ihtiyacınız olan her şeyi bulacaksınız.

Ezberleme nasıl yapılır, kolay ezber teknikleri nelerdir sorularının merak edilen cevapları:


Ortamınızı Uygun Hale Getirin!


Öncelikli olarak dikkat etmeniz gereken şey bu! Çünkü ezber yapmak için dikkatinizi tam olarak toparlayabileceğiniz sessiz ve düzenli bir mekana ihtiyacınız olacaktır. Bunun için de çalışma ortamınızı ezber yapmaya uygun hale getirerek işe başlamalısınız. Etrafınızdaki dikkat dağıtıcı unsurlardan (telefon, bilgisayar, televizyon, karmaşa…) kurtulmalı ve uyuklamayacağınız bir masa-sandalyede işe koyulmalısınız.


Ortamınızla Birlikte Zihninizi de Hazırlayın!

Ezber yapma konusunda zorlananların sıklıkla yaptığı hatalardan bir tanesi de budur. Çünkü çoğunluk zaten hıncahınç dolu olan bir kafanın içerisine yeni bilgiler sığdırmaya çalışarak, boşa kürek çekmektedir. Sonra da “olmuyor işte, ezberleyemiyorum, aklıma girmiyor” gibi isyan feryatlarıyla pes etmektedir. İşte bu nedenle; size ezber yapmaya başlamadan önce zihninizi boşaltmanızı öneriyorum. Çünkü aklınızda başka bir şey varken diğerine doğru bir şekilde odaklanmanız pek mümkün değildir.

Buna da Bakın: Öğrenme Sürecinde Yapılan 5 Klasik Hata


Küçük Adımlarla İlerleyin!


Yapılması zor gelen her konuda olduğu gibi bu konuda da küçük adımlarla işe başlamalısınız. Böylece hem motivasyon konusunda başarılı olacak hem de beyninizi ezber yapmaya alıştıracaksınız. Bu öneriyi bir nevi ısınma turu olarak da düşünebilirsiniz. Nasıl ki tembelliğe alışmış kaslarınızı birdenbire harekete geçirmeniz yanlışsa, aynı şekilde önünüze yüzlerce sayfalık bir kitap alarak ezber yapmaya çalışmanız da yanlıştır. İşte bu nedenle; başlangıçta kısa metinler tercih etmelisiniz. Emin olun ki; ezber yapabildiğinizi gördükçe kendinize güveniniz artacak ve bu konuda çok daha başarılı olacaksınız.

Küçük Kartlar Hazırlayın!

Klişe belki ama işinize yarayacağından emin olabilirsiniz. Özellikle de aklınızda tutmakta zorlandığınız tarih, formül, terimler, yabancı kelimeler gibi bilgileri hazırlayacağınız minik kartlara yazarak, bunları daha kolay ezberleyebilirsiniz. Gün içerisinde boş kaldığınız anlarda bilgi kartlarınıza bakarak bu bilgileri belleğinize daha kolay kaydedebilirsiniz.


Yüksek Sesle Okuyun!

Yüksek sesle okumak da kolay ezber yapma teknikleri arasında. Çünkü bu şekilde hem içinizden hem dışınızdan duyacak hem de görerek öğreneceksiniz. Tabii, yüksek sesle okuma yönteminin size ne kadar uygun olduğunun da yöntemden alacağınız sonucu etkileyeceğini bilmelisiniz. Zira kimileri içinden okuyarak çok daha rahat bir şekilde ezber yapabilmektedir.

Zamana Dikkat Edin!

Bazıları kolay ezber yapabilmek için gece yatmadan önceki zamanın kullanılması gerektiğini söylese de bu pek de doğru bir yaklaşım değildir. Daha doğrusu eksik bir düşüncedir diyeyim. Çünkü geceleri beyninizde bütün günün yorgunluğu olacaktır. İşte bunun için ezber yapmak için zihninizin dinç olacağı sabahın erken saatlerini tercih etmelisiniz. Ve gece yatmadan önce sabahleyin ezberlediğiniz ve gün içinde tekrar ettiğiniz bilgileri gözden geçirmelisiniz. Böylece aklınızda kalmasını istediğiniz bilgilerin kalıcılığı % 20 ila 30 oranında artacaktır.


Yazarak Çalışın!

Sesli ya da sessiz bir biçimde okuduklarınızı belleğinize kaydetmek için klişe ama epey etkili olan yazarak çalışma yöntemini denemelisiniz. İsterseniz özet niteliğinde aklınızda kalanları yazabilir, isterseniz de ezberlemeye çalıştığınız bilgilere bakarak yazma seçeneğini kullanabilirsiniz. Hatta bu noktada önerim; iki yöntemi de kullanıp daha çok verim aldığınızı ezber tekniği olarak kullanmanız olacaktır.

Zeka Geliştirme Yöntemlerini Kullanın!


Çünkü beyninizi ne kadar çok geliştirirseniz, o kadar kısa süre içerisinde ezber yaparsınız. Kaldı ki daha zeki bir insan olmak için uğraşmak, yalnızca ezber yapmanızda değil hayatınızın her alanında işinize yarayacaktır. İşte bunun için beyin egzersizleri yapmayı alışkanlık haline getirmeli, alışkanlık haline getireceğiniz basit şeylerin gücünden faydalanmalısınız. Örneğin; baskın olmayan elinizi kullanarak beyninizin pasif nöronlarını harekete geçirmek gibi! İşinize farklı güzergahlardan gitmek gibi! Her gün yeni bir şey öğrenmeyi alışkanlık haline getirmek gibi! Kolay ezber için zekanızı nasıl geliştirebileceğinizi aşağıdaki yazıdan öğrenebilirsiniz.

Tavsiye Ederiz: Zeka Geliştirme Yöntemleri Nelerdir? Hangi Egzersizler Beyni Geliştirir?

Yatay 8 Çizin!

Hem zihniniz boşaltmak, hem stresten kurtulmak hem de daha kolay bir şekilde ezber yapmak için hayali 8’ler çizmelisiniz. Gözünüzle ya da burnunuzun ucundaki hayali fırçanızla, havada yatay 8’ler çizmeli, bu beyin alıştırmasından sonra ezber yapmaya devam etmelisiniz. Yani yorulup sıkıldığınızda, bu yöntemi kullanarak istediklerinizi çok daha kolay bir şekilde ezberleyebilirsiniz.

Belleği Güçlendiren Yiyecekler Tüketin!

Ezber yapmayı işkence olarak görmek istemiyorsanız, hafızayı güçlendiren yiyecekler tüketmelisiniz. Ezber yaparken ya da daha öncesinde tüketeceğiniz yiyecekler ile beyninizi daha aktif biçimde kullanabilir, çalışmalarınızdan daha verimli sonuçlar alabilirsiniz. Örneğin; beynin bilişsel fonksiyonları üzerinde olumlu etkiye sahip olduğu herkes tarafından bilinen balık gibi! Bunun yanı sıra; kuru üzüm, fındık, bir beyin şeklinde olan ceviz, k vitamini barındıran ıspanak, brokoli, süt ve süt ürünleri, yeşil çay, yumurta, elma, muz, soğan, havuç gibi yiyecekleri tüketerek çok daha kolay bir şekilde ezber yapabilirsiniz.

Hikaye Yazın!


Kolay ezber tekniklerinden bir tanesi de hikaye yazmak! Peki, hikaye yazmaktan kastım ne? Yapmanız gereken şey, özellikle de ezberlemekte zorlandığınız bilgileri bir araya getirip, bunlardan bir hikaye oluşturmak olmalıdır. Mesela; a, b ve c terimlerini kalem, kitap, defter biçiminde kodlamalı, sonra da bu kodlamalardan aklınızda kalacak bir hikaye yaratmalısınız. Önemi olan şey kendinize has yöntemler bulup, yaratıcılığınızı kullanabilmenizdir.


Hafızanızı Güçlendirmenin Yollarını Öğrenin!


Ezberleme nasıl yapılır sorusuna verilebilecek kaçınılmaz cevaplardan bir tanesi de tabii ki hafızayı güçlendirmek! Sonuçta; daha güçlü bir hafıza eşittir akılda kalan daha çok bilgi demek! İşte bu nedenle; hemen bugünden başlayarak unutkanlık sorunsalından kurtulmak için çaba göstermelisiniz. Zira emin olun ki bu rahatlıkla kurtulabileceğiniz bir sorun! Kısacası; artık balık hafızalı biri olarak anılmak istemiyorsanız, aşağıdaki yazıyı incelemeli ve bu konudaki ilk adımınızı atmalısınız.


Kendinize ya da Başka Birine Anlatın!


Kendinize ya da Başka Birine Anlatın!
Birkaç kez okuduğunuz bilgileri yazdıktan sonra bir de üstüne anlatmayı deneyin. Eğer yanınızda ezberlediğiniz şeyleri anlatabileceğiniz birisi varsa ona, yoksa da kendi kendinize anlatmayı deneyin. Hatta daha sonra söylediklerinizi kontrol ya da tekrar etmek amacıyla ses kaydı yapmayı düşünebilirsiniz. Böylece ne kadar doğru ezber yaptığınızı görebilir, hatalı olduğunuz yerlerde düzeltmeler yapabilirsiniz.

SONUÇ:

Evet, bu yöntemler ile siz de kolay bir şekilde ezber yapabilirsiniz. Yalnızca sizin için en uygun olan tekniği belirlemeli ve ezber yapmanın çok zor olduğu düşüncesini kafanızdan silip atmalısınız. Zira bu bir beyin işi ve bir yandan zihninize o işi yapamayacağını söyleyip bir diğer yandan da ezber işini yapmaya zorlamanız epey mantıksız olacaktır.

----------------------

Unutmamak için..

1. Hem "kolay" öğrenmek hem de "yine, yine, yine" çalışarak, muazzam başarılar elde etmek mümkün. Örneğin geceleri de çalışarak, arta kalan zamanlarda başka konuları ele alma fırsatı yaratabilirsiniz.
2. "Alın teriyle kazanma" ilkesine önem verenler, "kolay" denen her şeye şüpheyle bakarlar.
3. "Zorlanarak öğrenilen bir şey, daha çok akılda kalır". Bu, pek az durumda, geçerli olabilir ama eski bir yöntemdir. "Ezber çağı"ndan kalmadır. Ama ağır bir yükü zorlanarak kaldırmak yerine kaldıraç kullanıp kaldırmak daha iyi değil mi?
4. "Kolay ve iyi anlama" şeklinde birleştireceğiniz hedefi, "üstünkörülük ve yüzeysellikle" ilgili sanmayın.
5. "Bilgi çağı" ve "Bilgi toplumu" sloganları, bazı eğitimcilere eğitimin amacının bilgi vermek, bilgi aktarmak ve beynini bilgi deposu şeklinde kullanmak gibi gelir. Bilgi bir araçtır. Mühim olan bilgiyi kullanmayı öğrenmek ve öğretmektir.
6. Eğitim psikolojisinde, akla hitap eden öğrenime "Entelektüel:/Cognitive", hislere yönelene ise "Etkili/Affective" denir. Bu iki yönü bir arada kucaklayan eğitim en verimli olandır.
7. Batı kültürü, bilgiyi bir parçadan başlayarak, tüme doğru verir, Doğu kültürü ise tümden başlayıp, parçalara inerek verir.
8. Kimi zaman televizyonlarda reklam niteliğinde bir programda da görmüş olabileceğimiz bir yöntemi uygulayın. Hikaye kurun, şarkı uydurun. İsim ya da surat, hatırlamak için kişileri bir şeylere benzetin. Yaratıcılığınızı kullanın. Hayatla ilgili değerlerde varsayımlar kıyaslama yapın. Bilinçli olarak, o yaptığınız şeyin üzerinde birkaç dakika durun.
9. K Keaton'a göre yaşlanmayı geciktirenin en iyi yolu, beynin mümkün olduğu kadar çalıştırılmasıdır.
10. Bir kimseye bir şey öğretmenin en iyi yolu, ona öğretme fırsatı vermektir.
11. Beyin bir gerçeği veya bir konuyu, yazının konusunun anlatım yapısı, düzeni ve ilişki köprüleri üçgenine iyi oturtabilirse iyi kavramaya başlar.
12. Yeni öğrendiklerinizi not alın.
13. Bazı bilgilerden kitabın sonuna indeks yapın.
14. Okurken kelimelerin altını çizin.
15. Özet çıkarın.
16. Özetten yararlanarak şema çıkarın.
17. Konunun sonuna, daha başına bakmadan şöyle bir göz atın.
18. Yoğun dikkatle okuyun.
19. Daha çok okuyun.
20. Temel fikri yakalamaya çalışın
21. Fikirlere yönelerek okuyun
22. Yapılacak işleri listeleyin.
23. İşe en kolay yerden başlayın.
24. Sevmediğiniz bir iş üzerinde çalışıyorsanız, kendinize ödül vaat edin.
25. İyi bildiğiniz, başarılı olduğunuz konulara ağırlık verin.
26. Rahat, iç açıcı bir ortamda çalışın.
27. Kendinizi kötü hissettiğiniz zaman, size değer veren biriyle konuşun.
28. Gerçek ve gerçekçi olan hızlı okuma, alıştırmadan önceki hızı, alıştırmadan sonra 3 - 4- 5 katına çıkartabilir. Bu, kişinin özel yeteneğine bağlıdır.
29. Göz gezdirme ile okumada 2000 - 3000 kelimelik metinden bir dakika içinde epey şeyler anlarsınız ve buda bir gerçekçi beklentidir. Çok hızlı okuma (ÇHO) ile ortalama dakikada 800 - 900 kelimeye ulaşılabilir. ÇHO sistemi, İkinci Dünya Savaşı'nda uçakların amblemlerinin okunmasıyla başladı. Gözün, vücudun herhangi bir uzvu gibi, egzersiz gördükçe daha etkili olmaya başladığı bu dönemde ispat edildi.
30. ÇHO'nın iki noktasına dikkat edin:
a. Göz alıştırmayla, gitgide daha hızlı görmeyi öğrenebilir. Tıpkı halter kaldırmakla veya mekik çekmekle kasların gelişmesi gibi.
b. Göz aynı şekilde alıştırmayla, satırın 2 -3 yazısını, hatta tamamını bir bakışta görmeyi öğrenebilir.
31. Yavaş okuyan kişiler okuduklarını en az anlayanlardır. Durarak okunan şeylerde anlama azalır.
32. Çok hızlı okuma eğitimin esası daha hızlı görmekten geçer.
33. Bir kerede 2, 3, 4 kelimeyi birden okumayı öğrenin.
34. Tamamıyla sessiz okumaya kendinizi alıştırın.
35. Gereksiz geri dönüşler ve tekrar okumayı önleyin.
36. Anlayışı çelmeyen düşünüş engellerini kaldırın.
37. Her şeyden önce her satırda gözünüz kaç kere duraklıyor onu ölçmelisiniz. Ona göre hızlı okuyucu veya yavaş okuyucusunuzdur.
38. Denemelerde ilk önce dakika ile hızınızı ölçün. Sonra parça ile ilgili soruları çözüp yüzde kaç aldığınıza bakın.
39. Okurken dudak kıpırdatıyorsanız, dişlerinizin arasına bir kalem tutuşturun.
40. Okuduğunuz kelimeyi veya cümleyi anladığınız halde bir daha okuma eğiliminiz varsa; beyaz bir kağıt kesin, okuduğunuz kısımları bununla örtün ve okudukça kaydırın, okuduklarınız anında kapatın.
41. Aklınız dağılıyor, okuduklarınızda ki anlamı sık sık kaçırıyorsanız birkaç satır okuduktan sonra ana fikri yeniden bir düşünün.
42. Satırları bulanık görüyorsanız: Bir göz doktoruna muayene olun.
43. Gözün beyindeki merkezi hem hızlı, hem de çok beceriklidir. Öyle ki kelimelerin kopuk kısmını bile görse çok kere tamamını keşfeder. Saniyenin yüzde bir kadar bir hızla bir işaretin veya kelimenin "siluetini" tanır, ne olduğunu da çıkarır.
44. Okurken kelimelerin tam üstüne bakarak okumayın az altına bakın ve satırı hep o hizada okuyun.
45. Hem satırların altına doğru bakın, hem de gözünüzü birkaç kelimeyi birden görmeye alıştırın.
46. Tam sayfa değil de bir sütün bulun, satırlardaki ilk ve son kelimelerin altını çizin veya yuvarlak içine alın ve gözünüzü bir baştakine bir sondakine baktırarak okuyun, aradaki kelimeleri görmeye çalışın.
47. Bu sefer tam aksine satırların ilk ve son kelimelerine bakmadan satırdan satıra geçin.
48. Bu denemeden sonra bir satırda 2 -3 kelimeyle esaslı alıştırma yapın. Her 2 veya 3 kelimenin birini çembere alın, gözünüzü sadece bu çemberlere yönelterek okuyun.
49. Sütunları ikiye veya üçe yukarıdan aşağıya bölün ve belirli bir ritim izleyin.
50. Göz gezdirme ile okumadan önce ana temayı bir bakışta ayrıntılardan ayırmalısınız. Hemen hemen her yazıda üç önemli unsur vardır:
a. Konu veya sorun
b. Sebepler
c. Çözümler - sonuçlar,
51. Her yazı göz gezdirmeyle okunmaz. Bazı yazıların her kelimesinin okunması gerekir.

Başarısızlığı başarıya çevirmek için anne babalara tavsiyeler:


1. Çocuğun duygusal sorunlarına yakınlık gösterin.
2. Çocuğun okul sorunlarına, ev ödevlerine ilgi gösterin.
3. Ödevlerin yapılmasında zamanın tazmininde ona yardımcı olun.
4. Okula gösterdiği çabaları övgüyle karşılayın.
5. Ödevlerini yapma yükümlülüğünün ona ait olduğunu hatırlatın.
6. Çocuğun elde ettiği sonuç kötü ve elinden gelen her türlü gayreti göstermişse ondan fazlasını istemeyin.
7. Öğretmeniyle bağlantı kurun.
8. Çocuğunuzun öğretmenini kötülemeyin.
9. Öğretmen, çocuğa karşı ana babasını yermemeli.

Fikir üretmenin yoları
1. Değişik yönden soru sorun.
2. Başka türlü yapmanın yolarını araştırın.
3. Oyun ve kelimeler kullanın.
4. Başkalarının görüşünü dinlemeyi öğrenin.
5. Siz de arada kendinizi dinleyin.
6. Korkularına, tedirginliklerine yardımcı olun.
7. Beraber egzersizler yapın.
8. Kendine güvenini arttırın.
9. Olumlu grup seçmeyi öğretin.
10. Gerekirse bazı konularda veto hakkınızı kullanın.

BAŞARIYA ULAŞMANIN PÜF NOKTALARI

Sınavda başarıya giden yol
Hedef belirleme: Başarılı olan bireyler zamanlarını, kendi seçtikleri amaçlarına ulaşmak için planlı ve düzenli olarak kullanırlar. Zamanımızı önemsiz işlerle harcamak yerine yapılması gereken işlere öncelik vermeliyiz. Başarılı olmak için mutlaka hedefimiz belirlemeli ve buna inanmalıyız. Bu hedefe ulaşabilmek için yıllık, aylık ve haftalık programlarımız düzenlemeliyiz.
Çalışma ortamının düzenlenmesi: Çalışma ortamının verimi yükseltecek şekilde düzenlenmiş olması, çalışılan dersten daha fazla zevk almamızı sağlar.

   Evde kendinize bir köşe, mümkünse bir oda hazırlayın.
   Ders çalışırken kesinlikle masa başında olmaya özen gösterin; yatarak, uzanarak ders çalışmayın.
   Çalıştığınız masada başka bir işle uğraşmayın.
   Çalışma ile ilgili malzemeyi önceden hazırlayın.
   Ders çalıştığınız ortamda dikkatinizin dağılmaması için telefon, televizyon, poster, dergi, oyuncak vs. bulundurmayın.

Dersi dinlerken: En iyi öğrenme, sınıfta başlar. Dersi derste öğrenmek, sonraki çalışmalarınız daha da kolaylaştırır.

   Dersten önce, konu hakkında bilgi sahibi olun.
   Konunun ana düşüncesini anlamaya çalışın. Öğretmenin üzerinde durduğu konuları not alın.
   Derse zamanında gelin.
   Öğretmeninize anlamadığınız yerleri mutlaka sorun.
   Önemli yerleri renkli kalemlerle işaretleyin.
   Başlıkları ve alt başlıkları not alın.
   Sayfalarda bazı eklemeler yapabilmek için boşluklar bırakın.

Başarı yolundaki engeller
Yaşamsal amaçlarını belirleyememiş olan öğrenciler, çalışma davranışını erteleme yoluna giderler. Üşenmek, ertelemek ve vazgeçmek; başarı yolundaki en ciddi engellerdir. Çalışmayı geciktirmek üzerine kurulan mantık, sıklıkla aşağıdaki şekillerde ifade bulur.

   "Biraz dışarı çıkıp arkadaşlarla dolaşayım sonra çalışırım."
   " Bu gün çok yorgunum; yarın çalışırım."
   Biraz müzik dinleyip, çalışmaya sonra başlarım.
   Bugün çalışmasam da olur. Yarın eksiğimi gideririm.
   Biraz uyuyup daha sonra çalışırım.
   Arkadaşıma telefon edeyim, sonra çalışırım.
   Bu konuyu nasıl olsa sınıfta iyi öğrendim. Artık çalışmama gerek yok.
   Sınava daha çok var.

Yukarıda saydığımız gerekçeler çalışma(ma) davranışını tetikler. Gerekçeler uydurmak yerine sadece amaca odaklanmalı ve başka bir engelle uğraşılmamalıdır. Öğrenci hedefe odaklanmayı başarabilirse, başarmak için yeterli motivasyona ulaşmış demektir.
Öğrenme, sürece yayılan bir çabanın sonucu olur. Öğrenme işleminin tamamı sınıfta gerçekleşir demek doru olmaz. Sınıfta sadece bir aktarım yapılır. Ama bu aktarımının öğrenmeye dönüşebilmesi için öğrencinin tekrarlar, örnek soru çözümleri, başka kaynakları tarama gibi pratikler yapması gerekir. Öğrenci başarılı olabilmek için mutlaka evde ders çalışmalı ve bunu etkin kılmayı öğrenmelidir. ÖSS hazırlık sürecinde öğrencinin haftalık 21 ile 28 saat arası çalışması uygundur. Bu da günlük 3 ile 4 saatlik bir çalışmayı gerektirir. ÖSS'de başarı için bahsettiğimiz çalışmaların dikkate alınması ve bunların verimli bir şekilde yapılması, sonucu da olumlu kılacaktır.

ÖĞRRENMEKTE BİR EZBERDİR SONUÇTA ...



Kaynaklar :

çeşitli internet Sayfalari
   

Ağaç
Toprağa düşen tohumdan en önce fide meydana gelir. Fide bir yıl sonra fidan hâlini alır. Hücrelerinin çoğalmasıyla dal ve yapraklar, gövde ve kök olarak üç parçadan ibaret bir ağacın küçük bir modeli olur. Her yıl ağacın dallarında ve köklerinde yeni sürgünler çıkarken, gövdede de bir tane yıllık halka meydana gelir. Bu halkalar, ağacın enine büyüyerek yaptığı odun tabakasıdır. Yağışı bol yıllarda, geniş bir halka; kurak geçen yıllarda ise, ince ve küçük bir halka meydana gelir. Bu halkalardan ağacın yaşı kolayca anlaşılabilir.

Gövdesinden enine kesilen bir ağaç incelenecek olursa, en dışta kabuk, sonra yıllık halkaları meydana getiren hücre tabakaları ve en içte de öz kısım görülür.

Bir ağacın gerçekten canlı olan biricik kısmı, kabuğun altında odunun yüzeyindeki ince bir hücre tabakasıdır. Buna katman doku tabakası (kambiyum, soymuk) denir. Bu tabaka ağacı geliştiren ve büyümesini sağlayan tabakadır. Genç bir ağaca çivi çakıldığında veya ağaç bir dal verdiğinde, çivinin ve dalın yerden yüksekliği hiç değişmez.

Bütün canlı varlıklar gibi ağacın da dokularının arasında devamlı bir su dolaşımı olur. Bu su dolaşımının sağlanabilmesi için ağacın devamlı ve yeterli miktarda suya ihtiyacı vardır. Yetişkin bir kayın ağacı, kuru ve sıcak bir günde 250 litre, küçük bir ayçiçeği ise 1 litre su harcar. Okaliptus ağaçları ise günde ortalama 400 litre su harcadıklarından bataklıkları kurutmada faydalıdırlar.

Bazı büyük ağaç türleri, ihtiyacı olan suyu 50 metrenin üzerinde bir yüksekliğe çıkarmak mecburiyetindedir. Bu hadisede önemli olan birinci kuvvet kılcallık olayıdır. Odun boruları demetlerinde 20 metreye kadar etkilidir. İkinci kuvvet ise, kök basıncıdır. Bu basınç ile ağaçta su 30 metre kadar yüksekliğe çıkarılabilmektedir. Bir diğer önemli kuvvet de yapraklardan suyun buharlaşması (terleme) ile meydana gelen emme kuvvetidir. Buna kohezyon gerilimi de denir. Terlemenin (transpirasyon) büyük kısmı gözeneklerle, az bir kısmı da diğer yüzeylerle sağlanır. Kohezyon kuvveti su moleküllerini birbirine bağlar. Bu gerilim, suyun kopmayan bir sütun hâlinde yükselmesini sağlar. 100 metreye kadar etkilidir. Sekoya gibi yüksekliği 100 metreyi bulan dev ağaçlarda su tepelere kadar kohezyon kuvvetiyle yükselir.

Bir ağaç kendi besinini doğrudan doğruya toprak ve havadan güneş ışığı vasıtasıyla üretir. Bu, hiçbir canlı hayvan vücudunun yapamadığı son derece karmaşık bir hadisedir. Yapraklardaki klorofil denilen yeşil madde sayesinde havanın karbondioksitinden, güneş ışığı altında fotosentez denilen olay sonucunda kendisi ve diğer canlılara faydalı besinleri meydana getirir.

Her yaprak, kendini dışarıya karşı koruyacak çok etkili bir tabaka ile sıkı sıkıya örtülüdür. Hava, yaprakların altındaki çok küçük deliklerden stomaya girebilir. Suyun buharlaşması da, yine bu deliklerden (por) sağlanır. Yaprak ihtiyaca göre bu delikleri açar veya kapatır. Ağaç kabuğu çok etkili bir su geçirmez zırhtır. Bir ağaç, başından ayaklarına kadar, su buğusunun dışarı sızmasına karşı sırlanmıştır.

Ağaçlar günlük hayatta çeşitli ve yaygın olarak kullanılırlar. Kâğıt yapımından mobilya yapımına, meyvelerinin besin olarak kullanımından süs ağaçlarına kadar, sayısız kullanım alanı vardır. Ormanlar ise, bir memleketin iklimini ve ekonomisini etkileyecek kadar önemlidir.

Eski jeolojik devirlerde yaşamış, bugün nesli tükenmiş dev ağaçlara dünyanın bazı bölgelerinde nadiren rastlanabilmektedir.

Ağaçların boyları ve yükseklikleri bir hayli değişiklik gösterir. Boyları üç metreden yüz on metreye kadar; yaşları otuz-kırk yıldan beş bin yıla kadar olan ağaçlara rastlanmaktadır. Dünyanın en yaşlı ve yüksek ağaçlarından olan ve ABD'de Sierra Nevada Dağlarında bulunan sekoyalar (Sequoia) yüz on metre yüksekliğe ve 6–9 m çapa erişebilir. Bunların yaşları da dört bin yılı bulmaktadır. Avustralya'da yüksek boylu ormanlar meydana getiren okaliptus ağaçları da yüz metreyi bulmaktadır. Ağaçların yaşı bir hayli farklılık göstermektedir. Son yıllarda dünyanın en yaşlı ağacının higori çamı (Pirus aristata) olduğu belirlenmiştir.

Ağaçların gelişmesi için en elverişli şart olan bol yağmur, tropik iklimlerde bolca görülür. Tropikal iklimlerde kurak bölgelerin cüce bitkileri ağaç hâline gelir.

Fırtınalar, seller, yıldırım, yangın gibi tabii afetler, usulsüz kesimler gibi insanların yaptığı tahripler, bitki hastalıkları, ağaçların en büyük düşmanları olarak sayılabilir.

Orman


Orman, belirli yükseklikteki ve büyüklükteki çeşitli ağaçlar, çalılar, otsu bitkiler, mantarlar, mikroorganizmalar, böcekler ve hayvanlar bütününü içeren, topraklı alanda genellikle doğal yollardan oluşmuş bir kara ekosistemidir.

2000 yılı itibarıyla Dünya'nın toplam ormanlık alanı 3.869 milyon hektar olup ormanlık alanın büyüklüğünün dünyanın toplam kara alanına oranı %29,6 dır.

Ormanların birçok çeşidi olup, hepsinin farklı özellikleri vardır. Bu çeşilere örnek olarak Ekvatoral yağmur ormanları, Mangrov ormanları, Tropik yapraklı ormanlar vs. örnek olabilir.

Orman Çeşitleri

Ekvatoral yağmur ormanı

Dünyanın en canlı, en kuvvetli ve yayılma kabiliyeti en yüksek olan orman tipidir. Orman ekosistemi bu tipte en yüksek seviyesine ulaşmıştır. Yüksek sıcaklık ve rutubetin bir araya geldiği yörelerde yağmur ormanı teşekkül etmiştir. Yağış miktarı esas itibarıyla 2000-4000 milimetre arasında değişmekle beraber bazı mıntıkalarda 10.000 milimetreye ulaşır. Ortalama yıllık sıcaklık 20-30 °C arasında değişir. En soğuk ayda 18 °C'nin altına düşmez. Mevsim değişmeleri olmadığından tropik yağmur ormanı ağaçlarında, ilkbahar ve sonbahar odunu meydana gelişi görülmez.

Büyük çoğunluğu, daimi yeşil yapraklı ağaçlardan meydana gelen tropik yağmur ormanında ağaçların tepeleri zayıf, dallanma gevşek, gövde şekilleri düzensiz, ağaç kabukları parlaktır. Dallar üzerinde epiphyte denen eğrelti, orkide gibi konuk bitkiler, çeşitli sarılıcı ve tırmanıcı bitkiler, ormanın genel görünüşünde büyük rol oynarlar. Tozlaşma, böcekler ve kelebekler yoluyla olur. Tropik yağmur ormanının bazı ağaçları gövde üzerinde de çiçeklenme yapabilirler. Olağanüstü istila edici bir kuvvete sahiptir. Tedbir alınmadığı takdirde yolları, telefon, telgraf vs. gibi yapıları kısa zamanda kullanılmaz hale getirir.Bu orman ekvator bölgelerinde bulunur.

Endonezya Takım Adalarında, Hindistan'da, Kamerun sahilinde, Amazon mıntıkasında, Brezilya'nın doğu sahilinde, Karayip Denizi sahillerinde ve adalarında yayılış gösterir. Tropik yağmur ormanları; Mangrov tropik iğne yapraklı ormanlar ve bambu ormanları olmak üzere üç grupta toplanır.
Mangrov ormanları

Tropiklerde birçok deniz etekleri, kendine has tipik bir orman formasyonu taşırlar. Denizin ilerlemesi halinde (med), yaklaşık 10 ile 20 m arasında boy yapan ağaçların yalnız tepeleri suyun üzerinde kalır. Çekilmesi halinde (cezir) ise ağaç gövdeleri geniş nefes alma kökleri ile birlikte görülür. Tohumun çimlenmesi ve çimlenmeden sonra meydana gelen fidecikler, tohumlar henüz ağaçta iken gelişirler ve biraz büyüyünce çamur toprağa düşerek köklenirler. Bu bitkiler deniz tuzuna dayanıklı bitkilerdir.
Muson ormanları

Muson iklimi etkisi altındaki ağaçlar daimi yeşil, derimsi yahut tüylü yapraklar taşırlar. Genellikle Muson ikliminin yaygın olduğu bölgelerde yetişirler. Yazları yeşil yapraklıdırlar, kışları ise yapraklarını dökerler. Muson ormanlarının tipik ağacı teak ağacıdır. Bu ağaçlar yazın aşırı suya, kışın da kuraklığa karşı dayanıklı ağaçlardır.
Tropik iğne yapraklı ormanlar

Güneydoğu Asya'da ve Orta Amerika'da, çeşitli çam türlerinin meydana getirdikleri geniş ormanlar, bilhassa dağlık yerlerin fakir topraklarında yaygındır. Ağaç türleri; Pinus caribaea, Pinus merkusii, Callitris podocarpustur.
Tayga ormanları
Bambu ormanı


Taygalar, ormanda alt tabakanın bir kısmını meydana getirirler. Geniş yayılan rizomları sayesinde sürgün vererek çoğalırlar. Dünya üzerinde 60 cinsine dağılan yaklaşık 700 türü vardır. Boyları 0,15 m ile 30 m arasında değişir. Sert karasal iklimin nemli bölgelerinde görülürler.Görüldükleri yerlere en fazla yağış yazın,en az yağış kışın düşmektedir.
Yağmur yeşili yapraklı orman (kış ormanı)

Tropik memleketlerin, yazları periyodik kurak ve çok sıcak, kışları yağmurlu iklim mıntıkalarında görülür. Bu orman şeklinin tipik özelliği, yaprak dökümünün sıcak ve kurak mevsime, esas ve vejetasyon zamanında yapraklı durumla kışa rastlamasıdır. Kış ormanı sonbaharda yeşillenir ve ilkbaharda tekrar yaprağını döker. Ağaçların boyları kısa ve büyümeleri çok yavaştır.

Hindistan, Afrika ve Güney Amerika'nın geniş sahalarını kaplarlar. Maymun, ekmek ağacı ve şemsiye akasyaları bu vejetasyonun tipik ağaçlarıdır. Arka Hindistan ve Doğu Cava ormanlarının en değerli ağacı, yaprakları (30x50) cm büyüklüğünde olan Tik ağacı(Tectona grandis)'dir.
Sert yapraklı orman

Sert yapraklı orman, yazları sıcak ve yağışça fakir, kışları ılıman, fakat yağışça zengin yörelerde yayılış gösterir. Daimi yeşil yapraklı olması, sert yapraklı ormana çok serin zamanlarda hatta kışın bile fotosentez imkânı verir. Bunun yanında yaz mevsiminin kuraklığı sebebiyle bilhassa kuru topraklarda büyümede bir nevi duraklama periyodu hasıl olur.

En tipik ağaç türleri; defne (Laurus nobilis), yabani zeytin (Olea europaea), mantar meşesi (Quercus suber), fıstık çamı"(Pinus pinea)",pırnal meşe (Quercus ilex), kermes meşesi (Quercus coccifera), Eucalyptus, adi servi (Cupressus sempervirens), kızılçam (Pinus brutia), Halep çamı (Pinus halepensis) dir.

Sert yapraklı ormanın ana mıntıkaları, başta Akdeniz iklim bölgesi olmak üzere dar bir şerit halinde Kalifornia ve Şili'dir.

Maki dediği bitki formasyonu da sert yapraklı orman şekli içinde yer alır. Boylu veya bodur çalı görünümündeki maki Akdeniz ve kısmen Karadeniz kıyılarında, denizle dağ etekleri arasında yaygındır. Bulunduğu araziyi örtmesi ve toprağı girift olarak kaplaması erozyonu önleme ve toprak koruması bakımından büyük değer taşır.

Makinin başlıca elemanları: Yabani zeytin, defne, mersin, koca yemiş, sandal, funda, sumak, filarya, sakız, zakkum, laden, katırtırnağı, ardıç, ılgın, Keçiboynuzu tur.
Yazın yeşil yapraklı orman (Yaz ormanı)

Kuzey yarı kürenin belirli derecede serin kışlara sahip olan ve yazlarla kışlar arasında mevsim farkları gösteren enlemlerinde görülür. İnce ve yumuşak olan yaprakların sonbaharda dökülmesi kış soğuğundan ziyade, toprağın donması halinde hasıl olabilecek kuraklık tehlikesine karşı alınan bir tedbirdir. Yaz ormanları bilhassa Orta Avrupa'da, yazları zengin yağışlı mıntıkalarda görülür. Türkiye'de, denizden yüksek olmayan yerlerde yaygındır.

Yazın yeşil yapraklı ormanın ana türleri; kayın (Fagus), meşe (Quercus), akçaağaç (Acer), ıhlamur (Tilia), karaağaç (Ulmus), gürgen (Carpinus), huş (Betula), kısmen de kestane (Castanea), ceviz (Juglans) ve caryadır.
İğne yapraklı (ibreli) orman

Yayılış sahası, Kuzey yarı kürenin kışları sert, düzenli kar ve don mevsimleri gösteren yüksek enlemleridir. Yaz, kış yeşil iğne şeklini almış olan asimilasyon organları, kısa ve vejetasyon devresinde, sıcaktan en yüksek derecede faydalanmayı mümkün kılar. İğne yapraklı ormanların çoğunda gövdeler devamlı, düz ve dalsızdır. Ağır olmayan gövde odunları, bıçkı kerestesi ve yapı ağacı olarak çok kıymetlidir. Bu orman tipi, Kuzey Avrupa ve Asya'dan Kuzey Amerika'nın kuzeyine kadar, 20 enlem genişliğindeki bir şerit halinde yayılış gösterir. dünyadaki igne yapraklı agaçlar(yapragını dökemeyen agaçlar):göknar,sedir,katran,arakorya,andız,ladin,çam,servi,ardıç,şemsiye agacı,lariks(melez),mazı...
Galeri ormanları
Galeri ormanı


Afrika, Güney Amerika ve İç Anadolu'nun yağmurca fakir, kurak mıntıkalarında nehirler boyunca, dar veya geniş şeritler halinde oldukça kuvvetli büyüyen ormanlar meydana gelir ki, bunlara galeri ormanları denir.
Bataklık ormanları

Tropik bölgelerin geniş, sürekli su altında kalan, bataklık bölgelerinde rastlanır. Florida'nın bataklık servisi ormanları bu ormanlara örnek olarak gösterilebilir.
Ormanların yararları
Maddi faydaları
Doğu Karadeniz ormanları

Ormanların yapacak, yakacak ve tali ürünlerle sağladığı değerlerdir. Ormanın ilk bakıştaki faydası, ürünlerin çeşitli iş ve sanayi kollarında hammadde olarak kullanılması veya tüketimi şeklinde göze çarpmaktadır. İnşaatta, kimya ve diğer sanayi kuruluşlarında, madencilik, ulaştırma, bayındırlık gibi ekonomik faaliyetlerde odun hammaddesinin kullanış yerleri gün geçtikçe artmaktadır. Odun hammaddesinin bu derece önem kazanmasının sebebi, sahip olduğu teknolojik vasıflarından ve devamlı üreyebilen; iyi bakıldığı takdirde tükenmez bir kaynağı olmasından ileri gelmektedir.

Teknolojinin gelişmesi ve elektrik enerjisi, petrol, maden kömürü gibi çeşitli enerji maddelerinin bulunmuş olmasına rağmen odun, yakacak maddesi olarak önemini sürdürmektedir. Dünya odun üretiminin hemen hemen % 50'si yakacak olarak kullanılmakta ve özellikle gelişmekte olan ülkelerde bu oran % 80'e varmaktadır.

Ormandan elde edilen tali ürünler, parfümeri, boya, ilaç, dericilik, tecrit malzemesi gibi endüstri kuruluşlarının ham maddesini meydana getirmektedir.

Türkiye'de üretilen orman tali ürünlerinin başlıcaları; reçine, sığla yağı, palamut, mazı, defne yaprağı, çam fıstığı, sumak, kestane, ıhlamur çiçeği, mahlep, meyan kökü ve keçiboynuzu vb.dir.
Kolektif faydaları

Ormanın bu yöndeki hizmetleri, maddi faydaları ile ölçülemeyecek kadar fazladır. Bulundukları yerin iklimini, kara iklim tipinden ılıman iklim tipine yöneltirler. Bu sayede don, kuraklık, aşırı sıcaklık, fırtına gibi zararları önlemek ve azaltmak suretiyle faydalı olurlar. Ormanın etkisi altında kalan sahaların nisbi rutubeti fazla olduğu gibi, akarsu ve kaynakların verimi, düzenli ve devamlıdır.

Ormanların tarımı, hayvancılığı, bayındırlık tesislerini koruması; karada ve deniz kıyılarında kumulların teşekkülüne engel olması; bataklıkları kurutmak, havaya saf oksijen vermek, gürültüyü ve hava kirliliğini önlemek suretiyle insan sağlığına yardım etmesi; çeşitli av hayvanlarını barındırıp beslemekle yurdun tabii varlığını ve güzelliğini zenginleştirmesi gibi hususlar kolektif hizmetlerinin başlıcalarını teşkil eder.
Türkiye Ormanları

2012 yılı verilerine göre Türkiye'deki orman alanı 21.678.134 hektar büyüklüğünde olup, bu oran ülke genelinin %27,6’ sini kapsamaktadır. Ormanlık alanların %99,9' u Devlet mülkiyetindeki ormanlardır. Ormanlarda yaklaşık 150 ağaç türü bulunmaktadır. Ormanlarda yayılış alanı olarak ise en fazla Kızılçam (5.854.673 hektar) yayılış göstermekte, ondan sonra alansal büyüklük sırasına göre Meşe türleri (5.152.562 hektar), Karaçam (4.693.060 hektar), Kayın (1.961.660 hektar), Sarıçam (1.479.648 hektar), Göknar (670.390 hektar), Ardıç (575.315 hektar), Sedir (463.521 hektar), Ladin (334.472 hektar), Kızılağaç (141.119 hektar), Kestane (111.044 hektar), Fıstık çamı (89.028 hektar), Gürgen (19.962 hektar), Ihlamur (11.523 hektar), Dişbudak (9.444 hektar), Kavak (6.547 hektar), Okaliptus (2.528 hektar), diğer türler (101.641 hektar) görülmektedir.

   Coğrafi Bölgelere Göre Ormanlık Alan Dağılımları (Hektar)
   (2005 yılı verilerine göre)

Ormanlarımızda Tespit Edilen Ağaç Türleri

Türkiye ormanlarında yaklaşık 150 ağaç türü bulunmaktadır. Bunlar;

   Kızılçam, Pinus brutia
   Karaçam,Pinus nigra
   Sarıçam, Pinus silvestris
   Fıstıkçamı,Pinus pinea
   Halepçamı,Pinus halepensis
   Sahilçamı,Pinus pinaster (maritima)
   Monteri çamı,Pinus radiata
   Günlük çamı,Pinus taeda
   Kazdağı göknarı,Abies equi-trajani
   Uludağ göknarı,Abies bormmülleriana
   D. Karadeniz göknarı,Abies nordmanniana
   Toros göknarı,Abies cilicica
   Doğu ladini,Picea orientalis
   Avrupa ladini,Picea abies
   Toros sediri,Cedrus libani
   Adi ardıç,Juniperus communis
   Sabin ardıcı,Juniperus sabina
   Finike ardıcı,Juniperus phoenicea
   Kokulu ardıç,Juniperus foetidissima
   Boylu ardıç,Juniperus excelsa
   Adi servi,Cupressus sempervirens
   Porsuk,Taxus baccata
   Duglas göknarı,Pseudotsuga douglasi
   Andız,Arceuthos drupacea
   Doğu kayını,Fagus orientalis
   Palamut meşesi,Quercus aegilops
   Saplı meşe,Quercus robur
   Sapsız meşe,Quercus petreaea
   Macar meşesi,Quercus frainetto
   Tüylü meşe,Quercus pubescens
   Mazı meşesi,Quercus infectoria
   Saçlı meşe,Quercus cerris
   Pırnal meşesi,Quercus ilex
   Kermes meşesi,Quercus coccifera
   Doğu Karadeniz meşesi,Quercus pontica
   Istranca meşesi,Quercus hartwissiana
   İspir meşesi,Quercus macranthera
   Kasnak meşesi,Quercus vulcanica
   Çoruh meşesi,Quercus dschorochensis
   Virjinya meşesi,Quercus virgilinia
   Brantii meşesi,Quercus brantii
   Lübnan meşesi,Quercus libani
   Makedonya meşesi,Quercus trojana
   Boz pırnal meşe,Quercus aucheri
   Mantar meşesi,Quercus suber
   Toros meşesi,Quercus haas
   Doğu gürgeni,Carpinus orientalis
   Adi kızılağaç,Alnus glitunosa
   Doğu kızılağacı,Alnus orientalis
   Fırat kavağı,Popolus euphratica
   Kara kavak,Popolus nigra
   Titrek kavak,Popolus tremula
   Anadolu kestanesi,Castanea sativa
   Adi dişbudak,Fraxinus excelsior
   Büyükyapraklı ıhlamur,Tilia platyphyllos
   Kafkas ıhlamuru,Tilia rubra
   Tüylü(Gümüşi) ıhlamur,Tilia tomentosa
   Avrupa ıhlamuru,Tilia cordota
   Ova akçaağacı,Acer campestre
   Kapadokya akçaağacı,Acer cappadocicum
   Çınar yapraklı akçaağaç,Acer platanoides
   Dağ akçaağacı,Acer pseudoplatanus
   Kafkas akçaağacı,Acer trautvetteri
   Tatar akçaağaç,Acer tataricum
   İtalyan akçaağacı,Acer opalus
   Doğu akçaağacı,Acer orientale
   Dişbudak yapraklı akçaağaç,Acer negundo
   İran akçaağacı,Acer hyrcanum
   Üçdilimli akçaağaç,Acer monspessulanum
   Ova karaağacı,Ulmus cempestris
   Hercai karaağaç,Ulmus laevis
   Dağ karaağacı,Ulmus montana
   Asya karaağaç,Ulmus pumila
   Kırmızı karaağaç,Ulmus rubra
   Kayacık,Ostrya carpinofolia
   Akçaağaç yapraklı çınar,Platanus acerifolia
   Batı çınarı,Platanus occidentalis
   Doğu çınarı,Platanus orientalis
   Okaliptus,Eucalyptus camaldulensis
   Sığla(Günlük),Liquidambar orientalis
   Adi fındık,Corylus avellana
   Türk fındığı,Corylus sylvatica
   Ak söğüt,Salix alba
   Badem yapraklı söğüt,Salix amygdalina
   Salkım söğüt,Salix babylonica
   Keçi söğüdü,Salix caprea
   Boz söğüt,Salix cinerea
   Kara söğüt,Salix nigra
   Sepetçi söğüdü,Salix viminalis
   Beyaz huş,Betula alba
   Kara huş,Betula nigra
   Tüylü huş,Betula pubescens
   Adi huş,Betula verrucosa
   Kıbrıs akasyası,Acacia cyanophylla
   Yalancı akasya,Robinia pseudoacacia
   Kiraz,Prunus avium
   Üvez,Sorbus aucuparia
   Ceviz,Juglans regia
   Yabani zeytin,Olea europaea
   Akdeniz defnesi,Laurus nobilis
   Adi Şimşir,Buxus sempervirens
   Ormangülü,Rhododendron ponticum
   Kocayemiş,Arbutus unedo
   Harnup (Keçiboynuzu),Ceratonia siliqua
   Diğer yapraklılar

Türkiye'de yetişen bazı ağaçların yükseklikleri ve gövde çapları:
Ağaç Boyu Çapı
Göknar 75 m 3 m
Ladin 60 m 2 m
Çam 50 m 1 m
Kayın 44 m 2 m
Meşe 53 m 4 m
Dişbudak 30 m 1,7 m
Cinsler

   Abies, Göknar
   Acacia, Akasya
   Acer, Akçaağaç
   Actinostrobus, Servi çamı
   Athrotaxis, Tasmanya sediri
   Aesculus, At kestanesi
   Agathis
   Ailanthus, Kokarağaç
   Albizia, Gülibrişim
   Alnus, Kızılağaç
   Amentotaxus
   Araucaria, Arokarya
   Arbutus, Koca yemiş
   Aucuba, Akuba
   Austrocedrus, Şili sediri
   Berberis, Kadıntuzluğu
   Betula, Huş
   Biota Doğu mazısı
   Broussonetia, Kağıt dutu
   Buxus, Şimşir
   Calocedrus, Su sediri
   Camellia
   Carpinus, Gürgen
   Carya
   Castanopsis
   Catalpa, Katalpa
   Cathaya
   Cephalotaxus
   Celtis, Çitlenbik
   Ceratonia, Keçiboynuzu
   Cercidiphyllum, Katsura ağacı
   Cercis, Erguvan
   Chamaecyparis, Yalancı servi
   Citrus, Limon,Portakal,Greyfurt,Mandalina
   Clematis, Akasma
   Cornus, Kızılcık
   Corylus, Fındık
   Cotinus, Sumak
   Cotoneaster, Dağ muşmulası
   Crataegus, Alıç
   Cryptomeria, Japon çamı
   Cunninghamia, Tırpan ağacı
   Cupressocyparis, Melez servi
   Cupressus, Servi
   Cydonia, Ayva
   Daphne
   Dalbergia, Pelesenk ağaçları
   Diospyros, Trabzon hurması, Abanoz
   Dipteronia
   Elaeagnus, İğde
   Eriobotrya, Malta eriği
   Eucalyptus, Okaliptüs
   Euonymus, Papazkülahı
   Fagus, Kayın
   Ficus, İncir
   Fitzroya Patagonya servisi
   Forsythia, Altınçanak
   Fraxinus, Dişbudak
   Fuchsia, Küpe çiçeği
   Ginkgo, Mabet ağacı
   Gleditsia, Yabani keçiboynuzu
   Hedera, Sarmaşık
   Hibiscus, Ağaçhatmi
   Hippophae, Yalancı iğde
   Hydrangea, Ortanca
   İlex, Çobanpüskülü
   Jacaranda
   Jasminum, Yasemin
   Juglans, Ceviz
   Kalmia
   Keteeleria, Yalancı göknar
   Koelreuteria, Fener ağacı
   Laburnum, Sarısalkım
   Lagerstromeia, Oya ağacı
   Larix, Melez
   Laurus, Defne
   Ligustrum, Kurtbağrı
   Liquidambar, Sığla ağacı
   Liriodendron, Lale ağacı
   Lithocarpus
   Lonicera, Hanımeli
   Maclura, Yalancı portakal ağacı
   Magnolia, Manolya
   Mahonia, Sarıboya ağacı
   Malus, Çiçek elması
   Melia, Tespih ağacı
   Mespilus, Muşmula
   Metasequoia, Su ladini
   Microbiota
   Morus, Dut
   Myrtus, Mersin
   Nerium, Zakkum
   Nothofagus, Yalancı kayın
   Olea, Zeytin
   Osmanthus
   Ostrya, Kayacık
   Paulownia Pavlonya, İmparator pavlonyası
   Phellodendron, Mantar ağacı
   Phillyrea, Akçakesme
   Phoenix, Hurma
   Picea, Ladin
   Pinus, Çam
   Pistacia, Sakız ağacı, Menengiç
   Pittosporum
   Platanus, Çınar
   Podocarpus Taşporsuğu
   Populus, Kavak
   Prunus, Kiraz,Erik,Şeftali,Kayısı
   Pseudolarix, Yalancı melez
   Pseudotaxus Çin yalancıporsuğu
   Pseudotsuga, Duglas göknarı
   Pterocarya, Kanatlı ceviz
   Punica, Nar
   Pyracantha, Ateşdikeni
   Pyrus, Armut
   Quercus, Meşe
   Reklam, Reklam Ağacı
   Rhamnus, Cehri
   Rhododendron, Ormangülü
   Robinia, Yalancı akasya
   Salix, Söğüt
   Sambucus, Mürver
   Sassafras
   Sciadopitys, Japon şemsiye çamı
   Sequoia, Sekoya
   Sequoiadendron, Mamut ağacı
   Sophora, Sofora
   Sorbus, Üvez
   Syringa, Leylak
   Taiwania
   Tamarix, Ilgın
   Taxodium, Bataklık servisi
   Taxus, Porsuk
   Tetraclinis Berberistan mazısı
   Thuja, Mazı
   Thujopsis, Yalancı mazı
   Tilia, Ihlamur
   Torreya
   Tsuga, Suga
   Ulmus, Karaağaç
   Vaccinum, Yaban mersini
   Viburnum, Kartopu
   Washingtonia, Kanarya palmiyesi
   Wisteria, Morsalkım
   Yucca, Avize ağacı
   Zelkova, Zelkova
   Ziziphus, Hünnap

Ağaçlarla ilgili Temel Kavramlar
ağaçlar ile ilgili terimler - bitki sistematiği - bitki dünyasıTek Ağaç :
Ormancılık bilimleri açısından tek ağaç: kök, gövde ve taç (tepe) gibi üç ayrı organa sahip olan ve en az 5 m. yüksekliğe ulaşan çok yıllık odunsu bitkilere Ağaç adı verilmektedir.

Bu tanımı biraz daha açarsak;

Ağaç:
Boyu en az 5 metre, çapı da 10 cm'den aşağı olmayan, dal sürgün ve yapraklarının oluşturduğu tepe tacını tek bir gövde üzerinde taşıyan, her yıl çap artımı yaparak kalınlaşan, sürgün vererek boylanan, hücrelerinin büyük bölümü odunlaşmış olan, uzun ömürlü bitkilere AĞAÇ denir...

Meşcere:
Ormancılık bilimleri açısından meşcere, çok sayıda ağacın geniş bir alanda birbirini etkileyecek sıklıkta ve birarada bulunması halidir.

Orman:

Ele alış biçimi ve ele alan kişinin amacına göre Orman kavramının farklı tanımları ile karşılaşılmaktadır. Bir şairin, yazarın ve ressamın Orman anlayışı ile, geçimini ormandan sağlayan kırsal kesim halkının ormana bakış açıları birbirinden çok farklıdır.

Büyük metropolde yaşayan insan gözünde Orman; temiz hava, kaliteli içme suyu ve türlü rekreaktif etkinliklerin yapılabildiği doğa parçası iken, ormancılık, arıcılık ve hayvancılık yaparak geçimini sağlayan halk gözünde Orman; hayatını idame ettirebileceği iş ve çalışma ortamıdır.

Ormancılığın değişik bilim dalları da uğraş alanlarına ve bakış açılarına göre ormanı farklı şekilde tanımlamaktadır.

Hukukçu gözünde orman:


"Tabii olarak yetişen veya emekle yetiştirilen ağaç ve ağaççık toplulukları, yerleriyle birlikte orman sayılır." Ancak; sazlıklar, step bitkileriyle örtülü yerler, dikenlikler, parkıar, şehir koruluklan, mezarlıklar, yüzölçümü 3 hektardan az olan sahipli arazi üzerindeki ağaçlık alanlar orman tanımı içine girmemektedir (6831 Sayılı Orman Kanunu Madde 1.)

Orman ürün ve hizmetlerinin oluşumunu inceleyen ve bu kaynakların miktarını arttırmayı amaç edinen Orman Hasılat Bilgisi yönünden Orman;

Baskın elemanı ağaç ve ağaççıklardan oluşan otsu ve odunsu bitkilerin diğer mikro ve makro organizmalarla birlikte meydana getirdiği bir yaşam birliğidir.

Çeşitli ormancılık disiplinlerinin kendi yönlerinden yaptığı tanımların ortak özelliklerine dayanarak ormanı;

"Belirli yetişme ortamlarında var olan ve gelişen, ana elemanı ağaç ve ağaççık olmak üzere, diğer bitkisel, hayvansal ve mineral elemanlardan oluşan, bu elemanlar arasında karşılıklı etkileri ve kendine özgü yaşam birliği olan bir doğa varlığı, topluma orman ürünleri ile diğer foknsiyon ve hizmetler sağlayan ulusal bir servet.."

biçiminde tanımlayabiliriz. (ERASLAN, 1983, S.27).

Çalı ve Ağaçcık:
Ömürleri kaç yıl olursa olsun, boyları hiç bir zaman 5 m . yüksekliğe ulaşamayan Sandal, Kocayemiş, Akcakesme , Funda ve Karaçalı gibi odunsu bitkiler çap ve boylarına göre Çalı veya Ağaçcık olarak anılmaktadır .

Çalılar çok yıllık odunsu bitkiler olup ağaçlardan boyunun kısalığı ve uzamayı temin eden bir orta sürgünün olmayışı ile ayrılır.


islamda Kur'an-ı Kerim'in Tarifi Tanımı ve  Önemi Nedir?

Kur'an-ı Kerîm, Allah'ın insanlara indirdiği son Mukaddes Kitaptır. Kur'an, son Peygamber Hz. Muhammede (asm) Cebrâil (as) tarafından vahiy yoluyla indirilmiş ve ondan tevatür yoluyla nakledilerek günümüze kadar gelmiştir.

Kur'an-ı Kerîm ferde ve cem'iyete, bütün insan sınıflarına, bütün memleketlerde ve bütün devirlerde insan hayatının bütününe, maddî - mânevî bir hidayet rehberidir. Hükûmet başkanından, kumandandan sade vatandaşa ve sokaktaki adama kadar herkes, orada kendisiyle alâkalı olanı bulur. Dünyevî ve uhrevî huzur ve saadeti için gerekli bilgi ve dersleri ondan alır.

Kur'an'ın sâhip olduğu meziyet ve özellikler, âyetlerde ve hadîslerde şu şekilde beyan buyurulmuştur:

   * "İşte bu Kur'an muazzam bir kitabdır. Onu biz indirdik. Çok mübarektir. (Fayda ve bereketi çoktur). Artık buna uyun, emirlerine bağlanın ve Allah'tan korkun. Tâ ki merhamet olunasınız." (En'âm, 6/155).

   * "Şu indirilmiş Kur'an, mübarek ve feyizli bir kitabdır ki elleri önündekini (Tevrat ve İncil'i) tasdik edicidir. Tâ ki onunla Mekke halkını ve bütün çevresindeki insanları korkutsun. Ahirete îman edenler, namazlarına gereği üzere devam ettikleri gibi, Kur'an'a da inanırlar." (En'âm, 6/92).

   * "Onlar, hâlâ Kur'an'ın Allah kelâmı olduğunu ve mânasını düşünmeyecekler mi? Eğer o, Allah'tan başkası tarafından olsaydı, muhakkak ki içinde birbirini tutmayan birçok söz ve ifadeler bulurlardı." (Nisâ, 4/82).

   * "O Kur'an, insanları Hakk'a ulaştırır; helâl ile haramda ve din hükümlerinde hakkı bâtıldan ayırır..." (Bakara, 2/185).

   * "Kur'ân-ı Kerîm doğru yol gösterici, mü'minlere derecelerle kurtuluşu müjdeleyicidir." (Bakara, 2/97).

   * "Bu Kur'an, akıl sâhiplerinin, âyetlerini iyice düşünüp anlamaları ve ders almaları için, sana indirdiğimiz saadet kaynağı bir kitabtır." (Sâd, 38/29).

* Hâris bin A'ver'den rivayet edilmiştir: Bir gün Hz. Ali şöyle dedi:

   "Bakınız, ben Resûlüllah'dan (asm):

   "Yakında fitneler kopacaktır." buyurduğunu işittim. Bunun üzerine,

   "Ey Allah'ın elçisi, bu fitnelerden kurtuluşun çaresi nedir?" diye sordum.

   "Allah'ın kitabı, Kur'an'dır." buyurdular. (Daha sonra Hz. Peygamber, Kur'an'ın özelliklerini şöyle açıkladı: )

   "Onda, sizden öncekilerin tarihi, sonrakilerinin haberi ve aranızdaki mes'elelerin hükmü vardır. O, hak ile bâtılı birbirinden ayıran kesin bir hükümdür. Her kim hidâyeti ondan başkasında ararsa, Allah onu şaşırtır. O, Allah'ın kopmayan sağlam ipi, kuvvetli fikir kitabı ve doğru yoldur. O, akılların sapıtıp şaşırmamasına ve dillerin karışmamasına yegâne sebebdir.

   Kur'an, ilim adamlarının doymadığı, asla tekrarlanmaktan eskimeyen ve hayret veren üstünlükleri bitip tükenmeyen bir kitaptır. Yine O, öyle eşsiz bir eserdir ki, cinler dahi onu dinlediği zaman, "Biz, doğruluk ve olgunluk yolunu gösteren hârikulâde bir Kur'an dinledik." (Cin 1) demekten kendilerini alamamışlardır. Ona dayanarak konuşan doğru söylemiş, O'nu tatbik eden sevab kazanmış, O'nunla hükmeden adâlet etmiş ve insanları O'na dâvet eden dosdoğru yola yöneltmiş olur." (Tirmizi, Sevabu"l-Kur"an 14, 2908)

   * "Kur'an apaçık bir nur, hakîm bir zikir ve en doğru yoldur."

   * "Kur'an-ı Kerîm, Allah Teâlâ'nın gökten yeryüzüne uzatılmış bir ipidir."

   * "Kur'an'ın sair sözlere üstünlüğü, Rahman'ın mahlûkatına nazaran üstünlüğü gibidir."

   * "Kim Allah'ın kitabından bir âyet okursa, Kıyâmet günü kendisine nûr olur."

   * "Evlerinizi namaz kılarak ve Kur'an okuyarak nurlandırınız."

Kur'an, sadece mânası değil, aynı zamanda lâfızları itibariyle de Peygamberimizin (ASM) kalbine vahyedilmiştir. Kur'an'a vahy-i metlûv denilmesi bundandır. Binaenaleyh Kur'an sadece mâna değil, lâfız ile mânanın bütünüdür. Kur'an, Peygamber Efendimize (asm) toptan gelmemiştir. åyet âyet, sûre sûre nâzil olmuştur.

Kur'an Mu'cizesi

Kur'an, insanlığın hakikî saadetini te'min edecek her türlü îtikad, amel ve ahlâk esaslarını ihtiva eder. Hem lâfzı, hem de mânası itibariyle, en büyük ve ebedi bir mu'cizedir. Peygamberimiz (asm) bu hususta şöyle buyurmuştur:

   "Hiçbir peygamber yoktur ki, onlara kendi zamanlarındaki insanların inandıkları kadar mu'cize verilmiş olmasın. Mu'cize olarak bana verilen ise, ancak Allah'ın bana vahyettiği (Kur'an)dır. Bunun için kıyâmet gününde ben, peygamberlerin en çok ümmeti bulunanı olacağımı ümid ederim." (Buhari, Fezailü'l-Kur'an, 1)

Gerçekten de, diğer peygamberlerin mu'cizeleri devirleri geçtikçe bitmiştir. Kur'an mucizesi ise, kıyâmete kadar bâkîdir. Kur'an-ı Kerîm'in muhtelif âyetlerinde Kur'an'ın mu'cize olduğu hususu, ısrarla belirtilir:

   "De ki, bu Kur'an'ın benzerini meydana getirmek için insanlar ve cinler bir araya gelseler ve hattâ birbirlerine yardım da etseler, onun gibisini meydana getiremezler..." (İsrâ, 17/88).

Nitekim, Kur'an'ın lâfzındaki üslûb ve belâgata, şimdiye kadar hiç kimse nazîre getiremediği gibi, bundan sonra da getiremiyecektir... Kur'an, lâfzı gibi, mânası bakımından da mu'cizedir. Peygamber Efendimiz (asm) okuma-yazma bilmezdi. Kimseden bir şey öğrenmemişti. Bu yüzden ümmî sayılıyordu. Böyle olduğu halde, onun ortaya koyduğu kitab, en yüksek hakikatları ihtiva etmekte; ilmin ve tecrübenin yüzyıllarca uğraşarak ortaya koyduğu birçok ilmî gerçekleri on dört asır evvel haber vermektedir. Bu da Kur'an'ın doğrudan doğruya Allah kelâmı olduğunu göstermektedir. Meselâ, Güneşin kendi etrafında dönerek, ayrıca kendine bağlı birçok gezegeniyle birlikte sâbit bir noktaya doğru yol aldığı; ehramların açılıp Firavun'un mumyalarının ortaya çıkarılması gibi ilmî ve arkeolojik keşifler, son asrın keşifleridir.

Halbuki Kur'an bu ve bunun gibi birçok gerçeği, asırlar öncesinden haber vermiştir. İlim ve fen ne kadar ilerlerse ilerlesin, Kur'an'a aykırı düşemez. Bilakis müsbet ve içtimaî ilimlerin ilerlemesi Kur'an'ın tefsîrini ve açıklanmasını kolaylaştırır. Bediüzzaman'ın ifade buyurduğu gibi,

   "Zaman ihtiyarladıkça Kur'an gençleşmekte; ihtiva ettiği hakikatlar daha parlak şekilde ortaya çıkmaktadır."

Kur'an-ı Kerîm'in diğer bir mu'cizelik ciheti de, sonradan olacak birçok şeyleri önceden haber vermesidir. Verdiği haberler, sonradan aynen çıkmıştır.

Kur'an'ın bir çok tarif ve tanımından bazıları:

- Rabbimizi bize târif eden Kur’ân-ı Hakîm; şu kitab-ı kebîr-i kâinatın bir tercüme-i ezeliyesi...

Bu kâinat, kudret kalemiyle yazılmış büyük bir kitaba benzetiliyor. Bir risalede âlemdeki varlıklar için ayât-ı tekviniye tabiri kullanılır. Tekvinî ayet, kün emriyle yaratılan ve Allah’ın varlığını, birliğini, esmâ ve sıfatını bildiren ve onlara delil olan demektir. Kur’ân-ı Kerimdeki ayetler Allah’ın kelam sıfatından gelmişlerdir,  kâinattaki ayetler ise kudret sıfatından..

Bu kâinat kitabı bütün ayetleriyle Allah’ı tanıttığı halde insanlar onu okuyamamışlar ve  doğru değerlendirememişlerdir. Yani, o kitabın dilini anlamamışlardır. İşte,  Kur’ân-ı Hakîm; kâinat  kitabını tercüme etmiş, insanlara anlatmış ve o kitabın kâtibi olan Rabbimizi bize tarif etmiştir.  O’nu sıfatlarıyla, isimleriyle, fiilleriyle bizlere bildirmiştir.

- Şu sahaif-i Arz ve Semâda müstetir künuz-u Esmâ-i İlâhiyenin keşşafı...

Müstetir; “perdelenmiş, örtülmüş,  görülmez ve bilinmez hale gelmiş” demektir.  Kur’ân-ı Hakîmin  kâinat kitabını  tercüme etmesi sayesinde,  “arz ve semâda müstetir”  olan esmâ tecellileri müminlerce okunmaya başlanmıştır. Bu ifadede Allah’ın isimleri birer hazineye teşbih edilmiştir. Meselâ, Hâlık ismi bir hazinedir; bütün mahlukat o hazinenin cevherleri gibidir. Muhyi ismi ayrı bir hazinedir;  bütün hayatlar da o hazineden gelmiştir.

- Şu sutûr-u hâdisatın altında muzmer hakaikın miftâhı...

Şu kainat kitabında, her mahluk gibi her hadise de bir kelime yahut bir satır hükmündedir. Onların da doğru okunması gerekir. İşte, hadiselerin altında gizli olan hakikatler ancak Kur’ânın irşadı ve talimiyle doğru okunabilir.

Gece ve gündüz, sıhhat ve hastalık, sevinç ve keder, ihtiyarlık ve ölüm bu kitapta yazılmış birer hakikattirler.  Bunlar içerisinde insan için en önemli hadise ölümdür. Ölümü, “hiçlik, yokluk, kabre girip çürüme ve kaybolma” olarak düşünenler, ölümün hakikatine erememiş, o en önemli hadiseyi yanlış değerlendirmişler demektir. Kur’ânın irşadıyla ölüm hadisesinin hakikati anlaşılır. Doğum ana rahminden dünyaya gelmek olduğu gibi ölüm de dünyadan berzah alemine göçmektir. Onu ba’s denilen son bir doğum daha takip edecek, onunla da kabir âleminden mahşer meydanına çıkılacaktır.

Nur Külliyatında ölümün hakikatiyle ilgili çok geniş açıklamalar yapılmıştır. Bir kaçını hatırlayalım:  Ölüm, “tebdil-i mekândır, vazifeden paydostur, ıtlak-ı ruhtur.” Kabir ise “bu dünyadan daha güzel bir âlemin kapısıdır.”

- Şu âlem-i şehadet perdesi arkasındaki âlem-i gayb cihetinden gelen iltifatat-ı Rahmâniye ve hitâbât-ı Ezeliye’nin hazinesi...

Bu ifadede geçen, âlem-i gaybı,  bu görünen âlemin sevk ve idare edildiği arş-ı azam, her şeyin misallerinin alındığı âlem-i misal, her şeyin yazılıp hıfz edildiği levh-i mahfuz  gibi göremediğimiz gaybî âlemler olarak anlayabiliriz.

İltifat ve hitap kelimeleri birbirini tamamlamakta ve aynı hedefe işaret etmektedirler. Cenab-ı Hakk’ın kullarına hitap etmesi en büyük bir iltifattır. Onlara emir ve yasaklarını bildirmesi, rızasına erme ve cennetine varma yollarını göstermesi insanlar için en büyük bir lütuf ve en ileri bir ihsandır.

- Şu âlem-i mâneviye-i İslâmiye’nin güneşi, temeli, hendesesi...

Başta iman olmak üzere, bütün güzelliklerin, faziletlerin, meziyetlerin, güzel ahlâkın kaynağı Kur’ân güneşidir. Dinimizin temeli Kur’ân hakisatleridir. Kur’ânın  ilk müfessiri olan hadis-i şeriflerle o temel üzerine ebediyete kadar devam edecek bir hidayet ve istikamet binası kurulmuştur.

Hendese kelimesini, büyüyen İslâm binasında ortaya çıkan yeni meseleleri çözmek, yeni ihtiyaçlara cevap vermek üzere Kur’ân ve hadis-i şeriflerin ışığında yapılan içtihatlar, verilen fetvalar olarak değerlendirebiliriz.

- Avâlim-i uhreviyenin haritası...


Kur’ân-ı Kerimde, mahşere çıkışla başlayıp, “vakfe, mizan, sırat, cennet yahut cehennem” şeklinde devam eden âhiret hayatının  yol haritası çizildiği gibi, cennette mazhar olunacak çeşitli saadetler ve cehennemde tadılacak muhtelif azaplar da birer fotoğraf gibi insanın önüne konulmuştur.

- Zât ve sıfât ve şuun-u İlâhiye’nin kavl-i şârihi, tefsir-i vâzıhı, bürhan-ı nâtıkı, tercüman-ı sâtıı...

Allah’ın zâtı, sıfatları ve şuunatı hakkında tek sağlam bilgi kaynağı Kur’ândır. Bu gaybî ve sonsuz hakikatler hakkında  insan aklı ve hayali hiçbir şey yapacak durumda değildir. Allah,  kendisini Kur’ânla anlatmış olduğundan, insanların yersiz tahminlerine ve geçersiz fikirlerine ihtiyaç kalmamıştır.

Biz Kur’ân ayetlerinden ve onları tefsir eden yetkili âlimlerimizden,  “Allah’ın zâtının vacip, ezelî,  ebedî,  mekândan ve zamandan münezzeh olduğunu,  sıfatlarının sonsuz olup ne kadar varlık yaratırsa yaratsın bu sıfatlarda hiçbir değişme ve eksilme düşünülemeyeceğini, zâtı ve sıfatları gibi, merhamet ve gazabının, şefkat ve gayretinin ve sair bütün şuunatının da mahlukatın halleriyle ve kabiliyetleriyle mukayese edilemeyeceğini” ve daha böyle nice hakikatleri öğrenmiş bulunuyoruz.

Kâinattaki varlıklar da Allah’ın varlığını ve sıfatlarını hal dilleriyle ilan etmiş olmakla birlikte, bu  manevî sözlere çoğu zaman kulak verilmediğini, yahut yanlış anlaşıldığını görüyoruz. Onun için bir bürhan-ı natık, yani “konuşan delil” lazımdır. (Bürhan-ı natık ifadesi Allah Resulü (asm.) için kullanıldığında “Kur’ânı insanlara tebliğ eden, anlatan” manasına gelir.)

Tercüman-ı satıı (yüksek tercümanı) ifadesi, kâinat kitabının sözlerini anlamayan insanlık âlemine Kur’ânın bu konuda tercümanlık yaptığını ifade eder ve burhan-ı natık terkibine yakın mana taşır.

Şu âlem-i insaniyetin mürebbisi, hikmet-i hakîkisi, mürşid ve hâdîsi...

Kur’ân, insanların ruhlarını  terbiye etmek, kalplerini imanla, akıllarını ilim ve irfanla kemale erdirmek, onlara hakiki hikmet dersini vermek, beşeriyeti  hatalı yollardan çevirmek ve hidayet yolunu göstermek üzere inzal olmuştur. Hakiki hikmet, yani gerek insanların gerek diğer varlıkların yaratılış gayeleri ve görevleri konusunda en doğru bilgi Kur’ân ayetlerinden alınabilir. Çünkü bu ayetler o varlıkları yaratanın kelâmıdır.

Bilindiği gibi “hikmet” kelimesi felsefe için de kullanılmaktadır. Burada konulan “hakiki” kaydı, felsefenin gerçek hikmet olmadığına da bir işarettir.

Hikmetin birçok tarifi vardır. Bunlardan birisi de “ilimle beraber amel”dir. Yani, bir fikir, insanları güzel amele götürüyorsa hikmetlidir. Yoksa sadece sözde kalan, uygulamaya konulamayan düşünceler şahsî olmaktan öteye geçmez ve insanlar için bir irşat ve hidayet vesilesi olamazlar.

Hem bir kitab-ı hikmet ve şeriat, hem bir kitab-ı dua ve ubûdiyyet, hem bir kitab-ı emir ve davet, hem bir kitab-ı zikir ve mârifet gibi; bütün hâcât-ı mâneviyesine karşı birer kitab ve bütün muhtelif ehl-i mesâlik ve meşârib olan evliya ve sıddıkînin, asfiya ve muhakkikînin her birinin meşreblerine lâyık birer risale ibraz eden bir “kütübhane-i mukaddese”dir...

Kur’ân-ı Kerim, bütün varlık âleminin yaratılış gayelerini ve görevlerini öğretmesi cihetiyle bir kitab-ı hikmet olduğu gibi, hem şahsî hayatımıza hem de  toplum  hayatımıza dair emir ve yasakları bildirmesi yönüyle bir kitab-ı şeriattır.

Şeriatın birer esası olan “dua, ubudiyet, emir ve davetleri” de bütün yönleriyle içine alır.

Kur’ân-ı Kerim, okunduğunda  her harfine en az on sevap verilen bir zikir olduğu gibi,  Allah’ı isim ve sıfatlarıyla tanıtması yönüyle de bir marifet kitabıdır.

Kur’ân-ı Kerimde bütün hak meslek ve meşreplerin esasları mevcuttur.  Aynı kâinattan her meyve ağacı  kendi istidadına göre farklı bir meyve süzdüğü  gibi, her tefsir âlimi  Kur’ândan farklı manalar sezer, her meşrep sahibi farklı feyiz kapıları bulur ve farklı esmânın tecellilerine mazhar olmakla ayrı bir irşat mesleği  ortaya koyar. Bu yönüyle Kur’ân bir tek kitap olduğu halde bir kütüphane hükmüne geçer.

------------------

Kuran-ı Kerimin islam dininin temel kaynağı olması yönünden önemi nedir?

Güzel ahlakı ve insani bir şekilde yaşanması için terbiye etmesi,yasaklar,sevaplar,müslüman gibi görünüp müslüman olmayanlardan sakınmak, kurallara uyanlara daha iyi bir yaşamı müjdelemesi anlıcan bütün kullarını çok sevdiğini göstermesi.

Allah'ın kelamıdır içinde Allah'ın sözleri yer alır ve son kitaptır.

Kur’an-ı Kerim niçin İslam Dininin Temel kaynağıdır?

Kur’an-ı Kerîm, Allah’ın insanlara indirdiği son Mukaddes Kitaptır. Kur’an, son Peygamber Hz. Muhammed’e (asm) Cebrâil (as) tarafından vahiy yoluyla indirilmiş ve ondan tevatür yoluyla nakl edilerek günümüze kadar gelmiştir. Kur’an-ı Kerîm ferde ve cem’iyete, bütün insan sınıflarına, bütün memleketlerde ve bütün devirlerde insan hayatının bütününe, maddî – mânevî bir hidayet rehberidir. Hükûmet başkanından, kumandandan sade vatandaşa ve sokaktaki adama kadar herkes, orada kendisiyle alâkalı olanı bulur. Dünyevî ve uhrevî huzur ve saadeti için gerekli bilgi ve dersleri ondan alır.

Hz Muhammed (s.a.s.) Muâz b. Cebel’i Yemen’e kadı olarak gönderirken araların-da şu konuşma geçmişti:
Hz. Peygamber (s.a.s.) O’na sordu: Sana bir dava getirildiğinde ne ile hük-medeceksin yâ Muâz?
- Allah’ın Kitâb’ında bulduğumla hükmedeceğim.
- Onda bulamazsan ne ile hükmedeeksin?
- Peyamberin Sünneti ile hükmedeceğim. Hz. Peygamber tekrar sordu:
- Ya onda da bulamazsan?
- Kendi reyimle İctihâd ederim.
Muâz’ın bu suretle cevap vermesi üzerine Peygamber çok sevinmiş ve Al-lah’a hamdü senada bulunmuştur.

Kur’an-ı kerim İslâm dininin temel kaynağıdır Bir konuyla ilgili olarak İslam dini açısından hüküm verilirken Kur’an başvurulacak olan ilk kaynaktır Kur’an insanlara en doğru yolu gösteren ilâhî bir rehberdir Kur’an’da ALLAH ile insan, insan ile insan ve insan ile evren arasındaki ilişkileri düzenleyen ilkeler yer alır Kur’an iyilik yapanlar için müjdeleyici ve kötülük yapanlar için ise uyarıcıdır.

Kaynaklar :
Sorularla İslamiyet
Bediüzzaman, Sözler,
Bazi internet sayfalari


Çöven Otu – Helvacı Kökü – Sabun Otu Nedir? Nasıl Kullanılır? Faydaları Nelerdir?

Çöven Otu tohumu, çöven otu sabunu ve çöven otu kreması ( kereviç kreması, kerebiç köpüğü ) hakkında bir yazı hazırladık. kıymeti pek bilinmeyen çöven otu ile ilgili bilgi vereceğiz.

ÇÖVEN (GYPOSPHİLA ARROSTİİ)

. (Helvacı otu, Sabun otu)

İÇİNDEKİLER: »Şekerler »Reçine »Saponin

YÂN TESİRİ: Fazlası kusturur.

ŞİFASI:

1) Sivilce: Çöven kökü kaynatılıp sivilcelere losyon yapılır.

2) İdrar söktürücü: Az çöven kaynatılıp balla tatlandırılarak içilmeye devam edilir.

3) Hayız söktürücü:  Az çöven kökü kaynatılıp balla tatlandırılarak içilir.

4) Leke giderici: Çöven, ıhlamur ile beraber kaynatılıp lekelere masaj yapılır.

5) Saç bakımı: Az çöven, kekik ile beraber kaynatılıp saçlar yıkanır.

6) Saçlardaki Kepeklenmenin en iyi ilacıdır, kaynatılıp suyu ile  saçlar son durulama suyunda yıkanır.

TAVSİYE: Çöven, helvacıların, helvayı beyazlatmak için kullandığı bir bitkidir. İçinde saponin bol olduğundan güçlü bir temizleyicidir. Temizlik deterjanı, sabun üretilebilir. Ergenlik sivilcelerine başarıyla uygulanır.


Çöven otu, Türkiye’nin ihraç ürünleri arasındadır. Genel olarak Orta Anadolu ve Doğu Anadolu’da yetişmektedir.

Karanfilgiller familyasında olan bu bitki ve bu bitkiye yakın türler İngilizcede ‘ Baby’s Breath ‘ olarak bilinir. Karanfilgiller ailesine mensup olan çöven otu‘nun kök ve dalları köpürdüğü için sabun otu, sabun çiçeği ve köpürgen gibi isimler verilmiştir. Ayrıca helva yapımında kullanıldığı için helvacı kökü olarak da bilinir. Çöğen olarak da bilinir. Gerçekten de bu bitkinin temizleyici özellikleri şaşkınlık vericidir. Kendisi doğal köpürme özelliği olan bitkisel sabun’dur.

Esasen; bu otun köpürme özelliği içerisinde bulunan ‘ saponin ‘ adlı bir bitkiden kaynaklanmaktadır. Saponin maddesi bazı bitkilerde ve daha çok oranda sabun otunda ( çöğen otu – Saponaria) yüksek miktarda bulunur ve suda köpürme özelliği taşıyan yüksek molekül ağırlığına glikozittir.

Çöven Otu/Sabun Çiçeği  ile Temizlik Malzemesi Yapımı

Bu bitkinin kuru kökleri kaynatılır ve ortaya böylesi temizlik malzemesi çıkar. Daha önceki yazımız olan Sabun Cevizi ile benzer özellikler gösterebilir. Bknz: Sabun Cevizi ile Doğal Temizlik
Çöven Otu; krema yapımında, helva yapımında ayrıca sabun yapımında kullanılmaktadır. Gıda endüstrisinde, çöven ekstresi tahin helvası yapımında kullanılır. Bunun dışında ise lokum imalatı ve Trakya bölgesine has köpük helvası yapımında kullanılmaktadır. Ayrıca, Türkiye’de bazı yörelerde, hellim peyniri imalatında kullanılır.

Kök ve yaprakları ile bitki çayı hazırlanabilir. Ayrıca; çeşitli maksatlar ile sağlık alanında kullanılmaktadır.

Çöven Otu Faydaları Nelerdir?

Çöven otunun faydaları hakkında yazılanların pek çoğu geleneksel kaynaklı olup, bu sebeple pek çok kaynakta, tüketim şekli belirtilmemiştir. Bu sebeple kesin bir şey söylemek zordur ancak çöven otu çayı ile hazırlanan bitkisel çay’ın faydalı olabileceği sorunları belirttik

Ateş düşürücü olup; ter, idrar ve balgam ve adet sökücüdür. Uyuz , egzama gibi cilt sorunları için kullanıldığı bilinmekle birlikte, rahatlatıcı, bronş açıcı bir bitki olarak kullanılmaktadır.

Bunun yanı sıra "www dailymail co uk" adlı sitede yer alan bir habere göre ise  İngiliz Bilim adamlarının yaptığı araştırmada; çöven otu ile lösemi için bilinen ilaçlardan çok etkili bir ilaç yapılabileceği yönünde bilgi vardır.

Çöven otu, belli oranda toksin içermektedir. Bu sebeple çay tüketiminde dikkat etmek gerekir. Doktor tavsiyesi ile kullanılmalıdır. Geleneksel kullanımda; 2 gram çöven otu çeyrek litre su ile bildiğimiz çay demleme usulü ile demlenir. Demleme süresi 5-10 dakika arasındadır. Bu çay günde iki defa sabah ve akşamları yarım fincan doktor önerisi ile içilebilir.

Kurabiyeler için Çöven Kreması ( Kerebiç Köpüğü ) Nasıl Yapılır?

Genelde kerebiç tatlısının üzerine konulan bu krema, kerebiç kreması veya kerebiç köpüğü olarak da bilinir.

Malzemeler:
2 adet çöven otu kökü
5 su bardağı pudra şekeri veya toz şeker
4 su bardağı su

Çöven otu yıkanıp tencereye alınır ve 4 bardak su eklenerek bir gece suda bekletilir. Saba olunca çöven otu 2 saat kaynatılır. Eğer suyu azalırsa; kaynarken 1-1,5 su bardağı su ilave edilebilir.

Kaynayan çöven otu süzülür ve daha sıcak iken şeker ilave edilir ve karıştırılmaya devam edilir. Biraz ılıyınca mikser yardımı ile çırpma işlemi başlar. Kıvam iyice sertleştiğinde kerebiç kreması hazır olmuştur. Çırpma işlemi biraz uzun sürebiliyor. ( 45 dakika – 1 saat kadar çırpılır ara ara mikser durdurulabilir. )

--------------------

çöven otu ile ilgili bilgiler hakkında yazılar çöven otu Saponaria officinalis çöven bitkisi pembe veya beyaz renkte çiçekler açan, kökü kalın, çok yıllık, 30 ila 80 cm boylarında, otsu bir bitkidir. Temizleyici özelliğinden dolayı “sabun otu” olarak da adlandırılır. İçerisindeki en önemi madde saponindir, ayrıca reçine, uçucu ve sabit yağ ile müsilaj içerir. şifalı bitkiler çöven otu nedir kürü hangi rahatsızlığa faydalıdır nelere iyi gelir ne işe yarar hastalık tedavi edici iyileştirici özellikleri ve zararları nelerdir
diger ismi : sabun otu kökü faydaları

çöven otu özellikleri : çöven sabun otu olarakta bilinir çöven otu kökü ve dalları,çöven otu suyu sabun katılmış gibi köpüren, kir temizleyici bir bitkidir. Helvacılıkta, ağdayı ağartmak için de kullanılır. Kökü, büyük ve kalındır. Dışı, hafif kırmızımtıraktır. çöven otu çiçeği pembe, beyaz olup, salkım şeklindedir. Köklerin dövülmesinden çöven elde edilir.

çöven otunun faydaları : İdrar ve ishal yapabilir. Göğsü yumuşatıcı, balgam söktürücü, terletici ve ateş düşürücü etkileri ile özellikle bronşitte faydalıdır. Vücudu rahatlatır. Egzama, uyuz gibi cilt hastalıklarında faydalıdır.
çöven otu neye iyi gelir : İdrar söktürür. Terletir, ateşi düşürür. Vücuda rahatlık verir. Kusturur ve balgam söktürür. Cilt hastalıklarında da faydalanılır. Temizleyici olarak da kullanılır.

çöven otu nasıl kullanılır : çöven bitkisi eczacılıkta çöven otunun öncelikle kökü kullanılır. Ayrıca, bitkinin kurutulmuş yaprakları da kaynatılarak kullanılmaktadır. Tedavi amacıyla kullanımının dışında, bitkisel sabun olarak elbise ve eşyalardaki yağ ve kir lekelerini çıkarmakta da kullanılır.
çöven otu nasıl tüketilmeli : çöven otu çayı nasıl yapılır iki tatlı kaşığı çöven otu kökü kökü demliğe konur ve üzerine 300-500 ml kaynar suyu ilave edilerek 5-10 dakika demlemeye bıraktıktan sonra süzülerek çay olarak içilir.

çöven otu zararları ve yan etkileri : Aşırı dozajda çöven otu kökü çayı mide ve bağırsaklarda tahrişe neden olur. Normal dozajda herhangi bir yantesiri yoktur.

Çöven Üretimi

Tahin helvası üretiminde kullanılan çöven kök ve rizomlarının yongalar halinde bir kapta 4-5 kez kaynatılması ve kaynama sularının ayrı bir kapta tekrar kaynatılması ile elde edilir.

Elde edilen bu çöven suyuna çöven özütü ve çöven ekstraktı denir. Çöven ekstraktı reçine, şeker ve saponinden ibarettir. Tahin helvası şurubunun ağartılmasında çöven içindeki saponinin etkisi rol oynar. Saponin aynı zamanda şekeri yumuşatır. Sünger gibi yapar. Çöven tahindeki susam yağının şekerle karışmasını sağlayan emilgatör görevini de yapar.

Çövenin helva üretiminde kullanım amacını kısaca sıralayacak olursak:

1- Şeker ağdasını beyazlatır.
2- Ağdayı yumuşatır.
3- Ağdayı sünger gibi yapar.
4- Emilgatör etki yapar.

Malt (tahin helvası şurubu) elde edilmesi:

Şeker kaynatma kazanlarının içinde ağırlığının ½ ile 1/3’ ü arasındaki su ile karıştırılarak ısıtılır.

Elde edilen bu ürüne malt adı verilir. İnvertleştirici madde olarak sitrik asit, tartarik asit, malik asit kullanılır. Kullanım oranı % 0,1’dir. 1 kg şekere 1 gr invertleştirmede şekerin % 25-30’u inversiyona tabi tutulur.
                                                           100-125 °C ısı
35 kg şeker(sakaroz) + 15 kg su + 35 gr asit ———————› Malt
                                                               30 dakika

Maltın Beyazlatılması:

Bakır kazanlar içinde elde edilen malt, hemen matı kazanı tabir edilen dibi yarım küre şeklinde olan silindirik kazanlara alınır. Üzerin çöven suyu (100 kg şekere 100 gr çöven ekstraktı olacak şekilde) ilave edilir ve matı kazanı süratle 130-140°C sıcaklığa kadar ısıtılır. Bu kazanlar sonunda malt çöven suyunun etkisiyle beyazlaşır, yumuşar ve sünger gibi bir hal alır. Buradan elde edilen malta Beyazlatılmış Malt adı verilir.

Tahin ve Beyazlatılmış Maltın Karıştırılması:


70-80°C’ye kadar soğutulan beyazlatılmış malt ayrı bir kazandaki aynı sıcaklıkta duran tahin üzerine dökülür. Burada dikkat edilecek husus tahin ve malt karışımında şeker oranının elde edilecek ürünün TS 2590 ‘a uygun olacak şekilde ayarlanmasıdır.

Emülgatör Kullanımı:

Tahin ile maltın karışımından önce, tahine Türk Gıda Kodeksi Yönetmeliğine göre müsaade edilen emülgatörlerden ( E 491 sorbiton monostearat 5 g∕kg, E 471 mono ve di gliserid QS maksimum düzeyin belirlenmediği teknolojinin gerektirdiği miktardan fazla olmamalıdır) birisi katılır ve iyice karıştırılır.

Daha sonra malt ilave edilerek, önce tahta kürekle, sonra da el ile içe dönük bir katlama ile karıştırılır. Gittikçe sertleşmeye başlayan kütle tam karışma sağlanınca kalıplara alınır ve ambalajlanır.

Bilindiği gibi tahin helvası üretiminde el ile temas, oldukça yoğun bir şekilde uygulandığından, mikrobiyolojik açıdan kontaminasyon son derece önemlidir. Eller muhakkak dezenfekte edilerek elle karıştırılmalıdır.

Tahin Helvasının Kimyasal Özellikleri:



Özellik Değer
-Susam yağı                               % (m∕m), en az
-Tahin miktarı                            % (m∕m), en az                        
-Protein                                  % (m∕m), en az                        
-Toplam şeker(sakaroz)             % (m∕m), en çok                        
-Rutubet                                     % (m∕m), en çok                        
-Ham selüloz                              % (m∕m), en çok                        
-Kül                                            % (m∕m), en çok                        
-Peroksit sayısı(özütlenen yağda) mili eşdeğer O2∕kg en çok
-Asitlik (özütlenen yağda) oleik asit cinsinden % (m∕m), en çok
-Oleik asit                                   % (m∕m), en az
-Linoleik asit                               % (m∕m), en az
-Linolenik asit                             % (m∕m), en çok                        
-Palmitik asit                               % (m∕m), en az
-Saponin                                      % (m∕m), en çok                        
-Demir (Fe)                                 % (m∕m), en çok                        
-Arsenik(As)                               % (m∕m), en çok                        
-Bakır(Cu)                                   % (m∕m), en çok                        
-Kurşun(Pb)                                % (m∕m), en çok                        
-Kalay(Sn)                                   % (m∕m), en çok                                   23


Not: Çeşni maddesi olarak kurutulmuş veya yaş meyve şekerlemeleri, kuru meyve katılmış çeşnili tahin helvalarında analizler bu maddeler ayıklandıktan sonra kalan kütlede yapılır.

MODERN İŞLETMELERDE HELVA ÜRETİM AŞAMALARI

HAZIRLIK:

1- Bir miktar şeker, bir miktar sitrik asit, bir miktar glikoz ve bir miktar su şeker hazırlama (macun) kazanına dökülür.
2- Kazanın ısısı açılır ve şeker çözünene kadar karıştırılır.
3- Karışım kaynatma kazanına alınır.

          HELVA KAYNATMA KAZANI:

1- Kazanın ısısı açılır.
2- Karıştırıcı ve aspiratör çalıştırılır.
3- Sıcaklık yeterince yükselince alt ısı kapatılır.
4- Vana açılır ve kazandaki karışım ağartma kazanına aktarılır,

  HELVA AĞARTMA KAZANI:

1- Kazanın çarpma pervanesi çalıştırılır ve alt ısısı açılır.
2- Belirli bir kıvamdan sonra gerekli miktarda çöğen verilir.
3- İstenilen kıvama gelinceye kadar pişirilir.

HELVA YOĞURMA:

1- Karmalara bir miktar tahin ve diğer katkıları ( emülgatör, vanilya, kakao, antep fıstığı) tartılır.
2- Ağartma kazanından her karmaya bir miktar şeker çıkartılır.
3- Şeker (ağda) ile tahinin önce kürekle karışmasını sağlanır.
4- Yoğurma eldiveni ile yoğurulur.
5- Sıcak helva hamuru belirli kıvama geldiğinde karma yere indirilir.

  HELVA TARTIM VE KALIPLAMA:

1- Üretim planında belirtilen helva cinsine göre gerekli kalıplar hazırlanır.
2- Tartım için teraziler hazırlanır.
3- Tartılan sıcak helva hamuru kalıplara sıkı bir şekilde basılır.

HELVA KESİMİ:

1- Hava ve elektrik bağlantıları yapılır.
2- Hidrolik şalteri açılır.
3- Kesilecek helva hazneye yerleştirilir.
4- Hidrolik kolu aşağı basılı tutulur, helva kesim işi bitince bırakılır.
5- Hava piston kolu aşağı doğru basılır.
6- Hidrolik kolu yukarı kaldırılır.
7- Kesilen helvalar tepsi ile alınır.

HELVALARIN SOĞUTULMASI:

1- Doldurulan kalıplar (80 gr, 200 gr, 450 gr) helva soğutma ranzalarına yerleştirilir.
2- 950 gr ve 3000 gr’ lık helva kalıpları paletlere alınır.
3- Paletler helva soğutma odasına alınır ve helvalar soğuyana kadar beklenir.

      HELVA ELLE PAKETLEME:

1- Soğuyan helvalar kalıplardan helva arabalarına çıkarılır.
2- Kalıptan çıkan helvanın cinsine göre ambalaj kağıdı kesilir.
3- Paketleme eldiveni giyilir.
4- Helvalar ambalaj kağıdına sarılır ve yapıştırılır.

    HELVA OTOMATİK PAKETLEME:

1- Ana şalter açılır.
2- Çene ve alt ısıtıcıların rezistansları açılır.
3- Ambalajlanacak helvanın türüne göre makinenin silindirine ambalaj kağıdı takılır.
4- Ambalaj kağıdının boyu ayarlanır.
5- Fotosel ayarı yapılır.
6- Alt ısı 150°C’ye, çene ısıları 135°C’ye gelinceye kadar beklenir.
7- İticilere (banta) helvalar yerleştirilir.
8- Makine çalıştırılır.

HELVALARA TARİH VE PARTİ NUMARASI BASILMASI:


1- Makinenin kapağı açılır ve kapak solventle yıkanır.
2- Kuruladıktan sonra kapak kapatılır.
3- Şartel açılır.
4- Elektrik makineye gelince düğmeye basılır.
5- Kırmızı yanıp sönen düğmenin sönmesi beklenir.
6- Kumandadan tarih ve parti numarası ayarlanır.
7- Ambalajlanmış ürünün bulunduğu bant çalıştırılır.

HELVA KOLİLEME:

1- Kolileme yapılacak helvanın cinsine uygun koli depodan getirilir.
2- Kolilerin üzerine kolilenecek helvaların imal tarihi basılır.
3- Tarihlenen kolilerin altı bantla kapatılır.
4- Kolilerin içi naylonlanır.
5- İnjenkt makinesinden geçirilen helvalar kolilerin içine yerleştirilir.
6- Kolilerin üstü bantlanır.
7- Temiz ve düzgün palet getirilir.
8- Ürün kolileri palete yerleştirilir.
9- Depoya ürün teslim formu düzenleyip ürünleri depoya teslim etmek üzere helva üretim sorumlusuna haber verilir.

HELVA KOLİLERİNİN SHRİNKLENMESİ:

1- Shrink makinesinin bağlı bulunduğu elektrik şalteri 2 konumuna getirilir.
2- Bandın çalıştırma düğmesi, yapıştırma düğmesi ve soğutucu açılır.
3- Makinenin sıcaklığının 240°C’ye gelmesi beklenir.
4- Shrink naylonu yerine takılır.
5- Shrink soğutucuları naylonu basılarak makinenin içine verilir.
6- Makinenin içine verilen naylon, makinenin ısısıyla büzüşür.
7- Makinenin içinden çıkan kolinin kenarları düzeltilir.
8- Koliler palete uygun şekilde istiflenir.
9- Malların geçirilmesi bittikten sonra yapıştırma düğmesi ve ısısı kapalı konuma getirilir.
10- Makine soğumaya bırakılır.
11- Soğuyan makinenin bandı ve soğutucuları kapalı konuma getirilir.
12- Elektrik şalteri kapatılır.



ÇÖVEN ÜRETİMİ AKIŞ ŞEMASI


KÖK VE RİZOMLAR

TEMİZLEME

YONGALAR HALİNDE KESİM

BİRİNCİ KAYNATMA

İKİNCİ KAYNATMA

ÇÖVEN EKSTRAKTI



HELVA YAPIMI dahil olmak üzere herhangi bir GIDA ÜRÜN İMALATI düşünüldüğünde ve bir kaynak arandığında GIDA ÜRÜNLER ANSİKLOPEDİSİ formül içeriği bakımından sizlere yeterli olabilir.Bu ansiklopedi içerisinde gıda ürünlerine ait, yüzlerce ÜRETİM FORMÜLLERİ ve ÜRETİM YÖNTEMLERİ mevcuttur.

Sağlıcakla Kalınız…



--------
Kaynaklar :
1organik com coven-otu-sabun-cicegi-helvaci-koku
sifalibitkilertedavikurleri com coven-otunun-faydalari
bitkilerin-faydalari blogspot com/2015/02 coven-otu-faydalari-coven-ciceginin
hammaddeleransiklopedisi com makale-detay coven-suyu-uretimihelva-yapimiimalat-formulleri
Peygamberlerin Varlığını İsbat

Muhammed Aleyhisselâmın Nübüvvetinin İsbâtı

(1. Aklî Mu´cize):

(2. Hissî Mu´cizeler):

(3. Mu´cizât-ı Haberiyye):

Peygamberliğin Özellikleri

Velilerin Kerametleri

Devlet Reisliği ve Ona Bağlı Meseleler

Hulefâ-i Râşid’inin Devlet Reisliği

NÜBÜVVET BAHİSLERİ

Peygamberlerin Varlığını İsbat


Ehl-i hakkın büyük çoğunluğu «Allah taâlânın peygamber gön­dermesi mümkündür, akıl bunu kabul eder» demiştir. Onların bir kıs­mı da «Hikmetin gereği olarak vâcibdir» demiştir. Sümeniyye ile Be-râhime bunun muhal olduğunu ileriye sürmüştür.[1]

Ehl-i hakkın delili şudur: Yüce Allah´tan kullarına ait emir ve ya-sakdaOın çıkması, akıllarının idrak edemiyeceği dünya ve âhiret sa­adetine dair hususları onlara bildirmesi muhal değildir; hatta bu, hik­mettir, uygun bir şeydir. O halde kullarından bir kısmını ya sahîh bir ilham veya apaçık bir vahy vâsıtasiyle söz konusu edilen ilimle müm­taz kılması akıldan uzak değildir. İşte bu mümtaz kişiler Allah´ın emrini başkalarına haber verirler. Yüce Allah da böyle bir zât için, ilâh! âlemden haber verişinin doğruluğunu gösteren bir delil (alâmet) halk eder ki o da mu´cizedir.

Konunun biraz daha açıklanmasına gelince, Allah taâlâ cennet ile cehennemi yaratmış, bunların birinde dostları için mükâfat, öte­kinde de düşmanları için azap hazırlamıştır. İnsan aklı ise bu hâdise­nin inceliklerine nüfuz etmeye muktedir değildir, Yine Allah dünya­da hem zararlı, hem de fâideli şeyleri yaratmış, fakat gerek idrakkuvvetine, gerek akia zararlı ile faîdeliyi, gıda, zehir ve devayı birbi­rinden ayırdetme imkânını vermemiştir. Ölüm ihtimâli mevcûd oldu­ğundan tek tek tecrübe ile aklın bunları tesbit etmesi de bahis ko­nusu değildir. O halde hikmet onu gerektirmiştir ki yüce Allah peygamber göndersin. Bu peygamber, onun kullarına, âhirette ken­dileri için neler hazırladığını ve dünyaya neler yaratıp tevdi´ ettiğini haber versin; dirliklerini temin eden şeyleri emretsin, mahvolmaları­na sebep olacak şeyleri yasaklasın. «Ta ki mahvolmak isteyen kimse bilerek mahvolsun, dirlik bulmak isteyen kimse de bilerek dirlik bul­sun».[2]

Soru : Peygamber aklın gerektirdiği şeyleri getirirse akıl bundan müstağnîdir; eğer onun kabul etmiyeceği şeyleri getirirse bunian muhal görüp reddeder, binâenaleyh peygamber göndermenin bir fâidesi yoktur [3]

Cevap: Paygamber, aklın bilmekten ve idrak etmekten âciz kal­dığı şeyleri getirebilir. Çünkü akılların vereceği hükümler üç kısma ayrılmıştır: Vâcib, mümteni´, caiz. Akıl vâcib ile mümteni1 hakkında kolayca hüküm verebilirce de caiz hakkında duraklar, ne menfî, ne de müsbet bir hükme varamaz; caiz sahasına giren şeylerden hiç birini ne farz, ne de haram kılabilir. Şu kadar var ki bir şeye İyi netice terettüb ederse ona ilgi gösterir, kötü bir netice bağlanmışsa ondan yüzçevirir. İmdi peygamber, Allah taâlâdan (aldığı vahyile) fiillerin neticelerini açıklayınca insan aklın saadetine vesile olan şeye vâkıf olup yönelir, felâketine vesile olan şeyden de haberdar olarak on­dan kaçınır. Aslında akıl tarafından idraki mümkün olan bir şeyi bile dinin açıklaması caizdir, Bunun gayesi kişiye kolaylık sağlamaktır. Çünkü bu nevi´ şeyleri idrak edebilmek için devamlı tefekküre, ara­lıksız müşahedeye ve eksiksiz araştırmaya ihtiyaç vardır. Öyle ki in­san bununla uğraşacak olursa Önemli işlerinin çoğu yüzüstü kalır. Bi-nâenalyh Allah taâlânın peygamber vasıtasıyla bu nevi´ işleri beyan etmesi onun lütuf ve rahmetinin eseridir. Nitekim yüce Allah «Biz seni, -ey Habîbim, âlemlere rahmet olasın diye gönderdik»[4] buyurmuştur.

İmdi nübüvvette şart olan peygamberin erkek olmasıdır. Çünkü kadın oluş, bizim mezhebe göre, peygamber olarak gönderilmeyemâni´dir. Eş´ariyy ise buna muhalif kalmıştır. Görüşümüzün izahına gelince, risâlet hak dine da´vetle ortaya atılmayı gerektirir, kadn oluş ise örtünmeyi gerektirir, binâenaleyh aralarında tezad vardır.

Peygamber, aklın muhal görmiyeceği şeyler ileriye sürer, dâvası­nın doğruluğuna delil (mu´cize) getirir. Zira mu´cize olmaksızın onun! sözünü kabul etmek vâcib değildir. Havâricin İbâdıyye kolu bund muhalefet ederek : «Mu´cize göstermeden önce de peygamberin, sözünü kabul etmek vâcibdir» demiştir. Bu, yanlış bir görüştür. hak peygamberle yalancı peygamber ancak mu´cize ile ayırdedijj lebilir, binâenaleyh mu´cize olmaksızın onun sözünü benimsemeli gerekli değildir.

Mu´cize, benzerini getirmekten insanların âciz kaldığını isbar eden şeydir. Sonundaki hâ te´nîs için değil mübalâğa içindir. Kelâm âlimlerine göre mu´cizenin ta´rîfi şöyledir: Münkirlere meydan okudu­ğu bir sırada nübüvvet iddia eden zâtın elinde, tabiat kanunlarına aykırı olan bir hâdisenin - benzerini getirmekten münkirleri âciz bırakacak şekilde vuku´ bulmasıdır. Böyle bir mu´cizenin, peygamber aleyhisselâmın doğruluğunu göstermesinin izahına gelince, biz mu´cizenin yüce Allah´ın fi´li olduğunu, kulun bunda hiç bir tesiri bu­lunmadığını bilmekteyiz, meselâ asayı yılana çevirmek ve ölüyü di­riltmek gibi, İmdi peygamber olan zât «Eğer ben senin gerçek rasûlün isem şöyle şöyle yap!» der de Allah taâlâ mu´cize izhâr eder­se, bu, o peygamberi bilfiil tasdik etme mânâsına gelir ve: «Doğru söyledin, sen hak peygambersin!» sözü yerine geçer. Nasıl ki bir kim­se hükümdarın huzurunda onun elçisi olduğunu iddia eder ve hü­kümdarın maiyetine «Doğruluğumun nişanesi, hükümdara : Eğer ben doğru söylüyorsam yerinden üç defa kalk otur, söylemem ola­caktır» derse, hükümdar da gerçekten bunu yapar ve maiyetinde­kiler bu hâdisenin hükümdarın âdeti olmadığını bilirse... Nasıl ki bu fiil o elçiyi, iddiasında «Doğru söylüyorsun!» dercesine tasdik ederse mu´cize de aynen bunun gibidir. - Tevfîk yalnız Allah´tandır. [5]

Muhammed Aleyhisselâmın Nübüvvetinin İsbâtı

Nübüvvet müessesesinin varlığını öğrendikten sonra, şimdi pey­gamberimiz Muhammed aleyhlsselâtü vesselamın hak peygamber olduğunu isbâta çalışalım. Çünkü tarihte gelip geçen peygamber­lerin nübüvvetini isbat konusunda temel kaide Hz. Muhammed´in nübüvvetini isbat etmektir; bizim mezhebimize göre diğer peygam­berlerin nübüvveti ancak onun haber vermesiyle sübût bulur.[6]

Bunun isbatlanması iki şekilde mümkündür. [7]

(1. Aklî Mu´cize):

Birincisi Kur´ân-ı kerîmdir. Hz.Peygamber, onunla, arap olan ve mayan bütün edîblere -bir benzerini yapmalarını isteyerek mey dan okumuş, onlarsa bunu yapmaktan âciz kalmıştır. İşte Allah taâlâ şöyle buyurur «Eğer kulumuz Muhammed´e indirdiğimiz Kur´ârf hususunda şüphe ediyorsanız haydi siz de ona benzer bir sûre getlrin». [8]Yine sânı yüce olan Allah şöyle buyurmuştur: «De ki : Andol| sun, bütün insanlarla cinler şu Kur´ânın bir benzerini meydana getire mek için bir araya toplanıp yardımlaşsalar bile yine onun benzerin» yapamazlar». [9]Ve bu hususta Kur´ân-ı kerîmin ihtiva ettiği diğel âyetler. [10] Bu âyetler karşısında bütün edîbler Kur´ânın benzerini getirt mekren âciz kalmıştır. Bunun isbatına gelince, onlar şayet Kur´ânırjj benzerini getirmeye muktedir olsalardı bunu mutlaka yaparlardı! Çünkü onlar Peygamber efendimizin dâvasını ibtâl etmeye vd onun kesin isbat vasıtası olarak kullandığı Kur´ân hüccetini çürütme ye son derece düşkündü. Edîbler şayet böyle bir şey yapmış olsa îûfdı (yani Kur´âna nazîre getirmiş olsalardı) mutlaka meşhur olacak ve bize kadar nakledilip getirilecekti; tıpkı müseylimetü´l-kezzâb[11] (güya vahiy mahsûlü olan) bâtıl ve saçma sözleri nakledildiği gibi. [12]

Soru : Belki harp ve geçim meşgaleleri gibi işler onları böyle b şey yapmaktan alakoymuştur [13]

Cevap : Bir defa Rasûlüllahın Kur´ân-ı Kerîm ile meydan okuyuş savaşlara girişmeden önce vuku´ bulmuştu. Sonra araplar nazarini da, hak bildikleri dinlerini müdafaa etmek, muhterem ve mukad­des olan şeyleri korumak geçim meşgalelerinden çok daha önerr|i bir şeydir. Binâenaleyh ileriye sürülen ihtimalin bahis konusu oimad|. ğı aşikârdır. [14]

Soru : Belki de o zamanların edibleri Kur´an´a bir nazire getirmii-lerdir de İslâm dinine inananlar buna iltifat etmeyip (unutturmuşlc ve) Kur´ânı meşhur kılmışlardır [15]

Cevap : O devirlerdeki münkirler sayıca mü´minlerden daha çoktu. Şayet Kur´âna nazire olacak bir şeye muvaffak olsalardı, on­ların inkârları, yalanlamaları ve Peygamber aleyhisselâma oian düş­manlıkları, kendilerini, bu nazireyi nakledip meşhur kılmaya mutlaka sevkedecekti; tıpkı mü´minlerin tasdikleri ve Peygamber efendimize mahabbetleri, onları, Kur"ânı nakletmeye ve meşhur kılmaya sev-kettiği gibi. Buna rağmen Kur´âna nazîre olacak hiç bir şey bize nakl edilmemiştir. O halde edîbler bundan âciz kalmışlardır. Arapların edebiyat ve belagat mütehassısları böyle bir şeyden âciz kalınca sonraki gayr-ı arap unsurlar haydi haydi âciz kalır. [16]

(2. Hissî Mu´cizeler):


Muhammed aleyhisselâmın nübüvvetini isbat eden mu´cizelerin ikincisi ondan naklolunan hissî ve haberî mu´cizelerdir. Hisse istinad eden mu´cizeierin bir kısmı onun zâtında, bir kısmı da zâtının dışında mevcuddur.

a) Onun mübarek zâtıyla ilgili mu´cizeler: Baba ve annesi tara­fından, (nurunun) sulbüne ve rahmine intikal ettiği kimselerin alnın­da bir nurun parlaması[17] geçmiş ilâhî kitaplarda maddî ve ma´nevî vasıftan ile zuhur edeceği zamanın haber verilmesi ve ona tâbi´ ola­caklarla taraftarlarının vasıflarının anlatılması[18] yine Alî b. EbîTâlib (kv.) [19] Hind b. Ebî Hâle[20] ve Ümm-i Ma´bed[21] (Allah hepsinden râzî olsun) gibi zevatın rivâyetiyie bize kadar naklolunan onun yüksek yaratılışı, mütenâsip endam ve uzuvları, yüce ahlâkı ve örnek davranışlan.[22] Bütün bunlar, basîret sahibi kimseler nazarında, bu nevi" yüksek sıfatların ne ondan önce, ne de ondan sonra hiç bir kimse­de toplanmadığı konusunda kesin delillerdir. Bu da onun zâtının şe­refini ve sânının yüceliğini gösterir, hem de kimsenin ona denk ola-mtyacağı şeklide. Nitekim rivayet olunduğu üzere Ebû Bekr es-Siddîk (r.a) [23] Peygamber (s.a.) efendimize küçüklüğü sırasında ne zaman bakmış ve onun vasıflarına dikkat etmişse «Bu zât büyük bir iş için yaratılmış olmalıdır» diyordu. Nihayet Hz. Peygamber onu İsla­ma da´vet edince : «işte benim senden beklediğim bundan başka bir şey değildi» cevabını vermiştir. [24] Abdullah b. Selâm (r.a.) [25] da onunla ilk karşılaştığında «Bu, asla yalancı bir sîma olamaz» demiş­tir. [26]Ashâb-ı kiramın şâirlerinden Abdullah b, Revana[27] ise onun hakkında şöyle demiştir:

Bulunmasaydı bile mu´cizâtın hiç biri

Verirdi sana onun ma´sûm yüzü haberi! [28]

Muhammed aleyhisselâm, ömrü boyunca bu yüce ahlâkı mu­hafaza etmiş, gizli aşikâr, öfkeli veya neş´eli, hayatının hiç bir safhasıda bundan ayrılmamıştır, öyle ki ona iman etmiyenler, şiddetli düş­manlıkları ve yıkıcı tenkid ibtiiâlarına rağmen kendisinde bir tenkid noktası bulamamışlardır. İşte bu meziyet onun davasının doğruluğu­na en kuvvetli bir delil teşkil eder. Çünkü sânı yüce olan hikmet sa­hibi Allah´ın, (kendi elçisi olduğunu ileriye sürmek suretiyle) müfterî olduğunu bildiği bir kimsenin şahsında bunca faziletleri toplaması, ona yirmi üç yıl müsade etmesi, sonra da tebliğ ettiği dini diğer din­lere faik kılıp düşmanlanna galip getirmesi ve ölümünden sonra da eserlerini kıyamete kadar yaşatması... aklen muhal olan bir şeydir,

b) Hissî mu´cizeierden, Rasûlüllahın zâtının dışında olanlara şunlar örnek gösterilebilir: Ayın ikiye ayrılması,[29] ağacın yürüyüp gelmesi, [30] taşın konuşması, [31] ağaç kütüğünün inlemesi, [32] devenin halinden yakınması, [33] kızartılmış koyun etinin zehirli olduğunu haber vermesi[34]ve bulutun Rasûlüllahı devamlı gölgelendirmesi.[35]

(3. Mu´cizât-ı Haberiyye):


Peygamber (a.s.) efendimizin geçmişe ve geleceğe ait hâdJse leri haber vermesi de onun mu´cizelerindendir.

a) Maziye ait hadislere misai, geçmiş peygamberlerin kıssaları ve eski ümmetlerin halleridir. Rasûiüllah bu kıssa ve hâdiseleri Ehl-i kitâb âlimlerinin huzurunda, (Kur´ân ve hadîsin) çeşitli yerlerinde muhtelif lafızlarla zikretmiş, bu âlimlerden hiç biri onu yalanlamaya veya tenkide muktedir olamamıştır. Halbuki o, ne eskilerin kitaplarını oku­muş, ne de Ehl-i kitâb ile beraber bulunmuştur. İşte bu, onun, ilâhî vahy ve nübüvvete müsteniden haber verdiğini gösterir.

b) Müstakbele ait haberlere gelince, meselâ Bedir savaşı günün­de düşman ordusundan muhtelif kimselerin öldürüleceğini yerleriyle birlikte önceden haber vermesi gibi; nitekim aynen haber verdiği şekilde vuku´ bulmuştur. [36] Yine Benî Hanîfe kabîiesiyle İranlıların sa­vaşacağını, İran şahının saltanatının yıkılacağını, getirdiği İslâm dini­nin diğer dinlere faik gelip şark İle garbın en uzak noktalarına kadar yayılacağını ve haberlerde zikredildiği gibi daha başka hususların vuku´ bulacağını önceden haber vermesi bu nevi´ mucizeler­dendir. Hakîkatte bütün bunlar haber verdiği gibi vuku´ bulmuştur. [37]

Rasûl-i ekrem (s.a.) efendimizin bu haber verişlerindeki hali hiç bir veçhile kâhin, sihirbaz ve müneccimlerin haline benzememiştir. Şöyle ki onlann (tumturaklı sözlerinde) kafiyeli nesir ve vezinli şiirler kullandıkları, murdar şeyler isti´mal ettikleri, şeytanlardan yardım di­ledikleri, usturlaba baktıktan ve çeşitli hesaplar yürüttükleri rivayet olunur. Bil´akis onun (s.a.) tavru hareketleri istikamet üzere olmak, sükûn ve vekar içinde bulunmak, dünya zevklerine iltifat etmemek ve devamlı bir surette zikrullah ile meşgul olmaktan ibaretti.

Yukarıdan beri bahis konusu edilen bu mu´cizelerin çoğu, gerçi âhâd yoluyla sabit olmuştur. Fakat bunların hepsi bir mânâda ittifak etmektedir ki o da Hz. Muhammed´in elinde, tabiat kanunlarını bo­zan hâdisenin (yani mutlak mânâda mu´cizenin) zuhur ettiğidir, İşte bu mânâda mu´cize mütevâtir hükmünde ofur ve katî ilim ifade eder. Tıpkı Hâtim´in[38] cömertliği, Nûşirevân´ın[39] adaleti, Hz. Ali´nin kahramanlığı ve Ebû Hanîfe´nin[40] (Allah rahmet eylesin) ilmi hakkın­da âhâd yoiuyla nakledilen menkıbeler gibi. (Her biri âhâd yoluyla rivayet edilen) bu menkıbelerin her bir gurubu kül olarak tek bir mânâya delâlet ettiğine göre - ki bu mânâlar da cömertlik, adalet, kahramanlık ve ilimdir bu mânâların mevcudiyetine dair kesin ilim hâsıl olmaktadır. İşte mu´cizeler de böyledir.[41]

Soru : Bazı hıristiyanlar Hz. Muhammed´in (s.a.) sadece Arapların peygamberi olduğunu iddia etmiştir. Binâenaleyh risâletinin bütün insanlara şâmil oluşunun delili nedir [42]

Cevap : Onun hak peygamber olduğunu isbat ettik. Peygam­ber ise yalan söylemez. Şu bir gerçektir ki o, bütün insanlara gönde­rildiğini haber vermiştir. Nitekim Allah taâiâ şöyle buyurur: «Habibim biz seni şüphe yok ki bütün insanlara peygamber olarak gönder­dik».[43] Yine o azameti yüce Allah buyurdu : «De ki ey insanlar, ben Allah´ın size, hepinize gönderdiği bir peygamberim».[44] Şu da mu­hakkak ki. O, İran Şahına, Bizans imparatoruna ve civardaki diğer hükümdarlara elçiler göndererek onları İslama çağırmış, [45]bunlar­dan Necâşî[46] ve diğer bazıları ona iman etmiştir. Bu da onun, her kese gönderilmiş bir peygamber olduğunu gösterir.

Başanya ulaştıran yüce Allah´tır. [47]
Peygamberliğin Özellikleri


Peygamberin kendisine has bazı sıfatlarının bulunması gereklidir. O, bu sıfatlar sayesinde yüce Allah ile kullan arasında elçilik yapma liyakatini kazanmış olur, Aliah taâlâ şöyle buyurur: «Allah, elçiliğini nereye tevdi´ edeceğini çok iyi bilendir».[48]

Bu sıfatlardan biri, onun, asrında yaşayan insanların en akıllısı ol­ması, bir de en güzel ahlâka sahip bulunmasıdır. Peygamber ola­cak zâtın, risâlet vazifesini ifaya engel teşkil edecek sıfatlar taşıma­ması da lâzımdır. Eğer nübüvvetten önce böyle bir sıfat taşıyorsa Cenabı Hak onu peygamberlik sırasında izâle eder, nasıl ki Mûsâ aleyhîsselâmın dilindeki tutukluğu onun dua ve niyazı üzerine izâle ettiği gibi. [49]

Peygamber, gerek sözlerinde, gerek fiillerinde kendisini lekeliye-cek ve kadrü kıymetini düşürecek hatalarda korunmuş (mâ´sûm) oiur. Eğer kasıd ve irâdesi olmaksızın kendisinde bir hata vuku1 bula­cak olursa Cenabı Hak onu uyarır, kınar; bu hususta peygamberini kendi haline bırakmak şöyle dursun onu uyarmayı geciktirmez bile.

Büyük üstâd İmâm Ebû Mansûr el-Mâtürîdî (Allah yüzaklığını artır­sın) şöyle dedi: «İsmet külfeti kaldırmaz». Bunun mânâsı şudur ki pey­gamberin günahtan korunmuş olması ismet) onu tââte zorlamadığı gibi günah işlemekten de âciz bırakmaz. Ne var ki İsmet Allah´ın bir lütfü olup peygamberi hayır yapmaya sevkeder, kötülükten de alı-kor. Fakat ilâhî İmtihanın gerçekleşmesi için onda yine de irâde mevcuddur.

Müslümanların büyük çoğunluğuna göre peygamberin küfürden ma´sum oluşu vahiyden önce de, sonra da sabittir. Havâricin Fu-dayliyye kolu buna muhalif kalmıştır.[50]

Peygamberin günahlardan ma´sum oluşu ehl-i sünnete göre va­hiyden sonra sabittir. Fakat Haşviyyeye göre böyle değildir. Zira on­lar Hz. Dâvûd, Hz. Süleyman ve Hz. Yûsuf (aleyhimu´s-selâm) ile diğer bazı peygamberlerin kıssalarını anlatırken onların günah işlediklerini hissettiren bazı şeyler naklederler. Halbuki bu rivayetlerin bazıları mu´teber değildir, bazıları da peygamberlerin sânına yakışacak bir şekilde sahîh birte´vîl ile te´vîl olunmuştur. [51] Bunun isbatına gelince, peygamberler Aliah taâlânın kulları üzerindeki hüccetleri (sarsılmaz delilleri ve rehberleri) dir. Zira Cenabı Hak şöyle buyurmaktadır: «Peygamberleri müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik, ta ki insan­ların Allah´a karşı bahaneleri olmasın»[52] bilâkis Allah´ın insanlar karşı­sında hücceti (ve hesap sorma hakkı) vardır. Eğer peygamberlerin günah işlemesi mümkün olsaydı onların sözüne güvenilmez ve binâ­enaleyh ilâhî hüccet gerçekleşmemiş olurdu.

Peygamberlerin vahiyden Önceki durumlarına gelince. Mutezilenin bütün guruplarıyla (Fudayliyye kolu hâriç) Havâricin ta­mamına göre onlar vahiyden önce de ma´sûmdur. Bize göre ise peygamberlerin vahiyden önce günah işlemesi, nâdir olmak şartıy-le, mümkündür, böylelerinin hali nübüvvet ânında hemen iyiliğe ve istikamete dönüşür. [53]

Velilerin Kerametleri

Velilerin kerametleri bize göre caizdir, Mu´tezile buna muhaliftir. Yine sihir ile göz değmesi bize göre olağan olup onlarca mümkün değildir.

Bu konudaki delilimiz hem aklî, hem de naklî yöndendir.

a) Naklî delil, Süleyman aleyhisselâmın vezirine dair gelen ilâhî haberdir. Şöyle ki o, (Saba Melikesi) Beikıs´in tahtını uzak mesafeden kısa bir zaman içinde getirmiştir. Nitekim Allah taâlâ şöyle buyurmuş­tur : «Ben gözünü yumup açmadan önce onu sana getiririm, dedi. Bir de (Süleyman) onu yanında hazır görünce : bu, Rabbimin lûtfundan doğan bir şeydir... dedi». [54]Yine Nihâvend´de bulunan Sâ­riye[55] Medîne´dekî halife Ömer´in (r.a.) : «Ey Sâriye, dağa dikkat et, dağa!» tarzındaki sözünü işitmiştir, halbuki ikisi arasında beşyüz fer­sahtan fazla bir mesafe bulunuyordu. [56]Hz. Ömer´in mektubu (atıl­mak sureti) ile Nil nehrinin taşması, [57] Hz. Hâiid´in[58] zehir içmesi (ve bundan zarar görmemesD de meşhurdur. [59]Tabiîne ve ümmet-i Mu-hammed´in sâlih ferdlerine ait naklolunagelen kerametler[60]o dere­ceye ulaşmıştır ki âhâd yoluyla gelen bu rivayetler biraraya getirildiği takdirde kerametin mümkün olduğu noktasında tevatür merte­besine vanr.

b) Aklî defile gelince, keramet, tabiatta carî kanuna aykırı olarak vuku1 bulan ilâhî bir fiildir. Tâ ki kul itâatkârlığın meyvesini tanısın ve dininin hak olduğuna dair basiret ve inancı artsın.

Soru : Keramet bu tarzda vuku´ bulacak olsaydı mu´ciz-eye ben­zer, nebî ile veîî birbirinden ayırdedilemezdi

Cevap : Öyle değildir, çünkü mu´cize nübüvvet iddiasıyla bera­ber bulunur, halbuki velî bunu iddia edecek olsa ânında kâfir olur ve keramete lâyık olma vasfından sıyrılır. Bilakis velî, peygamber aleyhisselâma bağlı olduğunu ikrar eder. Şüphe yok ki velîye ait her bir keramet tâbi´ olduğunu ikrar ettiği peygamber hakkında bir mu´cize sayılır. Böyle olunca da velî ile nebî arasında benzerlik doğ­maz[61]Doğruya ileten yalnız Allah´tır. [62]

Devlet Reisliği ve Ona Bağlı Meseleler[63]

İnsanların, işlerini yürütecek bir devlet reisi edinmeleri gereklidir. Nitekim Rasûlüllah (s.a.) in vefatını müteakip devlet reisinin tesbiti hususunda önce ihtilâf edip sonra Ebû Bekir (r.a.)ın riyaseti üzerinde birleşen ashâb-ı kiramın ittifakı da bunu göstermektedir. [64]

Aynı zaman içinde iki devlet reisinin başa getirilmesi caiz değildir. Ancak «Her asırda susan ve konuşan olmak üzere iki imâm mevcuddur» diyen bazı Râfizîier ile Hz. AİTnin devlet reisliği sırasında Hz. Muâviye´nin[65] de riyasetini meşru´ sayan Kerrâmiyye buna mu­halefet etmiştir. Fakat bu görüş yanlıştır. Çünkü bu görüş aynı za­man içinde, birbirini nakzedecek konularda iki ayn şahsa itaat et­menin lüzumunu doğurur, bu ise muhaldir. Ebû Bekir (r.a) da : «Bir kına iki kiline sığmaz» derken[66] buna işaret etmiştir. Aynı mânâda ol­mak üzere Hz. Alî de Muâviye taraftarları için : «Kardeşlerimiz bize isyan etmişler» demiştir.[67] Eğer (aynı zaman içinde) iki kişiye devlet re­isliği tevdi" edilmişse önce ta´yln olunmuş bulunan, meşru´ reis olur. Eğer her ikisi de aynı zamanda ta´yln olunmuş ise ikisinin de riyaseti düşer. Bu takdirde ya onlardan biri veya bir başkası için yeniden se­çim yapılır.

Devlet riyasetinin şartı reisin erkek, hür, ökıl-bâliğ olması ve Kureyş kabilesine mensûb bulunmasıdır. Bu kabilenin Hâşim oğullan kolun­dan olması ise bazı Râfizflerin muhalefetine rağmen bize göre şart değildir. Çünkü Peygamber efendimizin «İmamlar Kureyştendir»[68] tarzındaki sözleri umûmîdir (bu kabilenin bütün kollarına şâmildir). Yine devlet reisinin günahtan korunmuş (ma´sûm) olması da şart de­ğildir; Bâtınlyye buna muhaliftir. Adalet ve takvaya gelince, bize gö­re kemâlinin şartıdır, Şafiî´ye[69] (r.a) göre ise riyasetin cevazının ve hu-kukan meşru´ olabilmesinin şartıdır. Binâenaleyh Hanefiyyece günahkâr olduğu bilinen bir kimseye devlet reisliğinin tevdi´ edilmesi mekruh ise de hukukan meşru´dur. Devlet reisi büyük günah (kebîre)irtikâb ederse bize göre azledilmeye lâyık olur, fakat kendiliğinden düşmez. Şâfiye göre ise riyasetten düşer, Mu´tezile ile Havâric de ona muvafakat etmiştir.

Daha faziletlisi varken dûn olanın devlet reisliği hukukan muteber olur, Râfizîlerin çoğu buna muhalif kalmıştır. Zira halîfe Ömer (r.a), kendisinden sonraki hilâfet ta´yinini, bir kısmının diğerin­den üstün olduğunu bildiği halde altı sahâbî[70] arasındaki istişare ne­ticesine havale etmiştir. [71]

Hulefâ-i Râşid’inin Devlet Reisliği

Hulefâ-i râşidînin ilki Ebû Bekir (r.a.) dır. Ebû Bekir hilafetin şartlarını şahsında-toplamış, bütün ashâb-ı kirama üstünlüğü kabul edilmiş bir zattı. Ashab onun hilâfetinde ittifak etmiştir. Bu ittifak kesin bir delil teşkil eder. Peygamber aleyhisselâmın Hz. AiTnin hilâfetini açıkça haber verdiğini ileriye süren kimselerin iddiası da bu icma´ karşısında sukut eder. Çünkü Rasûl-i ekrem (s,a.) efendimiz «Benim ümmetim dalâlet üzere ittifak etmez»[72] buyurmuştur. Ayrıca herkesçe bilin­mektedir ki Hz. Alî (r.a), halîfe Ebû Bekr´e bey´at etmeyi uygun gör­dükten sonra hâzır bulunan bir çok zevatın yanında ona bey´at et­miştir. [73]

Ebû Bekir (r.a) m uğurlu hilâfeti sırasında ashâb-ı kiramın akıllarını hayrette bırakan nice hâdiseler zuhur etmiş; onun isabetli karan sayesinde müslümanlar arasındaki ihtilâf ortadan kalkmıştır. Nitekim bu konuyu «el-Kifâye» de tafsılâtıyle açıkladık.[74]

Hz. Ebû Bekir (r.a.) vefatından önce Ömer b. el-Hattâb´ı velîahd seçtirdi. Rivayet olunur ki halîfe Ebû Bekir hayatından ümid kesince Osman´ı[75] çağırmış ve Ömer b. el-Hattâb´ı velîahd edindiğine dair mektubu ona yazdırmıştı. Mektubun yazılışı bitince onu mühürliyerek Medîne´lilerin huzuruna çıkarmış ve onlara mektup sahîfesinde yazılı bulunan zâta bey´at etmelerini emretmiş, onlar da bey´at etmiştir. Hatta mektup Alî b. Ebî Tâlib´in (r.a.) yanından geçerken Hz. Alî, «Orada yazılı bulunan zâta bey´at ettik, Ömer b. el-Hattâb da olsa!» demiş. Sonra ashâb-ı kiram Hz. Ömer´in hilâfetinde ittifak etmiştir. [76] Halîfe Ömer, Ebû Bekir(r.a.)ın yolunu ta´kîbetmiş, ordular sevketmişve ikmal kıtaları düzenlemiş... Nihayet Allah taâlâ onun kılıcı saye­sinde küfr ile fesadı kökünden kurutmuştur.

Sonra halîfe Ömer (r.a.) şehîd edildi. Hilâfet işini altı kişi arasındaki istişare neticesine havale etti: Osman, Alî, Abdurrahmân b. Avf, [77]Talha, [78] Zübeyr[79] ve Sa´d b. Ebî Vakkaas[80] (Allah´ın nzâsı hepsinin üzerine olsun). Şûra ehlinin beşi halife seçimini altıncı üye Abdurrah-mân´a havale edip onun vereceği karara râzî oldular. O da Hz.Osmân´ı (r.a.) seçti ve ashabın huzurunda ona bey´at etti. As-hâb-ı kiram da kendisine bey´at edip hilâfeti boyunca emirlerine boyun eğdiler, arkasında Cum´a ve Bayram namazlarını kıldılar. Bu onların Hz. Osman´ın hilâfeti üzerinde ittifak ettiğini gösterir. Halîfe Osman hakkında dış görünüşüyle tenkid ifade eden rivayetlere gelince, bunların bir kısmı iftiradır, bir kısmı da onun sânına uygun, ye­rinde bir te´vîi ile yorumlanmıştır[81] bihâenaleyh bu nevi´ rivayetler (onun sarsılmaz şahsiyeti gibi) kesin bir delili nakzetmez.

Nihayet halife Osman (r.a.) da hilâfet konusunda bir şey söyleme imkânı bulamadan şehid edildi. Bunun üzerine Muhâcirîn ile Ensâr-danJleri gelen bir ashab gurubu toplanıp Hz. AlTden hilâfeti kabul etmesini istediler, bu konuda ısrar edip onu Allah´a saldılar. O da ka­bul etti ve orada bulunan seçkin ashab topluluğundan kendisi için bey´at aldı. [82] Halife Alî´ye muhalefet eden veya onun karşısında sa­vaşan ashab kendi zan ve ictihadlanna dayanıyorlardı. Ehl-i sünne­te göre bu konuda haklı olan Hz. Alîdir. Çünkü o, çağdaşlarının en faziletlisi ve hilâfete en lâyık olanıdır. Rivayet olunduğuna göre Hz.Alînin muhalifleri bil´ahare fikirlerinden dönmüşler ve yaptıklarınapişman olmuşlardır.[83]

Nübüvveti ta´kîbeden bu hilâfet devri Hz. Alî (r.a.) ileisona erdi. Çünkü o, Rasûlüllah (s.a.) efendimizin vefatından otuz yıl sonra şe­hid edildi. Peygamber aleyhisselâm da «Hilâfet benden sonra otuz yıldır»[84] buyurmuşlardır.

Hulefâ-i râşidînin fazilet sırası Ehl-i sünnete göre hilâfet sırasının ay­nıdır.

Evlâdlannın fazilet sırasına gelince bazı âlimler «Ashabın dışında ilim ve takva ölçüsünden başka kimseyi ötekinden üstün kabul et­meyiz» demiş, bazıları da «Evlâdlan babalarının fazilet sırasına göre derecelendiririz, demişler, ancak Hz. Fâtıma´nın[85] (r.a.) çocukları müstesna, zira onlar Rasûlüllah (s.a,) e olan yakınlıkları sebebiyle bü­tün ashabın çocuklarından üstün kabul edilir».

Ashabın hiç bir ferdine dil uzatmamak, onları sadece hayrile yâd etmek, onların hal ve hareketlerini iyilik ve doğruluğa yormak her müslümanın tâbi´ olması gereken bir vecîbedir. Çünkü Peygamber efendimiz bu konuda şöyle buyurmuştur : «Ashabım hakkında Al­lah´tan korkun, Allah´tan. Benden sonra onları tenkidlerinize hedef edinmeyin. Onları seven bana mahabbeti sebebiyle sevmiş, onlar­dan nefret eden bana nefretinden ötürü nefret etmiş olur. [86]Ve çünkü onlar Allah´ın dinine yardım etmiş, Rasûlüllah (s.a.) ile müşer­ref olma bahtiyarlığına eriştirilmiştir. Allah hepsinden râzî olsun!

Hidâyete erdiren yalnız O´dur. [87]

[1] «Sümeniyye, Berâhime ve İbâhıyye, peygamber gönderilmesi muhaldir, dediler. Zira peygamber, aklın gerektireceği şeyleri getirip söyliyecekse akil, bundan müstağnidir. O takdirde peygamberin gönderilmesi fâideden hâfî, abes bir şey ofur ki hakim olan Allah´a yaraşmaz. Şayet peygamber aklın benimsemiyecegi şeyleri getirecekse, bu da reddolunmaya mahkûmdur. ´ Çünkü herkes kabul etmiştir ki akîl da Allah taâlânın sarsılmaz bir delilidir. Onun hüccetleri ise birbirini nakzetmez. O halde aklın kabui etmiyeceği şey bâtıldır... Hulâsa bunlar diyorlar ki kullar bazı emir ve yasaklarla mükelleftir. Onların fiilleri güzel (meşru1) ve çirkin Cgayr-ı meşru´) kısımlarına ayrılır. Güzel fiiller emredilmiş,: çirkin fiiller de yasaklanmıştır. Fa kat iyilikleri sevme ve kötülüklerden nefret etme fıîraîiyla yaratılan insanın aklı bunları bilmek için kâfidir, peygamberlerin gönderilmesine lüzum yoktur»(e[-İ´timâd fTM´îikad, varak 39a).

[2] e!-Enfâl,8/42

[3] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 103-104.

Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 104.

[4] el-Enbiyâ1.21/107

[5] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 104-105.

[6] «Bilmiş ol ki insanlardan herhangi birinin «nebiy» veya «rasul» olduğuna şehâdet etmek ancak hiç bir şüphe taşımıyan kafi bir delil ile mümkün olabilir. Bu delil, ya onun gösterdiği mu´cizeyi müşahede etmek veyahut kesin ilim İfade eden mütevâtir bir haberle o mu´cizeye muttali1 olmaktır. Asrımızda bu delillerin hiç biri peygamberimiz Muhammed (a.s.) dan başkası için mevcûd değildir. Ne var ki Muhammed aleyhisselâmın peygamberliği biraz sonra açıklayacağımız üzere bizce kesin delil ile sabit olduğundan Allah taâiânın. Peygamberi vasıtasıyla nübüvvetini haber verdiği herkesin kati olarak nebiy olduğunu anlamış ve bilmiş oîuruz. Meselâ Cenabı Hakkın, şu âyetlerinde belirttiği gibi : «Kitabda İbrahim´i de an. Çünkü o, sıdkt bütün bir peygamberdi» (el-Kehf, 19/42). «Kitabda Musa´yı da an. Çünkü o, İhlâsa erdirilmiş biriydi, hem rasûl, hem de nebiydi» (el-Kehf. 19/52). Buna bağiı olarak Kur´ânm, nübüvvet ve risâletinden bahsettiği herkesin nebiy ve rasûl olduğuna inanır, Kur´ânda zikri geçmeyip de kıssa ve tarih kitaplarında söz konusu edilen zevat hakkında sükût eder, ne müsbet, ne de menfî bir hükme varmayız.

«Peygamberleri, vârid olmuş bazı hadisler sebebiyle belli bir sayıya münhasır kılmayız. Çünkü bu konudaki hadîsier âhâd yoluyla gelmiş olup kat´I ilim ifade etmez. Biz peygamberlerin hepsine iman der, mıkdarlarının bilgisini Allah´a havale ederiz. Zira peygamberler hakkında belli bir sayı söyltyecek olursak, onların, hakikatte bu mıkdardan daha çok veya daha az olması muhtemeldir. Eğer söylediğimiz sayıdan fazla iseier bazılarını peygamber olmaktan çıkarmış oluruz. Şayet sayıları dah az İse. bu durumda da peygamber olmıyana peygamberlik nisbet edilmiş olur. Bunların hiç biri ise câiz^ değildir. Binâenaleyh nebiy ve mürsellerin hepsine iman eder, «Onların ilki Âdem, sonuncusu da Muhammed (a.s.) dır» deriz. Nitekim Cenabı Hak «Öyle peygamberler gönderdik ki kıssalarını önceden sana bildirdik. Öyle peygamberler de gönderdik ki sana onların kıssalarını haber vermedik. Allah Musa´ya da hitâbederek konuştu» (en-Nisâ1, 4/164) buyurmuştur» Cel-Kifâye, varak 40b). Peygamberlerin sayısı hakkında ayrıca bk. Teftâzânî, Şerhu´l-Akaid, s. 169-170,

[7] Peygamber efendimizin nübüvvetini isbat eden mu´cizeler kelâm âlimleri tarafından üç kısımda mütalâa edilir: 1) Her asırdaki akı! sahibi insanlara hitabeden Akli (ve ma´nevi) mu´cize : Kur´ân 2) Peygamberin devrindeki İnsanların, duyu organlarıyla müşahede ettiği tabiatüstü hadisler : HisST mu´cizeler. 3) Peygamber tarafından haber verilen, geçmişe ve geleceğe dair hadisler: Mu´cizât-ı haberiyye. Müellif Sâbûnî, taksim sırasında ikinci ve üçüncü şıkkı birleştirerek iki nevi´ haiinde mütalâa etmişse de izah sadedinde her üç kısma da temas etmiştir.

Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 106.

[8] el-Bakara, 2/23

[9] ei-İsrâ´, 17/88

[10] Bu âyetler için bk. Tafsîlü âyâti´î-Kur´âni´l-hakîm, el-Kur´ân: 1- el-Kur´ân.

[11] Yalancı Müseylime : Müseylime b. Sümâme b. Kebîr el-Hanefî el-Vailî. EfcRı Sümöme; peygamberlik iddia etmiştir. «Müseylime´den daha yalancı» söiu darb-ı mesel haline gelmiştir. 12 h/633 m. yılında katledilmiştir. (el-A´lâm, 8/125)ij

[12] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 107.

[13] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 107.

[14] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 107.

[15] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 107.

[16] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 108.

[17] bk. A´lâmu´n-nubuvve, s. 132; Delâilü´n-nubuvve, s. 89; Uyûnu´l-eser, s. 26; Târîhu´t-Taberl, 2/6; ei-Mevâhibu´l-ledünniyye, 1/19.

[18] Cenabı Hak şöyle buyurmuştur; «Onlar ki nezdlerindeki Tevrat ve İndide yazılı bulacakları ümmî nebîy olan o Rasûle tâbi´ olurlar» (el-A´râf, 7/157). bk. Sahfivi Buhârî, 3/21, el-Buyû1 /50; Sünen-i Tirenizi, 12/104; Sîratü İbni Hişâm, 1/152-153, 2/361, 386/387, 560; A´lâmu´n-nubuvve. s. 90-100; Delâilü´n-Nubuvve, s. 32 vd., 249; e!-Bidaye ve´n-nihâye, nu. 893, varak 41 b vd.

[19] Alî b, Ebî Tâlib b. Abdülmüttalib, Ebû´l-Hasen; Kureyş´ln Hâşimî kolundan, Emîru´l-mü´minînin ve Hulefâ-1 Râşidînin dördüncüsü, Peygamber (s.a.)in amcazadesi ve damadı; 40 h. /661 m. yılında şehid edilmiştir (el-İsâbe, nu. 5690; el-A´lâm. 5/107),

[20] Hind b. Eb! Hâle, Temîm kabilesinden ; Rasutüilahın üvey ogiu olup annesi zevcât-ı tâhirâttan Hz, Hatîcedir. 36 h./656 m. yılında Cemel vak´asında vefat etmiştir (el-İsâbe, nu. 9009).

[21] Âtike bint Hâlid, Ümm-I Ma´bed; Huzâa kabilesine mensûb olup Hz. Peygamberin hicreti sırasında uğrayıp koyununu sağdığı hanımdır (el-İsâbe nu. 1507).

[22] bk. Sahîh-i Buhârî 4^164 vd., el-Menâkıb/23; Sahîh-i müslim, hadîs nu,2309-2347, el-Fedâil/13-32; SÜnen-i Tirmlziî, 12/117; Sîratü İbni Hişâm, 2/271; A´lâmu´n-nubuvve, s, 142 vd., Deiâilü´n-nubuvve, s. 139, 283, 551; el-Bİdâye ve´n-nihâye. nu. 892, varak 276a, nu. 893, varak 25b vd.; Cem´u´l-vesâil, s. 8-63.

[23] Abdullah b. Ebî Kuhâfe Osman b. Âmir b. Kâ´b. Ebû Bekr es-Sıddik; Kureyş´İn Teym koiuna mensûb, Rasûlüllahın iik halîfesi, erkeklerden ona ilk iman eden; 13 h./634 m. yılında vefat etmiştir (el-İsâbe, nu. 4817; el-A´lâm,4/237).

[24] Bu rivayeti aynı lâfızlarla kaynaklarda bulamadım. İbni Hişöm´ın Sîrat´inde şöyle zikredilmektedir (1/65): «Bana ulaşan habere göre Rasûlüllah (s,a.) şöyle dermiş : «Kimi İslama da´vet ettimse mutlaka onda bir ürkme, duraklama ve bir tereddüd gördüm, ancak Ebû Bekr b. Ebî Kuhâfe müstesna, ona İslâmiyet! teklif ettiğim zaman ne ürktü, ne de tereddüt gösterdi». İbni Kesir de el-Bidâye ye´n-nihaye´sinde (nu. 892, varak 226b) bu hadîsi zikrettikten sonra şöyle der : «İbni İshâk ve diğerlerinin naklettiğine göre Ebû Bekir, nübüvvetten önce de Rasûlüllahm arkadaşıydı. Onun doğruluğunun, emanete riâyetkârlıgının, güzel huyunun ve yüce ahlâkının insanlara yalan söylemesine mâni´ teşkil ettiğini pekâlâ biliyordu. O halde böylesi Allah´a karşı nasıl yalan uydurabilirdi Bu sebepledir ki Rasûlüllah, ona Allah elçisi olduğunu söyler söylemez hiç duraklamadan ve gecikmeden iman ediverdi".

[25] Abdullah b. Selâm b. ei-Hâris, Ebû Yûsuf, Yahûdî asıllı bir sahâbîdir, Rasûlüilahın Medine´yi teşriîlerinde müslüman olmuştur; 43 h. /664 m. yılında vefat etmiştir. (el-İsâbe, nu. 4725; el-A´lam 4/224)

[26] bk. Müsned-i Ahmed b. Hanbel, 5/450; el-İsâbe, nu. 4725; el-Bidâye ve´nnihâye, nu. 892, varak 181a.

[27] Abdullah b. Revâha b. Salebe, Ebû Muhammed; Ensârın Hazrec kabilesine mensup bir sahâbî ve meşhur bir şâir; Mûte savaşı kumandanlarından olup 8 h./629 m. yılında orada şehid edilmiştir (el-A´lâm. 4/217).

[28] bk. el-İsâbe. Abdullah b. Revâha. nu. 4676.

[29] bk. Sahîh-i Buhârl. 4/186. el-Menâkıb/27; Sahîh-i Müslim hadîs nu, 2800-2803. Sıfâtü´l-Münâfıkıyn/8; Sünen-i Tirmizî, hadîs nu. 2182; Deîâilü´n-nubuvve, s. 233; el-Bidâye ve´n-nihâye, nu. 892, varak 254a, nu. 893, varak 46a; Tefsîr-i ibni Kesîr, el-Kamer Süresi, 1. âyet.

[30] bk. Sünen-i Tirmizî, 12/111; Sünen-i İbni Mâce, hadîs nu. 4028; Sîraî-ı İbni Hişâm, 1/262; Delâi!ü´n-nübüwe,s. 331; el-Bidâye ve´n-nihâye, nu. 893, varak âla.

[31] bk. Sahîh-i Müslim, hadîs nu. 2277, el-FedÖII/2: Sünen-I Tirmizî, 12/110; Delâilü´n-nubuvve, s. 191; el-Bidâye ve´n-nihâye nu. 893, varak 63b.

[32] İbni Ömerden (r.a.) rivayet olunduğuna göre Peygamber (s,a.) ilk zamanlar bir hurma gövdesinin yanında durarak hutbe irâd ederdi. Sonraları minber edinip de ona çıkınca hurma kütüğünün inlediği duyulmuş, Rasûlüliah yanına varmış, okşar gibi yaparak elini üzerinde gezdirmiştir (Buhârî, 4/173, ei-Menâkıb/25 Ayrıca bk. Sünen-i Tirmizî, 12/111; Delâilü´n-nubuvve, s. 341). Muhaddis ve müfessir ibni Kesir de Tefsirinde (el.Haşr, 59/21) bu hâdisenin mütevâîir haborle sabit olduğunu kaydetmiştir. el-Bİdâye ve´n-nihâye adlı eserinde ise (nu. 893, varak 61b) bu konuda şöyle demiştir: «Bu hâdise bir ashâb topluluğunun hadîsinde çeşitli yollarla vârid olmuştur ki bu rivayet yolları bu konunun imamları ve bu sahanın mütehassıslartnca kesinlik ifade eder...» Müellif bu rivayet yoüarından dokuz tanesini kaydetmiştir.

[33] bk. Delâilü´n-nubuvve. s. 326 vd. ei-Bidâye ve´n-nihâye, nu. 893. varak 64 b; e!-Mevâhibu´Hedünniyye, 1/366.

[34] İbni Şihâb´dan rivayet edildiğine göre ashâbdan Câbir b. Abdullah şöyle anlatırdı : Hayber halkından bir Yahudi kadını kızartılmış bir koyunu zehirleyerek Rasûiüllah (s.a.) in huzuruna sunmuş. Peygamber efendimiz de koyunun bir kolunu alarak yemeğe başlamıştı, ashâbdan bir gurup da onunla beraber yiyordu. Çok geçmeden Hz. Peygamber: «Ellerinizi etten çekiniz!» buyurmuş ve hemen Yahûdî kadınına adam göndererek celbetmiş; şöyle sormuş:

- Bu koyunu zehirlemişsin

- Kim haber verdi sana

- Şu elimdeki et parçası,

- Evet, zehirledim

- Niçin

- Düşündüm ki eğer gerçek peygamberse ona zarar vermiyecektir. Şayet değilse Ölür, biz de kurtuluruz.

«Peygamber efendimiz bu kadını cezalandırmayarak affetmiş» (Sünen-ı Ebî Dâvûd, 2/482-483, ed-Dtyât/6). bk. Sahîh-i Buhârî. 7/32, et-Tıbb/55; Sahîh-i Müslim, hadis nu. 2190, es-Selâm 18; Sîrat-i İbni Hişâm, 2/800; Delâilü´n nübüvve, s. 153; ei-Kâmü, 2/150.

[35] bk, Sünen-i Tirmizî, 12/106-107; Delâilü´n-nubuvve, s. 126.

Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 108-111.

[36] bk, Sahih-i Müslim, hadîs nu, 2873, e!-Cenne/17; el-Bidâye ve´n-nlhâye, nu. 892. varak 296a,

[37] Müellif es-Sâbûnî el-Kifâye´sinde konu ile ilgili şu izahatı vermektedir (varak 42b): «Hz. Peygamberin, müstakbele alî verdiği haberlerin bir kısmı Kur´anda zikredilmiştir. Meselâ, «Yakında o (müşrik) topluluğu bozulacak ve onlararkalarını dönüp kaçacaklardır» (ei-Kamer, 54/45.Kureyş müşrikleri için inen bu Mekkî âyetin haber verdiği husus Bedir savaşında gerçekleşmiştir). Yine (Bedir / savaşı hakkında nazil olan) şu âyet :«Hani Aiiah size, iki taifeden birinin size M : boyun eğeceğini va´detmişti» (el-Enfâl, 8/7), Yine «Siz çetin savaşçılar olan birkavme yakında da´vet olunacaksınız» (el-Feth. 48/16) âyet-i kerîmesi M bundan . maksad ya (halîfe Ebû Bekir devrindeki) Benî Hanife savaşı veya İranlılarla

yapılan savaştır, bunların her ikisine de âyetin muhâtab tuttuğu bedevi araplar çağırılmıştır. Bir başka âyetin meali de şöyledir : «Her halde sana Kur´ânı farz

kılan Allah eninde sonunda seni o dönüşü arzu edilen yere (Mekke´ye) döndürecektir» (el-Kasas, 28/85). Yine : «O hak dini diğer bütün dinlere gaaüpgetirmesi için ...» (et-Tevbe, 9/33) mealindeki âyet-i kerîme. Hakikatte de Allah öyle yapmıştır. Bir de Yahudilerden bahseden şu âyet-i kerîmeler; «De ki eğer

Allah yanında âhiret yurdu(nun nimetleri) diğer insanlara değil de yalnız sizeaitse, haydi o halde öiümü temenni edin, şayet samimi iseni2! Fakat onlar önceden işledikleri günahlar yüzünden onu hiç bir zaman arzu etmezler»

(ei-Bakara, 2/94-95).

Gerçekte de Yahudiler devamlı olarak ölümü yalan sayan İşler yapmaya düşkünlük gösterirler. Yine Yahudiler hakkında : «Onlar nerede bulunurlarsa bulunsunlar üzerlerine zillet damgası vurulmuştur. Meğer ki Allah´ın lûtfuna ve insanların ahdine sığınmış olsunlar» (Âl-i imrân 3/112) buyurmuş ve hakikaten yeryüzünün gerek şarkında, gerek garbındaki Yahudilerin hallerinde bu, aynen vâki´ olmuştur. Geleceğe ait haberlerin bir kısmı İse şöhret bulmuş hadîslerde yer almıştır. Meselâ : «Yeryüzü önümde durulmuş ve onun şarkı ile gabrı bana gösterilmiştir. Ümmetimin hükümranlığı, bana dürülüp gösterildiği yerlere kadar ulaşacaktır» (Sünen-İ Ebî Dâvûd, 2/413, el-Fiîen/1 : Sünen-i bnl Mâce, hadîs nu. 3952) hadîsi gibi ki onun ümmetinin hükümranlığı yer küresinin şarkına da garbına da ulaşmış bulunmaktadır, Yine Hz. Peygamberin Ammâr´a hitaben «Seni âsî bir topluluk öldürecektir» (A´lâmu´n-Nubuvve, s. 69) sözü; Hz. Ömer, Osman ve Ali´yi (r.a) şehidlikle müjdelemesi ye «Benden sonra hilâfet otuz yıl sürecektir» (Sünen-i Ebî Dâvûd, 2/515, es-Sunne/8; Sünen-İ Tirmizi, hadîs nu. 2226) gibi beyanları hep bu nevi´dendir.Ayrıca kıyamet alâmetleri hakkında, şöyle şöyle olacaktır, tarzında vârid olan haberler - ki çoğu zamanımıza kadar vuku bulmuştur - ile sayıiamıyacak kadar diğer bir çok haberler vardır.» Bu konu için bk. Sahih-i Buhârî. 4/175. 179-180, 182, el-Menâkıb/25; Delâilü´n-Nübüvve, s. 43,469,547; ei-Bidâye ve´n-nihâye, nu. 893, varak 78a.

[38] Hatim b. Abdullah et-Taaî, Ebû Adiy; Câhiliyye devrine ait bir şâir olup kahramanlığı, cömertliği ve asâletiyle şöhret bulmuştur. Cömertliği darb-ı mesel haline gelmiştir. Hicretten önce 46/Mi!âdî 578 yılında vefat etmiştir (el-A´lâm 2/151.)

[39] Birinci Husrev diye tanınan Nûşirevân Sâsânî hükümdarlarının en büyüğü olup darb-ı mesel haline gelen adaletiyle şöhret bulmuştur. 579 m. yılında ölmüştür (el-Müncid fi´l-edebi ve´l-ulûm, Kisra mad).

[40] Nu´mân b. Sabit, Ebû Hanîfe, Kûfe´li; Hanefiyy© mezhebinin imâmı mutlak Müctehid derecesinde fakîh; 150h/767 m. yılında vefat etmiştir (el-A´lâm, 9/4 ; Zeylü´l-Cevâhlri´l-mudiyye. 2/450-519.

[41] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 111-113.

[42] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 113.

[43] Sebe1, 34/28.

[44] ei-A´râf. 7/158

[45] Sahîh-i Buhârî 1/4, Bed´u´i-vahy/6, 5/136, el-Megâzî/82; Sîratü Ibni HişârYı, 4/1025; Deiâilü´n-nubuvve. s. 287; Uyûnu´l-eser. 2/259-270; el-Bidâye ve´n-nihâye, nu. 892. varak 396a.

[46] Sîratü İbni Hişâm, 4/1025; Uyünu´l-eser 2/259-270;el- Kâmil, 2/145; el-Bidâye ve´n-nihâye, nu. 892, varak 238b vd. Necâşfden maksad Habeş kralı Ashama b. Ebhar´dır. adının arapça karşılığı Atıyye´dir. Peygamber efendimizin devrinde müşlüman olmuş, fakat otıunla görüşmemiştir, 9 h. /630 m. yılında vefat etmiştir (el-fsâbe, nu. 473).

[47] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 113.

[48] el-ErVâm. 6/124

[49] Müellif Sâbûnî Cenabı Hakkın şu âyetlerine işaret etmektedir: «Mûsâ dedi: Rab-bim, benim göğsüme genişlik ver, işimi kolayiaştır, dilimin şu düğümünü çöz ki sö­zümü İyi anlasınlar»,,. «Cenabı Hak buyurdu : Ey Mûsâ, istediğin sana verilmiştir.» (Tahâ, 20/25-28,36)

[50] ef-Kifâye´nin ibaresi şu mealdedir (varak 45a) : «Havârlcden bir gurup - ki Fuday-le (doğrusu Fudayliyye olacak) diye isimlendirilir- «Peygamberlerden küfür sâdır olabilir» demişlerdir. Onlar bu hüküme, günah denilebilecek her fi´lin küfür sayıla­bileceği gibi yanlış bir prensibe bağlı kalarak varmışlardır.»

[51] Bunun izahı el-Muntaka min ısmet´İ-enbiyâ´ (adlı kitabımız) dadır» (el - Kİfâye, 45b), Bu kitap için Sâbûnfnin eserleri hakkında bilgi veren kısma bakınız.

[52] en-Nisâ14/165.

[53] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 114-115.

[54] en-Neml, 27/40

[55] Sâriye b. Züneym b. Abdullah b. Câbir; şâirlerden bir sahâbîdir, fetihler yapmış kumandanlardandır. Hz. Ömer hicretin 23. yılında onu ordu kumandanı ta´yin ederek İran beldelerine göndermiştir. 30h./650m. yılında vefat etmiştir (ei-İsâbe, nu.3034;el-A´lâm,3/U2).

[56] bk. Delâilü´n-nubuvve, s. 507 ek; es-Savâıku´l-muhnka, s. 101; el-Kâmİl, 3/21-22; el-İsâbe, nu. 3034; el-Makqasıdu´l hasene, hadis nu. 1331.

[57] bk. İbnu´l-Cevzl, Târihu Ömer b. el-Hattâb, s. 172-173; Mu´cemu´l-buldân. «en-Nfl» maddesi; es-Savâıku´l-muhnka. s. 102; el-Bidâye ve´n-nihâye, nu. 893. varak 149a.

[58] Hâlid b. el-Velld b. el-Muğire; sahâbi, büyük fâtih; Mekke´nin fethinden önce hic­retin yedinci yılında müslüman olmuştur. 21 h./642 m. yılında vefat etmiştir, (el-İsâbe, nu. 2201; el-Alâm. 2/341).

[59] bk. el-sâbe, nu. 2201; e!-Kâmil 2/266-267 ; Delâilü´n-nubuvve, s 382.

[60] bk. el-sâbe, nu. 2201; e!-Kâmil 2/266-267 ; Delâilü´n-nubuvve, s 382.

[61] Müellif Nûreddîn es-Sâbûnî (r.h.) «el-Kifâye» adlı kitabında keramet bahsini şöyle bitirmiştir: «Tabiat kanununu bozan hâdise dört nevi´dir. Mucize : Meydan okuma (tehaddî) ve nübüvvet iddiasıyla beraber peygamberin elinde zuhur eden şey­dir. Keramet: Şerîaîe bağlılık ve tekvâ hâlinde velînin elinde zuhur eden şeydir. Maûnet t Herhangi bir iddia olmaksızın sıradan mü´minlerden birinin elinde vuku´ bulan şeydir. Mekr ve istidrâc: Tanrılık taslayanın kâfir ve bid´atçmm elinde vuku´ bulan şeydir. Şunu da söyüyelim ki sihir bu anlattıklarımızın dışında kalır. Çünkü si­hir hakikatte anlattığımız şekilde tabiatta carî kanunu bozucu değildir. Şöyle ki insan eğitim ve egzersiz yoluyla onu irâdesi dâhilinde elde etmeye muktedir olur. Zira tabiatte carî olan kanun hükmünü sürdürmektedir. Binâenaleyh eğitim gö­rüp de öğrendiklerini şartlarına uygun olarak tatbik eden kimse carî olan kanun gereğince gerekli neticeyi de ortaya koymuş olur. Şu kadar var ki neticeyi doğu­ran sebepler gizli (ve girift) olduğundan avam onları bilmediği gibi öğrenmek İçin de gayret sarf etmez. İşte bu sebeplerdir ki sihir haddizatında tabiatüsîu bir hâdise değildir».

[62] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 116-117

[63] Devlet reisliği aslında İslâm akaidini değil İslâm hukukunu alâkadar eden bir ko­nudur. Fakat akaid fırkalarından biri olan Şîa çeşitli kollarıyla birlikte devlet reisliği hakkında muhtelif görüşler ileriye sürmekte ve bu arada konuyu bir akaid mese­lesi haline getirmektedir. Meselâ devlet reisinin peygamberler gibi ma´sûm olma­sının şart koşulması gibi. İşte EhH sünnet âlimleri sapık fırkaların iddialarını cevap­landırmak ve Ehl-i sünnet mensuplarını yanlış görüşlerden korumak için devlet reisliği konusunu akaid meseleleri arasına almışlardır.

[64] Bu tarihî hâdise için bk, Sâhîh-i Buhârî, 4/194, Ashâbu´n-nebiy/5; 8/25-28,126, el-Hudûd/31,el-Ahkâm/51;Sahîh-İ Müslim, hadîs nu, 1818 vd. el-İmâra/l;TaberîTa­rihi, 2/448 vd. e!-İmâme ve´s-siyâse, s. 4 vd. el-Bidâye ve´n-nihâye, nu, 892, varak 502b. nu. 893, varak 102a.

[65] Muvâviye b. Ebî Süfyân Sahr b, Harb; Kureyş´in Emevî koluna mensûb bir sahâbî olup Şam´daki Emevî devletinin kurucusudur. Arap dâhil erindendir. 60 h. / 680 m. yılında vefat etmiştir (el-İsâbo, nu. 8070; el-A´lâm, 8/172)

[66] Bu sözü Hz. Ebû Bekr´e nlsbet edilmiş olarak bulamadım. Ancak Taberî Tarihinde (2/457): «Ömer, mümkün değil, bir devirde iki halife bulunamaz, dedi» ifadesi mevcuddur. ef-lmâme ve´s-siyâse´de de şu mealdeki İbare yer almıştır (s.7). «Ömer (r.a) kalktı ve: Olamaz, bir kına iki kiline sığam az, dedi»

[67] Kaynaklarda bu İfadeyi aynen bulamadım. Benzer İfadeler İçin bk. Taberî Tarihi, 3/415,496,561; el-lmâme ve´s-slyâse, s. 51

[68] Devlet reisleri adaletle hükmettikleri takdirde Kureyş´tendlr; onlar anlaşma yap­tıklarında gereğini yerine getirirler, yardımları İstendiği zaman esirgemezler». Bu hadisi, BeyhakI es-Sünenu´hkübrâ´sında (8/144), Ebû Dâvûd et-TayâlisI de el- Müs-ned´Inde (s. 248) Enes b, Mâlikten rivayet etmişlerdir.Muhammed ez-ZâNd el-Kevserî lhkaaku´1-hakk adlı eserlerinde şöyle demektedir (s. 20.21) : «İmdi hadîs sahih olsaydı Hz. Ebû Bekir (r.a) (haHfe ta´ylninin münakaşa ealidlgD Sekıyfe gü­nünde mutlaka onunla davdan* isbat ederdi .Çünkü o gün münakaşa konusu edilen meselede bu hadîs apaçık bir delil teşkil eder. Hadis tenkidi İle meşgul olan bir çok alim, ashabdan hiç bir kimsenin münakaşa konusu ettikleri hilafet mevzuunda bu hacffsl oeHI olarak İleriye sürmeyisin!, bu hadîsin sahih oiamıyacagt-nın alametlerinden biri kabul ederler, Salöhaddih el-Alâî (vf. 761/1359) de Teflay-hu´l-fuhûm bl t enkıyhi sıyagn-utüm adlı eserinde, bazı kelâm alimlerinin İddiasına rağmen, Hz. Ebû Bekir´in bu haaTs ile ihticöc ettiğinin sâblt olmadığını zikretmiştir. KevserT acı geçen eserinde yine şöyle demiştir: «Ibni Hacer´ln, hadîsilafzıyla Ahmed b. Hanbel´ln Müsnecflne atfen Ebû Bekir

ve Ebû Hüreyre (r.a) ya nlsbet edişine gelince, apaçık bir hatâdır. Çünkü hacfis bu lafızlarla Ebû Bekir ve Ebû Hüreyre´den rlvûyet edilen hadîsler arasında yer al­madığı gjbi Sahîhayn´ae de (müsned olarak) mevcûd değildir. Ibni Hacer´e altadlı risaleye ve oradaki tevatürİddiasına geBnce, bu, mutlak Kureyş´ln fazHett konusunda varid oian hadisler hakkındadır, husûsî olarak bahis konusu edilen hâdls hakkında degll.»

[69] Muhammed b. Idrls b. el-Abbas b. Osman b. Şâfl. Ebû Abdlllah; Kureyş kabilesi­nin Hösjmî kolundan, AbdCrtmuttaiib neslinden; EhH sünnetin dört imamından bi­ri; bütün Safiler ona nisbet edilir; üstün bir zekâya «ÛNbdL fıkıh ve hadîs sahasın­da bir çok eseri mevcuddur; 204 h. /820 m. yılında vefat etmiştir (el-A´löm, 6/249)

[70] Hz. Ömer´in ta>in ettiği şûra ehli şunlardı: Osman b. Affân. Atîb. EbîTöiib. Talha b. Ubeydullah, Zübeyr b. el-Avvâm, Sa´d b. Ebî Vakkas ve Abdurrahmân b. Avf (Allah hepsinden râzî otsun), bk. el-İmâme ve´s-siyâse, s. 23 vd. el-Bidâye ve´n-nihâye, nu. 893, varak 160a; es-Savâıku´l-muhrıka, s. 104 vd; TaberîTarihi, 3/264.

[71] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 118-120.

[72] el-Makaasıdu´i-hasene, hadîs nu. 1288; Keşfu´l-hafâ´ hadîs nu, 2999. Ayrıca bk. Sünen-! Ebi Dâvûd, 2/414, ei-Hten/1; Sunen-i Tirmizî, hadis nu. 2167;!bni Mâce, hadîs nu. 3950.

[73] el-İmame ve´s-siyâse. s. 12; el-Bidâye ve´n-nihâye, nu. 892, varak 502b. nu. 893, varak 102a. İbni Hacer el-Heysemî«es-Savâıku´l-muhrıka» adlı eserinde bu konu­daki rivayetleri muteber kaynaklardan derliyerek hulâsa etmiştir (s. 13 vd.),

[74] O hâdiselerden biri bizzat Rasûlullah (s .a.) in vefatıdır. Ashâb-i kiram bu hususta şaşkınlık göstermiş hatta içlerinden Hz. Ömer «Muhammed öldü! Diyen kimsenin boynunu vururum...» diyecek hale gelmişti. Bunun üzerine Ebû bekir bir konuşma yaparak şöyle demişti : «Muhammed´e tapan varsa bilsin ki o, ölmüştür; Allah´a tapanlar da onun daima hayy olup ölmediğini hatırlasınlar!» Şaşkınlık içinde ka­lan ashab Ebû Bekr´in bu sözleriyle Rasûlüllahın gerçekten vefat ettiğini anlamış oldular. Yine bu hâdiselerden biri Peygamber efendimizin nereye defnedileceği konusunda ortaya çıkan anlaşmazlıktı. Muhacirler onun Mekke´ye nakledilmesini teklif ederken Ensâr Medîne´de gömülmesini istiyorlardı. Bir kısmı da MescicH Ak-saa´ya götürülmesi fikrindeydi. Nihayet Ebû Bekir, onlara. «Peygamberler öldük­leri yerde defnoiunurlar» mealindeki hadîsi nakledince görüşbirliğine vardılar. Yi­ne ashâb-ı kiramın, Sekiyfe günü hilâfet hakkındaki görüş ayrılığı da bu hadislerden birini teşkil eder. O gün Medîne´li müslümanlar, Mekke´Ülere «Bizden de bir halîfe sizden de bir halîfe bulunsun» demişti. Bazıları Hz, Abbas´ı bir kısmı da Hz. AITyi tercih ediyordu. Aralarında büyük bir kargaşanın çıkma ihtimali belirdiği bir sırada bu tehlike Ebû Bekr´in müdahalesiyle zail oldu.

«Resûiüllahın, şevkini tavsiye ettiği Üsâme ordusunun düşmana karşı gönderilmesi konusundaki tereddüt de zuhur eden ihtilâflardan biri oluyordu. Ashabın çoğu bundan vazgeçilmesinin uygun olacağı görüşünü izhâr ediyordu. Halîfe Ebû Be­kir ise «Medîne şehri canavarların barınağı haline gelse bile Rasûlüllahın karar verdiği bir işi bozamam ve onun emrine muhalefet edemem!» Diyerek orduyu şevketti. Onun bu hareketinin isabetli olduğu sonradan anlaşıldı. Yine ashâb-ı ki­ramın, vergilerini vermekten imtina´ eden mürtedlerle savaşmak konusundaki tu­tumları o zamanlar beliren önemli hâdiseler cümlesindendi. Ashabın tamamının görüşü, halifenin, mürtedlere bu yıl için vergiler konusunda müsamaha göster­mesi ve isteklerine uygun oiarak onlarla barış akdetmesi noktasında birleşiyordu. Buna mukabil halife, «Daha önce Rasûlüllaha ödedikleri bir yıllık hayvan vergisin­den bile imtina ederlerse onlarla kılınç muharebesine girişirim!» diyerek mürtedle­re savaş açmaya karar verdi. Kendisine «Ashabın büyük çoğunluğu senin gibi düşünmezken sen kimin yardımıyla savaşacaksın » diye sorulunca kızı Aişe ile Es-mâ´ya işaret ederek «Şu iki kızımla!» tarzındaki meşhur cevabını verdi» (el-Kİföye, Laleü nüshası varak 49a-b, Aşir Efendi nüshası, varak 82a.)

[75] Osman b. Affân b. EbTI-Âs b. Umeyye; Kureyş´ten, emîru´l-mu´minîn, zü´nnûreyn; huiefâ-i râşidînin üçüncüsudür. 35 h. /656 m. yılında. Medîne´de, Kurban bayramı sabahı evinde Kur´ân okurken şehîd edilmiştir (el-İsâbe, nu. 5450; el-A´lâm 4/371).

[76] Sahîh-i Buhârî, 8/126, el-Ahkâm/51; Sahîh-i Müslim, hadîs nu. 1823, el İmöre/2;TaberîTarthi, 2/167 vd. el-İmâme. ve´s-siyâse. s. 18-20; es-Savâıku´i-muhrıka, s. 88

[77] Abdurrahmân b. Avf b. Abdi Ayf b. Abdülhâris, Ebû Muhammed; Kureyş´in Züh-re oğulları kolundan; ashabın büyüklerinden ve cennetle müjdelenen on kişiden birli; İlk müslümanlardandır. 32 h. /652 m. yılında vefat etmiştir (el-İsâbe, nu. 5181 :eI-AlÛm,4/95).

[78] Talha b. Ubeydullah b. Osman et-Teymî, Ebû Muhammed; Kureyş´ü bir sahâbîdir. Cesurdu, cömertlerden ve cennetle müjdelenenlerden biriydi. 36 h/656 m. yılın­da Cemel vak´astnda öldürülmüştür (el-A´lâm, 3/331).

[79] Zübeyr b. el-Avvâm b. Hüveylid el-Esedî, Ebû Abdillah; Kureyş´ü sahâbî, aşere-İ mübeşşereden; 36h./656 m. yılında, Cemel vak´asında hile ile öldürülmüştür (el-İsâbe. nu. 2789; el-A´lâm, 3/74).

[80] Sa´d b. Ebî Vakkaas Mâlik b. Üheyb b. Abdi Menâf, Ebû İshâk; Kureyş´in Zühre oğulları koluna mensûb sahâbî, Aşere-i mübeşşereden; 55 h./ 675 m. yılında ve­fat etmiştir (el-İsöbe, nu. 3194).

[81] bk. el-İmâme ve´s-sîyâse, s. 27 vd; Taberi Tarihi, 3/399 vd. es-Savâıku´l-muhnka, s. 112-115.

[82] el-İmâme ve´s-siyâse, s. 46 vd.Taberî Tarihi, 3/450 vd. el-KâmlI 3/98 vd.

[83] Sahîh olarak rivayet edildiQine göre Hz. Âişe, Cemel harbine çıkışına sonradan pişman olmuş, hatta başörtüsünü ıslatacak kadar onun için ağlamıştır. Yine riva­yet olundu ki Hz. Talha Cemel vak´asında son nefeslerini yaşarken Hz. Alî´nin or­dusundan bir gence elini uzatmış ve «Elini uzat da Emîru´l-mu´minin (Hz. AID adına sana bey´at edeyim!» demiş. Talha, bu işi. âdil bir zâtın hilâfetine bey´at etmiş olarak ölmek için yapmıştır. Bazı âlimlerimiz Hz. AİTnİn hilâfetine ashabın ittifak et­tiğini bile iddia etmiştir. Çünkü oniar, hilâfetin Alî ve Osman´dan ibaret iki zattan birine ait olacağı noktasında ittifak etmişlerdi. Bunlardan Hz. Osman Şehâdet şerbetini içerek aradan çıkınca Hz. AİTnin hilâfetine icma´ hâsıl omuştur» (el-Kifâye, varak 52b.) bk. TaberîTarihi,3/548; el-Kâmil, 3/132.

[84] Sünen-i Ebî Dâvûd, 2/515, es-Sünen/8; Sünen-i Tirmizî, hadîs nu. 2226.

[85] Allah elçisi Muhammed (s.a.) İn kızı Falıma, dedesi Abdullah, onun da babası Abdûlmuttalib, Kureyş´in Hâşimî kolundan. Annesi Hüveylid kızı Hadîce´dir. Alîb. EbîTâlib ile evlenmiş, ondan Hasan, Hüseyin, Ümm-i Külsüm ve Zeyneb adında dört çocuğu olmuştur. 11 h, /632 m. yılında rahmet-i Rahmana kavuşmuştur (el-İsâbe, nu. 830; el-A´iâm, 5/329).

[86] Sünen-i Tirmizî. 12/244

[87] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 120-123.
(GİRİŞ)

Ta´dîl ve Tecvîr Meseleler
İstitâat
Kullara Ait Fiillerin Yaratılması

(Halk ve Kesb):
Tevlîdin Reddi

Güç Yetirilmiyecek Şeylerle Mükellef Tutulmak.

İrâde-i llâhiyyenln Her Şeye Şâmil Olması

Kul İçin En Uygun Olanı Yaratmanır Allah´a Vacib Olmadığı

Rızıklar

Eceller

Kaza ve Kader

Hidayete Erdirmek ve Saptırmak.

İRADE, KAZAVE KADER BAHİSLERİ

(GİRİŞ)

Ta´dîl ve Tecvîr Meseleler[1]


Ta´dfl adalete, Tecvîr de zulme nisbet etmek demektir. Ehl-i kıb­le, [2] Allah taâlânın adalet ve hikmetle mevsûf olduğu, bunların zıddı-nı teşkil eden zulüm ve sefehten de münezzeh bulunduğu noktasın­da ittifak etmekle beraber, ta´dîl ve tecvîr meşeleri içinde hangi şeyin adalet veya zulüm, hikmet veya sefeh olduğu ve binâena­leyh yüce Allah´a nisbet edilip edilemiyeceği hususunda ihtilâf et­mişlerdir.

Ehl-i kıble hikmetle sefehin ta´rifi konusunda da birbirinden farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Mu´tezile, «Hikmet, failine veya başkasına fâide temin eden şeydir, sefeh ise bunun zıddıdır» derken Eş´arîler, «Hikmet, failinin kasıd ve irâdesine uygun olarak meydana gelen dir, sefeh ise bunun zıddıdır» tarzındaki bir ta´rîfi benimsemiştir. Üstâd Ebû Mansûr el-Mâtürîdî ve ona tâbi´ olanlar ise şöyle demişlerdir; «Hikmet, (fâide taşısın taşımasın) neticesi iyi ve güzel olan iştir, sefeh de bunun zıddıdır». Bu meselelerin tafsilâtını İnşallah ileride verece­ğiz.[3]

İstitâat

İstitâat, kudret, kuvvet, takat ve bir de vüs1 lisancılara göre yalan manâlı, kelâmcılara göre de eş manâlı isimlerdir.[4]

Ehl-i sünnete göre istitâat (gücü yetmek, takat getirmek) ihtiyarî fiiller[5] için kullarda mevcuddur. Cebriyye buna muhalefet ederek «İnsan, tıpkı cansız varlıklar gibi, Allah´ın yarattığı fiillere sadece bir sahne teşkil eder» demiştir. Cebriyyenin bu iddiasında ilâhî emir, ya­sak, va´d ve vaîdinin (tehdidinin) hiçe sayılması, dînî hükümlerin ib-tâli, duyulara ve zarurete bağlı (zarurî - bedîhı) gerçeklerin inkârı vardır. Sofistlerle (Sûfestâiyye) fikirbirliği mevcuddur. Kaderiyye, Dırâ-riyye ve Kerrâmiyyeden bir çokları ise «Kulun istitâatı vardır, hem de mükellef tutulurken kudret sahibi olabilmesi için bu istitâat fiilden ön­cedir» demiştir.

Ehl-i sünnet de şöyle dedi: «Filin vukuu için gerekli kudret (istitâat) fiilden önce değil fiil ile beraber bulunur». Çünkü kula ait olan hadis kudret bir arazdır, arazın devamlı oluşu ise muhaldir. Eğer kulun kud­reti (yapacağı) fiilden önce bulunsaydı (kudret bir araz olduğu ve araz devam vasıfı taşımadığı için) fi´lin vukuu sırasında mevcûd olamıyacak ve böylece fiil kudretsiz meydana gelmiş olacaktı. Bir fi´lin kudret olmaksızın meydana gelmesi mümkün olsaydı onun âciz (kudretin mahrum) kimseden de sudur etmesi doğru olurdu, bu ise bâtıldır.

Arazların devamlılık arzetmesinin imkânsızlığına gelince, devamlı­lık (bakaa) onu taşıyan zâtın (bâkıynin) ötesinde (onun hakîkatın-dan ayrı) bir mânâdır. Bu da şu delil ile sabittir ki cevher, varoluşu­nun ilk safhalarında «varoluş» ile vasıflandığı halde «devamlı oluş» (bakaa) ile vasıflanmayabilir. Bu gerçeği izah eden bir husus da şu­dur; Bir cevher vücûd bulduktan sonra yok olsa onun için «Var oldu fakat devam edemedi» demek mümkün olur. Eğer devam var ol­mak demek olsaydı sözümüzün neticesi şu olacaktı; «Var oldu, fakat var olamadı». Bu İse bâtıldır.[6]

İmdi, «devamlı oluş«un (bakanın) «varoluş»tan (vücûddan) ayrı bir şey olduğu ortaya çıktığına göre, deriz ki: Arazların kendiliklerin­den bulunması mümkün değildir. Çünkü hareket ettiren olmaksızın hareketin mevcudiyetini düşünmek muhaldir. Eğer arazlar devamlı­lık arzetseydi bakaa denen sıfat onunla beraber bulunurdu. Fakat arazın kendiliğinden bulunması imkânsız olunca bakaa gibi (başka) bir sıfatın da onun sayesinde mevcûd olması imkânsız hale gelmiştir. Şu da var ki (kudret arazının bakaa arazını taşıdığı iddia olunduğu gibi) bir arazın diğer bir arazla mevcud olması imkân dâhilinde bu­lunsaydı «hayat"ın «kudret», «hareket» in de «renk» sayesinde mevcûd olması mümkün olurdu. Halbuki hayatın kudretle ve hareketin renk ile vasıflanması muhaldir, işte bakaa (ile kudretin durunrju)da aynıdır.

Şunu da belirtelim ki eğer araz devamlılık arzetseydi onun de­vamlılığı mutlaka cevherinkinden ayn olurdu, çünkü cevher ile araz mâhiyet bakımından birbirinden ayn şeylerdir; farklı mâhiyet arz eden iki şeyin aynı devamlılık vasfını taşıması ise mümkün değildir. Bahis konusu edilen husus imkân dâhilinde olsaydı kudreti taşıyan zâtın ortadan kalkması halinde bile kudretin tek başına devam etti­ğini düşünmek yerinde olurdu. Bu da doğru olsaydı başlangıçta kudreti taşıyacak bir zât mevcûd değilken bile kudretin tek başına vücûd bulması mümkün olurdu. Oysa ki bunların hepsi muhaldir. Muhale götüren şey de elbette muhal olur. [7]

Soru : Filin vukuu için gerekli insan kudretinin hakîkaten devam arzetmesinin imkânsızlığını kabul etsek bile, bundan bir kudret-i sa­bıkadan yoksun olduğu neticesi çıkmaz. Siz -eşyadaki hilliyyet ve mülkiyetin, insanın şahsındaki küfür veya imanın devamlılığından ol­duğu gibi- «teceddüd-i emsal» yoluyla sıfatların hükmen devam ettiğini kabul etmiş değil miydiniz jşte bunun gibi kudret de fi´lin vu­kuu sırasında teceddüd-i emsâ! yoluyla bâkıy kalabilir.[8]

Cevap : Kudretin hakikaten devam edemiyeceğini kabul ettiği­nize göre teceddüd-i emsal formülüne tutunmanız size bir şey temin etmez. Çünkü fiil ile beraber (fi´le mukaarin) hâsı! olan kudret ya be­raberinde bulunduğu bu fi´lin veyahut onu ta´kîbeden diğer bir fi´lin kudretidir. Eğer «Beraberinde bulunduğu filin kudretidir» derseniz, bu sözünüzden, fi´lin mukaarin kudretle meydana geldiği neticesi çı­kar. Bu takdirde de bu fi´lin vücûd bulmasında sabık kudretin hiçbirtesiri bahis konusu olamaz. Böyle bîr kudretin varlığı yokluğuna mü-sâvî olur. Eğer «Fiil ile beraber ortaya çıkan kudret onu ta´kîbeden diğer bir filin kudretidir» diyecek olursanız, o halde şu anda vuku´ bulmakta olan fiil kendisine ait kudretten yoksun olmuş demektir. Bunun faili müteakip bir fi´le muktedir sayılırsa da (şu anda vuku´ bu­lan file muktedir olmadığından) fiil kudretten yoksun bir kişiden neş´et etmiş olur. Eğer bu caiz ise filin acz ile birleşmesi (ve aczin mahsûlü olması) da caizdir. Halbuki muarızımız insan kudretinin fiil­den önce bulunmasını kulun mükellef tutulabilmesi için şart koşmuş­tu. Yukanki izaha göre fiil kudret olmaksızın da vuku´ bulabilecekse onun, teklifin gerçekleşmesi sırasında şart koşulmasına ne lüzum var­dır Şu da var ki vukuu sırasında kudretten yoksun olan bir filin vuku­undan çok önce mevcûd olabilecek bir kudretle meydana gelme­sinin muhal olduğu noktasında muârıztmızla ittifak halindeyiz. O halde filin, vukuundan bir zaman (ân) önce mevcûd bir kudretle meydana gelmesi de aynı şekilde muhal olacaktır, çünkü şu andaki yokluk (geçmiş zamanların muhtelif anlarında varlık kaydetse de bi­zim için) bir değişiklik arzetmez.

Aynı kudret birbirine zıd olan iki şeye elverişli olabir mi

Eş´ariyyenin büyük çoğunluğu ile muhaddis kelâmcılar «elverişli ola­maz» dediler. Ebû Hanîfe (rh.) ise «Bir kudret zıd ofan iki şeye elverişli olabilir, fakat bir anda değil, münâvebe suretiyle» demiştir. Ebû Ha-nîfe´ye bu görüşünde el-Kalânisi,[9] İbni Süreye[10] İbni Râvendî muvafa­kat etmiştir. Çünkü kudretin mahalli (vâsıtası) zıd olan iki şeye de el­verişli oian âlettir, o halde kudret de onun gibidir. Meselenin derinleştirilmesine geünce, tâat ile ma´sıyet sâhibolduklan fiil özelliği bakımından değil, sadece ilâhî emir ve yasağa nisbetleri itibariyle ayrıcalık arzederler. Şöyle ki «secde» fili Allah taâlâya olursa tâat, aksine puta vâki" olursa ma´sıyettir. Aslında burada secdenin kendi­sinde bir değişiklik hâsıl olmaz, buna bağlı olarak secdeye ait kudret de bir değişiklik arzetmez. Şu kadar varki kudret tâatie beraber olur­sa «tevfîk», ma´sıyetin yanında bulunursa «hızlan» adını alır, haddizâtında o birdir, aynıdır. Nasıl ki secde Allah´a vâki olunca tâat, puta vâki" olunca ma´sıyet adını alır, fakat haddizatında o, alnı yere koy­maktan İbarettir, adının değişmesi sadece ilâhî emir veya yasağa nisbeti itibariyledir. İşte kudret de onun gibidir. Tevfîk sadece Allah´ın yardımıyla mümkündür.[11]

Kullara Ait Fiillerin Yaratılması

Ehl-i sünnetCAIlah zaferlerini dâim kılsın) şöyle dedi: «Kullardan ve bütün canlılardan zuhur eden fiiller yüce Allah´ın yarattığı şeyler olup Aliah taâlâdan başka onların hiç bir mucidi yoktur, meydana getirilen fiil ister madde (ayn) olsun, ister onun taşdığı vasıf (araz) ol­sun». Ashâb-ı kiram ile Tabiîn bu akîde üzere bulunuyordu. Nihayet kaderiyye zuhur etmiş ve «Bütün canlıların ihtiyarî fiilleri kendi îcadla-rıyla meydana gelir, bu fiillerin, Allah taâlânın yaratması ve kudretiy­le bir alâkası yoktur» tarzındaki İddiayı ileriye sürmüştür.

Kaderiyyenin bu iddiası kökünden yanlıştır. Çünkü Allah taâlâ, «İşte Rabbiniz olan Allah! Ondan başka hiç bir Tanrı yoktur. O, her şeyi yaratandır»[12] buyurmuştur. Yine o, şöyle buyurur: «Yoksa onlar Allah´a onun yarattığı gibi yaratan ortaklar mı buldular da bu yarat­ma işi kendilerince birbirine benzer göründü De ki : Allah her şeyi yaratandır». [13]Cenâb-ı Hak bu âyet-i kerîmelerde başkalarından te­mayüz ettiği «hâlıkıyyet» ile kendini medhetti. Bu da her hangi bir şe­yin yaratılmasında ona hiç bir kimsenin ortak olamamasını iktizâ eder. Yine şânı-yüce Allah şöyle buyurur: «Bizzat kendinizi de iş işle­menizi de Allah yaratmıştır». [14]Şunu hemen ifade edelim ki

edatı fiil ile bareber bulununca bütün Nahiv âfimlerine göre masdar mânâsına alınır.

Nitekim «iş yapışın hoşuma gitti» mânâsına diyebilirsin.

Buna göre âyet-i kerimenin mânâsı

«Allah sizi de iş işlemenizi de yaratmış» tarzında olur. Bu mânâyı Rasûlüllah (s.a.) efendimiz de açıkça ifade buyurarak şöyle demiştir: «Muhakkak ki Allah her iş yapanı ve onun yapışını yaratmıştır».[15]

Ef´âl-i ibâd hakkında Ehl-i sünnetin aklî deliline gelince:

a) Kulun bizzat kendisi yaratılmıştır, varlığı da yokluğu da müm­kündür, var olmak ile olmamak ihtimali ona nisbetle müshavidir. Bi­nâenaleyh onun var olmak ihtimalinin gerçekleşmesi (tereccüh et­mesi) için varlığı kendinden olan (vâcibu´l-vücûd) bir tercih edicinin tercihine ihtiyaç vardır, bu da Allah taâlâdan başka bir şey değildir. Biz, Ehl-i sünnet, bu aklî delil ile Dehriyyeyi, aynlann (a´yânın) varolu­şunu Allah´a nisbet etmeyi inkâr edişleri hususunda mağlûp edip susturduğumuz gibi Mu´tezileyi de kullara ait fiillerin vukuunu Allah´a nisbet etmeyi reddedişleri konusunda sustururuz, çünkü gerek ayn-lar, gerek fiiller varoluş bakımından birbirine müsâvîdir.

b) Mademki kul (İddia edildiği üzere) kendi nefsinde meselâ ha­reket fi´lini îcâd etmeye muktedirdir, o halde sorarız: Bu hareket hali kulda mevcudken Allah taâlâ onun nefsinde sükûnu îcâd etmeye muktedir midir, değil midir Eğer «muktedirdir» derseniz, iki ztddın ic-timâı lâzım gelir; şayet «değildir» derseniz, yüce Allah´a acz nisbet etmiş olursunuz; halbuki bu neticelerin ikisi de muhaldir.

c) Şunu da belirtelim ki yaratma gücüne sahip olabilmenin şartı, yaratıcının, henüz var olmadan önce yaratılacak şeyin bütün ince­liklerini bilmesidir. Zira Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: «Hiç yaratan bil­mez mi O her şeye nüfuz eden her şeyden haberdar olandır». [16]Şüphe yok ki bir fi´le dair hiç bir bilgisi olmayan kimse elbette ona gücü yetmiyecektir.Kâfir iie bid´atçının, fiillerinin kötülüğüne dair bil­gileri olmadığı gibi insan da işleyeceği fiil hakkında iyilik, kötülük, za­rar veya fâide temin etmesi bakımından umumiyetle bir bilgiye sahip değildir, o halde onun hâlık olması düşünülemez. [17]

Soru : Kulun îcâd sıfatına sâhiboiuşunun imkânsızlığına hükmetti­ğinize göre onun hiç bir fili yok demektir, zira fi´lin îcaddan başka mânâsı yoktur [18]

Cevap: Kulda fi´lin mevcûd olduğu noktasınada muarızımızla itti­fak halinde olmakla beraber onun, îcâd özelliğine sâhiboiuşunun imkânsızlığını da isbat etmiş bulunuyoruz. O halde kula ait bir fi´lin mevcûd olduğu, fakat bunun îcâd mânâsına gelmediği ortaya çık­mış oldu. [19]

(Halk ve Kesb):

İmdi şunu belirtelim ki mevcûd olan fi´iî sıfatlar iki nevi´dir.

Birinci nevi´, Allah taâlânın kulda kendi kudret ve irâdesi olma­dan- yarattığı fiildir, titreme hastalığına kapılmış kimsenin hareket­leri gibi.

ikincisi, Allah taâlânın kulda -kendi kudret, irâde ve ihtiyarıyla- yarattığı fiildir, ihtiyarî hareketlerimiz gibi. Bu iki nevi1 fiil arasındaki fark zarûreten bilinmektedir. Bunlardan ikincisine «kesb», birincisine de «halk» denilmiştir. Kulun bu ihtiyarî fiilleri -başka bir ifade buluna­madığı için- «kesb» kelimesiyle dile getirilmiştir, tıpkı haz ile elem arasındaki fark kesinlikle hissedilmekle beraber ancak bu iki lâfızla ifade edildiği gibi.

Hulâsa, kulun filine «halk» değil «kesb», Allah taâlânın filine de «kesb» değil «halk» denilmiştir. «Fiil» kelimesi ise bu her iki terime de şâmildir.[20] BurMâtürîdiyyenin görüşüdür. Eş´ariyyeye göre, fiil hakîkat mânâsına da îcâd etmekten ibarettir, şu kadar var ki kesb´e de me­cazî olarak fiil denilmiştir. Bu iki görüşten isabetli olan biz Mâtürîdiy-yenin ortaya koyduğu görüştür. Çünkü fiil kelimesinin herhangi bir kayda bağlı olmaksızın kul için isti´mâl edilmesi onun hakîkat mânâsına alındığını gösterir. Şu da var W bir kelimenin mecaz mânâda kullanılabilmesinin şartlarından biri de o kelimenin hakîkat mefhûmu İle mecaz mefhûmu arasında belirH bir noktada benzerimin mevcûd olmasıdır, böylece lâfız o mânâyı İfade edebilmesi İçin hakîkat mefhûmundan alınarak mecaz mehûmunda kullanılmış olur. Kulun kesbl ile Allah taâlânın îcâdı arasında herhangi bir benzerlik mevcûd olmadıkından (eş´ariyyönln İddia ettiğD mecaz bahis konu­su değildir.[21]

Şimdiye kadar anlattıklarımızın ışığı altında İki kudret sahibinin tesi­riyle bir kudret eserinin (makdûrun) vûcûd bulmasının mümkün oldu­ğu ortaya çıkmış oldu, ancak bu kudret eseri, İki kudret sahibinin her birine ayn bir yönüyte Hgili olabilir. Buna göre fiil îcâd yönüyle Al­lah´a, kesb yönüyle de kula ait bir kudret eseri olur.

Halk ile kesb arasındaki farka gelince, aletsiz meydana gelen şey halk, âletle meydana gelen de kesb´dir. Şöyle de denildi: Kud­ret sahibinin (kaadirln) tek başına meydana getirmesi mümkün olan şey halk, mümkün olmayan şey de kesb´dir. Böylece kesb kula, halk da Allah´a ait olmuş olur. Bu söylediğimiz, halkın îcâd mânâsına alın­masına göredir. Fakat halk şekil ve suret vermek mânâsına alındığı zaman kulada nisbet edilebilir. Nitekim Cenâb-ı Hak Isâ aleyhisse-lâmdan haber vererek şöyle buyurdu: «Hani sen çamurdan kuş biçi­minde bir şey halk edersin», yani şekil verirsin. [22] Şu âyet-i kerîmedeki halk kökünden maksûd olan mânâ da aynıdır. «Suret yapanların (hâlikıynin) en güzeli olan Allah´ın sânı ne yücedir!». [23] Buradaki «suret yapanlar» demektir. [24]

Soru : Eğer söylediğiniz gibi kulun fili kula nisbetle kesb, Allah´a nlsbetle halk olsaydı bu fiil Allah ile kul arasında müşterek olurdu [25]

Cevap: İki kişi arasındaki ortaklığın ana vasfı ortaklardan her biri­nin kendi payına müstakıllen sâhibolmasıdır. Meselâ iki kişi arasında, müşterek bir köle gibi; onlardan her biri kölenin yarısına sâhib olur, birine ait olan şey öbürünün payına dâhil olmaz. Buna mukabil köle­nin tamamı biryönûyle ortaklardan birine, digerir yönüyle de diğeri­ne ait olursa, köle, aralarında müşterek sayılmaz. Meselâ bir kimse kölesini diğerine kiralasa, kölenin tamamı «aslî mülkiyet» bakımından kiraya verene, «faydalanma mülkiyeti» bakımından da kiraya alana ait olur. Bu durumda «köle ikisi arasında müşterektir» denilemez. Bü­tün bunlardan daha açık bir misal şudur ki her köle satınalınmış ol­ması bakımından efendisinin, yaratılmış olması bakımından ise Yara-ttcı´sının mülküdür. Şimdi bir kimse kalkıp da «Köle Allah ile kullan arasında müşterektir» diyebilir mi, hiç Bilakis ortaklık, muarızımızın da kabul ettiği üzere, bazı arazlan Allah taâlânm .bazılarını da kulla­rın yaratmasıyla olur. Bu kanaat karşısında artık ortaklık dâvası, küs­tahlık ve inadı yüzünden muhalefet gösteren kimseye havale edil­melidir. [26]

Tevlîdin Reddi[27]

Şimdiye kadar anlattıklarımızla isbat etmiş olduk ki kullara ait fiille­rin neticeleri (eserleri) Allah taâlânm yaratması ve îcâdı ile hâsıl olur. Bu neticeler Kaderiyyenin (Mutezilenin) zannettiği gibi kulların fiille­rinden (Allah´ın dahli olmadan) neş´et etmiş değildir, Nezzâm, [28] «Neticeler, tabiatleri îcâbı Allah taâlânm filidir» derken Kalânisî de «Yaratılışları îcâbı Allah taâlânm filidir» demiştir. [29]Sümâme b. el-

Eşres[30] İse bunların, failleri bulunmayan birer netice olduğunu iddia etmiştir.

Doğru olan bizim ileriye sürdüğümüz görüştür. Çünkü bu neticeler kulun fili ile meydana gelmiş olsaydı; a) Ya tamamen kudretsiz hâsıl olacak; b) Veya fi´lin kendisiyle vuku" bulduğu kudretle; c) Yahut da başka bir kudretle vücûd bulacaktı. Birinci şıkkın kabul edilmesine imkân yoktur, çünkü kudretten yoksun bir netice muhaldir. İkinci şık da kabule şâyân değildir, çünkü fi´lin, kendisiyle vuku´ bulduğu kud­ret (yukarıda da isbat edildiği üzere) fiil İle hemen beraber (mukaa-rin) bulunduğundan neticenin husulü zamanında ortadan kalkmış olur, Üçüncü şıkka gelince, o da ma´kul değildir. Zira fiil ile eserinin (neticesinin) kudreti ayrı ayn olduğu takdirde, insanın, fiil olmaksızın eseri veya eser olmaksızın fi´li elde edebilmesi gerekirdi; meselâ döv­mek olmaksızın elemin, veya elem olmaksızın dövme fi´linin elde edi­lişi gibi. Şu sebeple ki (iddia edildiği üzere iki ayrı kudretle) iki şeye muktedir olan kimse tek başına onların her birine de muktedir olur.

Münakaşa konusu edilen meselelerde görüşümüzün isabetli ol­duğunun diğer bir delili de şudur ki, meselâ, dövme fi´lini işleyen bir kimsenin o filiden sonra hemen ölmesi mümkündür, elem ise ondan sonra meydana gelmiş olur. Halbuki ölüden fi´lin (neticenin) sâdır ol­ması muhaldir. Ne var ki Allah taâla, kanununu, sebebe tevessülün hemen peşinde eserini yaratmak tarzında yürütmüştür. Kul eserin hâsıl olması kasdıyla sebebine başvurunca, bu eser, her ne kadar onun filiyle meydana gelmiş değilse de, ona nisbet edilmiş, mes´ûliyet ödeten ona yönelmiş, şer"an dünyada tazminata, âhiret-te de azaba duçar olmuştur, Meselâ bir insan bir diğerinin tutumu­nu yağı akacak şekilde delse, bunun için ödeten kınanır, şer´an da mes´ultutulur. Gerçi tulumun içindeki yağ hakikate onun fi´li ile ak­mış değildfr, fakat o, neticenin meydana gelmesi kasdıyla sebebine başvurunca netice (fiil) ona nisbet edilmiştir. Bahis konusu mesele de aynen bunun gibidir. [31]

Güç Yetirilmiyecek Şeylerle Mükellef Tutulmak


Âlimlerimiz (Allah hepsine rahmet eylesin!) şöyle dedi: «Allah taâ-lânın, kullarını, onlar tarafından meydana getirilmesi mümkün olma­yan şeylerle mükellef tutması caiz değildir»; Eş´ariyye buna muhale­fet etmiştir. Çünkü körü bakmakla, kötürümü yürümekle mükellef tutmakta olduğu gibi âcizi teklif altında bulundurmak hikmetten uzaktır; binâeanleyh sânı yüce, hikmet sahibi Allah´a böyle bir şey nisbet edilemez. Meselenin derinleştirilmesine gelince, tekiîf (yani mükellef tutmak) demek, failine zahmet (külfet) verecek bir işi imti­han için[32] emretmek, demektir; öyle ki yaparsa ondan dolayı mükâ­fatlandırılacak, yapmazsa cezalandırılacak. İşte böyle bir şey an­cak kul tarafından meydana getirilmesi düşünülebilen hususlarda olabilir, yoksa muhal olan şeylerde değil.[33]

Soru: Allah taâlâ, «Ey Rabbimiz, taakat getiremiyeceğimiz şeyleri bize yükleme!» [34] buyurmuştur. Eğer bu, caiz olmasaydı ondan Al­lah´a sığınmak da doğru olmazdı. Yine Cenâb-ı Hakkın, meleklere, «Şunların (eşyanın) isimlerini bana haber verin»[35]buyurması bu ne-vi´dendir, halbuki o, meleklerin bundan habersiz ve âciz olduğunu biliyordu. Yine rivayet olunan şu hadîs de bizim için bir delil teşkil eder: «Allah taâlâ kıyamet gününde, suret yapanlara: "Haydi biçim­lendirdiğiniz şeylere can verin bakalım!» buyuracaktır».[36]

Cevap: Birinci âyette taakat getirilemiyecek şeylerin yükletilme-sinden sığınılmaktadır. Bize göre Allah taâlânm, bir kişiye, gücününtaşıyamıyacağı bir dağı veyahut duvan yüklemesi, onun da bu se-bebie ölmesi caizdir, fakat kişiyi, bir dağı veya duvarı taşımakla-yaptığı takdirde mükâfatlandırılacak, yapmadığı zaman da ceza­landıracak şekilde-mükellef tutması caiz değildir; çünkü bu, biraz önce anlattığımız üzere hikmetten uzaktır. Cenâb-ı Hakkın, melekle­re, «Eşyanın isimlerini bana haber verin!» tarzındaki emrine gelince, bu, hakikat mânâda bir teklif değildir. Sadece meleklerin aczini apaçık ortaya koymak maksadıyla emir sıygasının ifadelendirdiği, muhatabın aczini ve kifayetsizliğini belirtici bir hitap tarzıdır. Bu ise caizdir. Yine resim ve heykellere can verilmesini emretmek de ger­çek mânâda bir teklif olmayıp kişiyi işlediği haramdan dolayı bir ne­vi´ muazzeb kılmaktır. Bu hâdisenin, bir imtihan yeri değil de bir ceza ve mükâfat yurdu olan kıyamette vuku´ bulması da görüşümüzü destekliyen bir husutur. [37]

Soru: Allah taâlâ; iman etmiyeceklerini bildiği halde Ebû Cehil[38] ile Fir´avn´ı[39] imanla mükellef tutmuş değil midir Elbetteki yüce Al­lah´ın bildiğine aykırı olan bir şeyin vukuu muhaldir. [40]

Cevap: Bu nevi´ bir suâle iik terettüb eden şey icmâa muhalefet, sonra da yüce Allah´ın haber verdiği bir hakîkatı hiçe saymaktır. İc­mâa muhalefet şundan doğmaktadır ki bütün müslümanlar, insan kudreti dâhilinde olmayan bir şeyin teküf edilmesinin asla vâki´ olma­dığı hususunda ittifat etmişledir, ihtilâf sadece bunun aklen caiz olup olmadığı noktasındadır. Bahis konusu suâlin tekzîb eder duru­muna düştüğü ilâhî haber de şu âyet-i kerîmedir: «Allah hiç bir kim­seyi gücünün yeteceğinden başkasıyla mükellef tutmaz».[41] Muhal olan bir şey ise kimsenin gücü dâhilinde değildir.

Muarızın «Yüce Allah´ın bildiğine aykırı olan bir şeyin vukuu mu­haldir» tarzındaki sözüne gelince, deriz ki, muhal, varlığını farzetmekaklen mümkün olmıyan, caiz de mümkün olan şeydir. Bir şeyin variı-âının veya yokluğunun aklen düşünülmesi, Allah taâlânın ilmine ve irâdesine nisbet edilmeksizin, kendi zâtına göre olur. Bunun isbati da şöyledir: Biz, kâinatın, varlığı da yokluğu da eşit olan bir mümkün ol­duğunda ittifak etmişizdir. Halbuki yüce Allah onun var olacağını bil­miştir. Kâinatın şu anda bilfiil var oluşu da onun vâcib (varlığı zaruri) olmasını gerektirmez; zira Allah taâlânın var olacağını bildiği şey Vâcib", var olmıyacağını bildiği şey de «muhal» olsaydı «câiz»in ger­çekleşmesine imkân kalmaz ve bu takdirde irâde-i ilâhiyye mümkün olan iki şeyden birini diğerine tercih etmek için değil de vâcib olanı muhal olandan ayırdetmek için tecellî etmiş olurdu; bu ise aklı ba­şında kimselerin benimsiyemiyeceği bir şeydir. [42]

Soru: Allah taâlâ tarafından bilinen bir şeyin hilafının gerçekleş­mesi mümkün olsaydı yüce Allah´a cehalet nisbet edilmiş olurdu [43]

Cevap: Cehalete nisbet ediş bir şeyin bizzat varolması konusun­da bahis mevzuu edilebilir, yoksa onun varlığını tasavvur etme husu­sunda değil. İmdi Allah taâlânın o şey hakkındaki ilmî, varlığının ta­savvuru mümkün olmakla beraber filen var olmıyacağı tarzındadır, bu ise Allah´a cehalet nisbet etmek değil, aksine onun ilmini isbat ve kabul etmektir.

Tevfîk Allah´tandır. [44]
İrâde-i llâhiyyenln Her Şeye Şâmil Olması


Ehl-i hak (Allah zaferlerini artırsın) şöyle dedi: «Meydana getirilen her şey Allah taâlânın irâdesi, kaza ve kaderiyle olur; ayn olsun, araz olsun, hayr olsun, şer olsun».

Mu´tezile de «Yüce Allah´ın rızâsına uygun olmayan şey onun irâ­desinde de dâhil değildir" demiştir. Bu mezhebin âlimleri mubah olan şeyler hususunda ise kendi aralarında ihtilâf etmiştir.

Biz deriz ki Allah taâlâ, var olacağını bildiği bir şeyin bilfiil vücûd bulmasını da murâd etmiştir, onu ister emretmiş olsun, ister olmasın. Nitekim Ebû Hanîfe (r.a.) Kaderiyye fıkrasına mensûb bir zat ile tartı­şırken aynı noktaya temas ederek şöyle sormuş:

«Allah taâlâ vuku" bulacak kötülük ve menhiyyâtı ezelde biliyor muydu, bilmiyor muydu »

Karşısındaki zat, "Biliyordu" demeye mecbur kalmış. Bunun üzeri­ne Ebû Hanîfe:

«Allah, ezelde bildiğini bildiği gibi mi izhâr etmek (yaratmak) iste­miştir, yoksa bildiğinin hilâfına mı izhâr etmeyi murâd etmiştir ki o taktirde onun ilmi cehl olur diye sormuş. Karşısındaki zat kendi mez­hebinden vazgeçerek tevbe etmiş.

Bu sebepledir ki âlimlerimiz (Allah hepsine rahmet eylesin): «Allah´ın irâdesi ilmi ile beraber yürür» demiştir. Doğru olan, «İrade fiil ile beraber yürür» denilmesidir. Bunun mânâsı da şudur: Allah´ın fi´li (eseri) olan her şey aynı zamanda onun muradıdır. Bu yüzden ola­caktır ki Üstâd İmam Ebû Mansûr (rh.), «Bu mes´ele Efâl-i İbâdın Ya­ratılması meselesinin bir parçasıdır» demiştir. Biz, kullara ait bütün fiil­lerin Allah´ın yaratığı olduğunu isbat ettiğimiz takdirde bunlar onunirâdesi dâhiline girmiş olur. Çünkü yüce Allah bu fiilleri murâd etme­seydi bunları yaratmakta mecbur olurdu; bu ise muhaldir.

Kur´ân-ı kerîmin bazı âyetleri ilâhî meşîetin (irâdenin) umûmî oldu­ğunu (hayra da şerre de şâmil bulunduğunu) ifade eder. Meselâ: «Allah dilemeyince siz dileyemezsiniz».[45] «Allah dileseydi ona ortak koşamaziardı».[46] «Eğer Rabbin dileseydi yeryüzündekilerin hepsi iman ederdi».[47] Bazı âyetler de ilâhî irâdenin dalâlete de taallûk et­tiğini haber verir: «Dilediğini saptırır»[48] ve «Kimi saptırmak isterse onun kalbini son derece daraltır, sıkar»[49] mealindeki âyetler gibi.

Ehl-i sünnete göre meşîet ile irâde arasında fark yoktur. [50] Bu gö­rüşümüzün doğruluğunu gösteren delil ise bütün müslümanların ka­bule şâyân gördüğü şu hadîs-i şerîfin lâfzıdır: «Allah´ın dilediği olur, dilemediği de olmaz».[51]Muarızlarımızın görüşü ise bu hadis-i şerifin hükmüne aykırı düşmektedir. Çünkü Allah, bütün kâfirlerin imanını dilediği halde bu, gerçekleşmemiş, dilemediği küfürleri ise tahakkuk etmiştir. O halde muarızın iddiası ümmetin ittifakıyla bâtıldır. [52]

Soru: Allah kâfirin küfrünü dileseydi, kâfir, Allah´ın bu dilemesinin hâricine çıkamı(Zeker) cebir altında kalırdı. Bu durumda onun ya kü­fürde ma´zür görülmesi icâbederdi - ki bundan Allah´ın emri, nehyi, mükâfat ve cezasının hiçe sayılması doğar-yahut küfrü yüzünden cezalandırılması gerekirdi; bunda da kudret dâhilinde bulunmayan bir şeyle mükellef tutulmak ve ayrıca yüce Allah´a zulüm nisbet et­mek vardır [53]


Cevap: Bu suâl karşısında size Allah´ın ilim s´fatı ile mukabele ede­riz. Şöyle ki yüce Allah kâfirin küfrünü bildiğine göre. acaba kâfir Al­lah´ın ilim dairesinin dışına çıkabilir mi, çıkamaz mı İşte sizin ilim ko­nusunda vereceğiniz cevap bizim de irâde hususunda vereceğimiz cevabı teşkil eder.

İmdi biz deriz ki: Allah taâiâ kâfirin küfrünü, imana kudreti olmak­la beraber onun kendi irâde ve ihtiyarı ile dilemiştir, tıpkı bu tarzda onun küfrünü bildiği gibi. Bu sebeple de Allah´ın emri, nehyi, mükâ­fat ve mücâzâtı yerinde olmuştur. Allah taâlânın irâde ve ilminin ta­allûk ettiği şey kulun ihtiyarî fi´li olunca bunun faili olan kulun cebir altında bulunduğu nasıl iddia olunabilir Üstelik Cenâb-ı Hak kulun irâdeye sâhib olduğunu «Dileyen iman etsin, dileyen de küfretsin»[54] mealindeki âyet-i kerîmesiyie açıkça ifade buyurmuştur. Yine o, «Dilediğinizi yapın»[55]buyurmuştur, kul da bu hakikati, kendi içinde, inkârına mecal bulamıyacak şekilde zarurî olarak hissetmektedir. Cenâb-ı Hakkın kulun fiillerine ait irâdesi ise hem nassan, hem de aklen sabittir. Binâenaleyh bu iki irâdenin hiç birini inkâra imkân yok­tur.

Soru: Allah taâlâ, «Cinleri de insanları da ancak bana kulluk et­sinler diye yarattım»[56] mealindeki âyet-i kerîmesinde cinleri ve insan­ları kulluk (ibâdet) için yarattığını haber verdiği halde onlardan kü­für ve ma´sıyeti nasıl murâd etmiş olur Yine Cenâb-ı Hak bu mâhiyette oimak üzere şöyle buyurmuştur: «Allah size kolaylık diler, yoksa güçlük istemez»[57] «Allah kulları için zulmü asla dilemez».[58]

Cevap: Birinci âyeti umûmî muhtevası üzere yürütmek mümkün değildir. Çünkü çocuklar ve deliler ona kulluk etmemiştir. O halde te´vîi edilmeye muhtaçtır. Bu te´vîl de iki türlü düşünülebilir: Birincisine göre âyetin mânâsı, «bana kullar (köleler) olsunlar diye...» tarzında olabilir, ikinci te´vile göre ayetten maksad umûm (insanlar ve cinler) olmayıp sadece Allah taâlânın, cinlerden ve insanlardan kendisine ibâdet edeceklerini bildiği kimseler kasdedilmiş olabilir; doğrusunu

Allah bilir ya!

ikinci âyete gelince, burada da asıl maksad (umûm olmayıp sa­dece) Cenâb-ı hakkın, (ma´zeretl olanlar İçin) Ramazan İçinde oruçlarını yeylp Ramazan hâricinde kaza etmelerini meşru´ kılmakla kullarına güçlük değil, bil´akls kolaylık dilediği... tarzındadır.[59]

Üçüncü âyetin mânâsı da şöyledir. Allah kullarına zulmetmeyi di­lemez, yani onlara zulmetmez. Fakat âyetin mânâsı, «Allah kullarının birbirine zulmetmesini dilemez» tarzında değildir. Nitekim âyette;

buyurması da bunu gösterir. Buradaki «lâm». «âlâ» manasınadır, tıpkı şu âyette olduğu gibi: «Eğer, kötülük ederseniz kendi aleyhinize».[60]

Buradaki ifi» İfadesi demektir.

Doğru yola erdiren sadece Allah´tır. [61]


Ma´dûm, [62]âlimlerimizin çoğuna göre Allah taâlânın irâdesine ko­nu teşkil etmez, Matürîdiyye İle Eş´ariyyeden bazıları ise buna muha­lif kalmıştır. Zira ilâhî irade fiil ile beraber bulunur. Ma´dûm fi´le konu teşkil edemediğinden irâde-i ilöhiyyenin dâhiline girmez. Şu da var ki irâdeye taallûk eden bir şey hadis olur, halbuki ma´dûm ezelidir. Bunu bütün müslümaniarın kullandığı şu söz isbat eder: «Allah´ın (ezelde) dilediği olur, dilemediği olmaz. [63]Müslümanlar bunun yeri­ne, «Allah´ın olmıyacağını dilediği şey olmaz» dememişlerdir.

Ma´dûm, Salimiyye ile Mukannaiyye rnüstecnâ, bütün müslüman-ianr, kanaatına göre ilâhî rü´yete de konu teşkil edemez. Bu iki fırkaise «Kâinat var olmadan önce, ezelde Allah tarafından görülüyor­du» demiştir. Bu söz, kökünden yanlıştır, çünkü bu, ma´dûmun «şey»[64] olmasını gerektirir. Bunun da neticesi kâinatın kadim oluşunu benimsemeye varır. Şu da var ki vücud bulmayan ve vücûd bulma­sı muhal olan ma´dûm ile vücûd bulması mümkün olmakla beraber asla var olmıyacağtna dair ilm-i ilâhînin sebkat ettiği ma´dûm "un ilâ­hi rü´yete konu teşkil edemeyiceği noktasında müsiümanlar ittifak etmişlerdir. Binâenaleyh varlık sahasına İntika! etmeyen mâ´düm da aynen böyledir, zira (bunların her birinin taşıdığı) «yokluk» vasfında bir ayrıcalık mevcûd değildir. Şunu da belirtelim ki, rü´yetullah bah­sinde de anlattığımız üzere, duyular âlemide görülebilmenin müessir şartı var olmaktır. Bu şart ortadan kalkınca görülebilme hâdisesi ger­çekleşmez ve muhal oluş ortaya çıkar. O halde görülmesi muhal olan şey Allah´ın rü´yetine nisbet edilemez. Bu.zıdlan biraraya getir­me hâdisesine benzer ki duyular âleminde muhal olunca ilâhî kud­rete de nisbet edilemez.

Hidâyete erdiren Allah taâlâdır. [65]
Kul İçin En Uygun Olanı Yaratmanır Allah´a Vacib Olmadığı


Kullan için en uygun (en hayırlı, aslah) olanı yerine getirmek Allah Taâlâya vâcib olmadığı gibi onlar için kötü olmayan şeyi (salâhı) se­çip yaratmak da üzerine borç değildir. Mü´tezile bu görüşün aksini benimsemiş; içlerinden Bişr b. el-Mu´temir ile onun fikrinde olanlar «Kul için hayırlı olana (zarar getirmeyene) riâyet etmek Allah´a va-cibdir" demiştir.[66]

Muhaliflerimizin görüşü yanlıştır.

a) Çünkü ulûhiyyet vücûbu kabul etmez. Bil´akis yüce Allah kullan hakkında dilediğini yapar. Şu kadar ki o, mü´rninleri bir lutufla müm­taz kılmıştır ki onu bütün kâfirlere ihsan buyursaydı iman ederlerdi; bu onun lûtf-u keremindendir. Bazı kullannı bundan mahrum kılarsa bu da onun adli bir kahrı neticesi olur. O, lûtf-u kereminde olduğu gibi adl-ü kahnnda da övgüye lâyıktır.

b) Şu kadar da var ki «Kul için en uygun olanı yaratmak Allah üzerine vâcibdir» demek, Allah taâlânın, kullarına hidâyet vermek suretiyle onlara olan lütufkârlığını inkâr etmek demektir. Çünkü üzeri­ne vâcib olan bir hakkı edâ eden, hak sahibine lütufta bulunmuş sayılmaz.

c) «Kul için en hayırlı olanı yaratmanın câcibolduğu» görüşünün.aynı zamanda Allah taâlâ´nın kudret sahasını sınırlandırma fikri taşı­dığını da söylemeliyiz. Çünkü buna göre yüce Allah, kuluna en uy­gun olanı vermiş, tüketmiştir. Şayet onun kudreti dâhilinde kul için daha elverişli bir şey bulunur da kendisine vermemiş olursa bu, on­dan gelen bir haksızlık ve zulüm yerine geçer. Bu düşünce tarzın­dan, Allah taâlânın, Muhammed (s.a.) hakkıda -Ebû Cehil için bahis konusu edilemiyecek- fazla bir lütufkârlığının mevcûd olmadığı neti­cesi çıkar; çünkü bu düşünce tarzı, yüce Allah´ın, kendi kudreti dâhi­linde bulunan en elverişli şeyi son noktasına kadar Rasülüllah (s.a.) efendimizle Ebû Cehlin her birine verdiğini benimsemektedir.

d) Bir de şu noktaya temas edelim: Bütün müslümanlar, Cenâb-ı Haktan bizi günahtan korumasını, bize yardımcı olmasını ve fiillerimi­zi rızâsına uygun kılmasını taleb etmenin meşrûiyyeti üzerinde ittifak etmiştir.[67] Yüce Allah eğer taleb ettikleri şeyleri zaten kendilerine vermiş idiyse onların taleb edişleri abes (ve nankörlük) olur, şayat vermemişse onlar hakkında kötülüğe vesile olacak bir şey yapmış olur. Yine bunun gibi Cenâb-ı Haktan hastalığın giderilmesini ve mu­sibetin kaldırılmasını istemek de caiz, hatta müstahabdır. Eğer has­talık ile belâ kul hakkında hayra vesile ise bunların kaldırılmasını iste­mek kötülüğü istemektir, şayet bu iki şeyin bulunmaması hayra vesile idiyse demek ki Allah taâlâ kulları için şerre vesile olacak bir şey yapmış.

e) Muarızlarımızın benimsediği görüşün çarpıklığını ortaya koyan bir husus da şudur ki onlara göre yüce Allah kendi kudreti dâhilinde olan isti´dad ve imkânı son noktasına kadar kâfire verdiği halde kâfir iman etmemiştir, o halde kul için en hayırlı olan şeyin Allah taâlânın kudreti dahilinde bulunmadığı ortaya çıkmış oluyor; çünkü kul için en hayırlı olan kendi isteğiyle iman edip ebedî seâdete erişmektir, yoksa imana muktedir olup da inanmamak ve ebedî felâkete ma´ruz kalmak değildir. Binâenaleyh onların iddiasına bakılacak olursa Allah taâlâ kulu hakkında onun için en hayırlı olanı değil, en zararlı olanı yapmış oldu.

Tevfik ve hidâyet yalnız Allah´tandır. [68]
Rızıklar

Ehi-i sünnet şöyle dedi: «İnsanın yediği şey, ister helâl ister haram olsun, onun rızkıdır.» Mu´tezile ise «Haram nzık değildir» demiştir. Bu ih­tilaf şundan neş´et etmiştir ki «rızık» kelimesi bize göre canlının kendi­siyle beslendiği şeyin adı olmuştur; onlara göre İse sadece meşru" olarak canlının mülkiyetine giren şeydir.[69] Onların görüşü yanlıştır. Çünkü bu, Cenâb-ı Hakkın, şu âyet-i kerime ile bütün canlıların rızkını vereceğine dair olan va´dinden cayması neticesini doğurur: «Yeryüzünde yürüyen hiç bir canlı yoktur ki rızkı Allah´a ait olma­sın».[70] Halbuki hayvanlar için mülkiyet düşünülemez. Bazen insan, ömrü boyunca haram yer, her halde böylesi için «Allah taâlânın rekını yememiştir» denilemez. [71]

Soru: Haram Allah´ın rızkı ise niçin onun yenilmesinden ötürü vap veriyor [72]

Cevap: Kulun, onun çaresine başvurması, ona yönelmesi ve onu tercih etmesinden ötürü. Zira Allah taâlâ mutlak olarak rızık verece­ğini va´detmiş ve şu âyet-i kerimesinde de belirtildiği üzere onun helal yoldan aranmasını kuluna emretmiştir: «Yeryüzündeki şeylerden helâl ve temiz olmak şartıyla yeyin».[73]Kul hırsı ve nefsânî arzusu se­bebiyle rızkı helâl olmayan yoldan arayınca yüce Allah da onu ken­disine o yoldan verir, fakat, yanlış tercihi ve emr-i iiâhlye muhalefeti yüzünden onu cezalandırır. Tıpkı müteveliidâtta söylediğimiz gibi (´bk. s. 144), ölüm, öldürülen kimsede Allah taâlânın yaratmasıyla hâsıl olur, fakat Cenâb-ı Hak ölümün sebebine başvurması vetonu kasdetmesi yüzünden kaatiti cezalandırır. [74]

Tevfika erdiren yüce Allah´tır. [75]
Eceller

Ehl-i sünnet (Allah zaferlerini dâim kılsın) şöyle dedi: Maktul kem eceliyle ölmüştür, onun başka bir eceli yoktur.» «Kati», kaatilin bir fi´|| olup onunla kaaimdir, ölüm ise kaatilin fi´li sonunda Allah taâlânır^ îcâdetmesi suretiyle ölmüş kimse ile bulunan bir şeydir.

Mu´tezile ise şöyle dedi: «Maktul, eceli kesilmiş (ömrünü bitiremt miş kişidir, şayet öldürülmemiş olsaydı ömrünün sonuna kadar yaşa yacaktı.» Kâ´bi[76]de, «Onun kati ve Ölüm olmak üzere iki eceli vardır! elemiştir. Ona göre maktul (fi´l-i ilâhî olan ölümle) ölmüş değildir.

İsabetli olan bizim söylediğimizdir. Çünkü yüce Allah kullan hak­kındaki İlmine ve irâdesine uygun olarak onların ecellerine hükmet­miştir. Şüphe yok ki Allah taâlânın, ilminde ve irâdesinde takdim ve te´hîr yoktur, onun kaza ve hükmünü geri çevirmek mümkün değil­dir. [77]

Soru: Rasûlüllah (s.a.) efendimiz, «Hısım ve akrabayı ziyaret ömrü uzatır»[78] buyurmuştur. Eğer insanın tek eceli olsaydı onun uzaması düşünülemezdi [79]

Cevap: Bu hadîs-i şerifte yer alan «ziyâde»nin izahı şöyledir: Hısım ve akrabayı ziyaret etmeseydi o kimsenin ömrünün -meselâ- elli yıl olacağı Allah taâlânın ilminde mevcuddu. Bunun yanında Cenâb-ıHak onun hısım ve akrabayı ziyaret edeceğini ve bu sebeble ömrü­nün yetmiş yıl olacağını da biliyordu. Binâenaleyh burada yüce Al­lah´ın hüküm ve irâde ettiği, onun, hısım ve akrabasını ziyaret ede­rek yetmiş yıl yaşayacağı şıkkıdır. İşte oradaki yirmi yıl bu meziyeti sebebiyle -sıla-i rahim yapmamış olsaydı ömrünün elli yıl olacağına dair ilm-i ilâhîye nazaran- bir ziyada (ömrün uzaması) sayılmıştır. Bu İzah tarzı şu temele istinâd ediyor ki Allah taâlâ, icâd edilecek ma´dumun nasıl îcâd edileceğini bildiği gibi îcâd edilmeyecek ma´dumun, şayet icat edilecek olsaydı nasıl îcâd edilebileceğini de bilir. Tıpkı cehennemliklerin, dünyaya döndürülmiyeceklerini bildiği halde şayet dünyaya iade edilecek olsalardı eski küfürlerine avdet edeceklerini şu âyet-i kerîmesiyle haber verdiği gibi: «Eğer onlar geri gönderilseler bile yine men´olunduklan kötülükiere dönerlerdi. Şüp­he yok ki onlar yalancı kimselerdir».[80]

Kaza ve Kader

Ehl-i hak (Allah zaferlerini dâim kılsın) şöyle dedi: «Yaratıkların fiille­ri, halleri ve sözlerinin hepsi yüce Allah´ın kaza ve kaderi ile vücûd bulur.»

Mu´tezilîler ise «Ma´sıyetler onun kaza ve kaderiyle değildir» de­miştir. Bunlar irâde (irâde-İ ilâhiyyenin her şeye şâmil olması) bahsin­de de aynı şeyi iddia etmişlerdi. Bu meselenin aslı kullara ait fiillerin yaratılması mevzuuna dayanır.

irndi biz deriz ki: «Allah tahalânın yaratması ve iradesiyle vücûd bulan her şey onun kaza ve kaderine bağlıdır.» Çünkü kaza, lügatte, sağlam ve mâhirâne bir şekilde yapmak, işlemek demektir. Nitekim Huzeyl oğullan kabilesine mensup şâir Ebû Züeyb şöyle de­miştir:

«İkincinin de üzerinde, Dâvûd peygamberin veya zırh san´atkân meşhur Tübbe´in maharetle ördüğü (yaptığı) iki zırh vardır». [81]Beyitte yer alan «yaptı, maharetle örüp yaptı» demektir. Kader ise her bir mahlûku kendisine ait vasfıyla ta´yin ve tesbit et­mektir bu; vasfa iyilik, kötülük, fayda ve zarar gibi şeyler dâhil olabi­leceği gibi o mahlûka ait zaman ve mekân unsuru ile ona terettüb edecek mükâfat veya azab da dâhildir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: «Muhakkak ki biz her şeyi bir kader ile yarattık».[82] Pey­gamber (s.a.) efendimiz de (imanı ta´rîf ederken) «Kadere de, hayrıyla, şerriyle Allah teâlâdan olduğuna... (iman edersin)»[83] buyur­muştur.

Soru: Peygamber (s.a.) efendimiz Allah taâiâdan haber vererek: «Kazama razı olmayan, belâma sabretmiyen ve nimetime şükretmi-yen kimse kendisine benden başka bir Rab arasın»[84] buyurmuştur. Eğer küfür de onun kazasıyla vücûd bulsaydı ona da râzî olmamız gerekirdi, halbuki küfre razı olmak caiz değildir

Cevap: Küfür, Allah tââlânın kazası değil, kazasının bir eseridir. Çünkü onun kazası aynı zamanda onun sıfatıdır, küfür ise kulun sıfatı­dır. Onun buradaki kazası, küfrü kâfirin nefsinde kötü. çirkin ve bâtıl bir nesne olarak yaratmasıdır; fakat bu, kulun, ebecfî azaba müsta­hak olacak şekilde küfrü irâde ve ihtiyar etmesi halinde olur. işte biz kullar böyle bir kazâ-i ilâhiyyeye razı oluyoruz. Şunu da belirtelim ki hadts-i kudsîdeki kazadan maksad, insana, kendi irâdesi olmadan isabet eden hastalık ve musibetlerdir. İnsanın kedi iradesiyle giriştiği (küfür gibi) fiillere ise nasihate muhtaç olmadan râzi olacağı şüphe­sizdir. O halde bu nevi´ şeyler yukarıdaki hadîsin şümul sahasına gir­mez.

Tevfik ve hidâyete erdiren yalnız Allah´tır, [85]
Hidayete Erdirmek ve Saptırmak


Ehl-i sünnet (Allah zaferlerini dâim kılsın) şöyle dedi; «Allah tââlâ­nın hidâyete erdirmesi demek kulun nefsinde hidâyetlenmeyi (ihti­dayı, doğru yola girmeyi) yaratması demektir. Saptırmak (ıdlâl) da onda sapıklığı (dalâleti) meydana getirmesi mânâsına gelir». Mu´tezile de şöyle dedi: «Yüce Allah´ın hidâyeti doğru yolu göster­mesi demektir, saptırması ise kula «sapık» demesi (sapık tesmiye et­mesi) veya kul kendi nefsinde sapıklığı yarattığı zaman onun sapıklı­ğına hükmetmesi demektir.»

Bu mevzu´da da isabetli olan Ehli sünnetin görüşüdür. Çünkü Ce-nâb-ı Hak Peygamber aleyhisselâma hitaben şöyle buyurmuştur: «Muhakkak ki sen her sevdiğin (istediğin) kimseyi hidâyete erdire­mezsin».[86] Eğer hidâyet doğru yolu göstermek mânâsına olsaydı onun Peygamber efendimizden nefyedilmesi doğru olmazdı, zira o, sevdiğine de sevmediğine de doğru yolu göstermiş, hidâyeti açıkla­mıştır. Yine Cenâb-ı Hak, «Dilediğini saptınr, dilediğine de hidâyet verir»[87] buyurmaktadır. Eğer hidâyetin mânâsı doğru yolu açıkla­maktan ibaret olsaydı âyette zikredilen şıklar (dilediğine sapıklık, di­lediğine hidâyet) tahakkuk edemezdi, çünkü yüce Allah´ın doğru yolu açıklaması herkes için vâriddir. Saptırmak terimine gelince, o da (Mutezilenin iddia ettiği gibi) kula «sapık» demekten ibaret ol­saydı (âyette zikredildiği üzere) ilâhî irâde ile değil, kulun iradesiyle kayıtlanmış olurdu, çünkü bu anlayışa göre sapıklık kulun kasıd ve irâdesine bağlt olmaktadır.

Şunu da belirtelim ki hidâyet bazan Peygamber aleyhisselâma nisbet olunur, bu, onun hidâyete vesile olması ve ona da´vet etmesimünasebetiyledir. Nitekim sânı yüce Allah´ın şu âyetinde öyledir: «Muhakkak ki sen doğru bir yola rehberlik ediyorsun». [88]Buradaki hi­dâyetten (rehberlik) maksad açıklamak ve da´vet etmektir. Hidâyet bazan, hidâyet bulmaya sebeb teşkil ettiği için Kukana da nisbet edilir, şu âyet-i kerîmede olduğu gibi: «Muhakkak ki bu Kar´ân en doğruya iletir (hidâyet eder)». [89] Saptırmak (ıdlâl) da, kul sapıklığı ihti­yar ettiği takdirde Allah taâlâ´nın onu kulda meydana getirmesi ba­kımından Cenâb-ı Hakka nisbet edildiği gibi sapıklığa sebeb oima ve ona da´vet etme münasebetiyle şeytana da nisbet edilmiştir. Ni­tekim yüce Allah (şeytanın sözlerini nakil meyanında) şöyle buyur­muştur: «Onları (Allah´ın kullarını) mutlaka saptıracağım, onları behe­mehal olmıyacak kuruntulara boğacaeğım».[90]Saptırmak, dalâlete sebebiyet verdikleri için putlara da nisbet edilmiştir. Yüce Allah ibrâhîm aleyhisselâmdan haber vererek şöyle buyurmuştur: «Rabbim! Onlar (putlar) insanlardan bir çoklarını yoldan saptırdılar».[91] Şu mu­hakkaktır ki bir fiil aynı mânâda hem Allah taâlâya, hem de başkası­na nisbet edilemez. [92]

[1] İrâde Kaza ve Kader» adını verdiğimiz bu üçüncü bölümde kelâm ilminin mü­him meselelerinden biri sayılan kader problemi ile ondan neş´et eden bazı konu­lar üzerinde durulacaktır. İhtilâf konusu meselelerde daima mu´tedil bir yol ta´kibeden Ehl-i sünnetin karşısına, kader mevzuunda, insan İrâdesini İnkâr eden CebriyyG ile Allah´ın ezeli irâdesini inkâr eden Kaderiyye ve bilhassa Mu´tezile çıkmaktadır. Ehl-i sünnet dışı olmakla beraber ilmî sayılabilecek bir ekol kurmuş bulunan Mutezile kendisini «Ehl-i adi» kabul eder. Onlara göre kulların ihtiyarî fiil­lerini Allah taâlânın yaratması, sonra da bu fiillerden kötü olanlara mukabil onları cezalandırması zulümdür, hi km etsizi iktir. Aksine, bu fiillere karışmı(Zeker) tamamen kulun müstakil İrâdesine terketmesi de adalettir, işte müeilif Sâbûnî, kadere mü­teallik meselelerin tamamına «Ta´dîl ve Tecvîr Meseleleri» demiş ve adalet ile zul­mü (veya hikmet ile sefehi) ta´rif ederek hangi fiilin yüce Allah´a nisbet edilebile­ceğini, hangisinin de ona nisbet edilemiyecegini anlatmak istemiştir.

[2] Ehl-i kıble, Kâ´beye müteveccihen namaz kılmanın farzıyyetini kabul eden kimse­ler, demektir. Binâenaleyh Ehl-i sünnette birlikte diQer İslâmî fırkalar da Ehl-i kıble­dendir. Nitekim bu husus müellifimizin ifadesinden de anlaşılmaktadır, (bk. Ab-düikaahir el-Bâgdâdî, el-Fark beyne´l-fırak, s. 12-14).

[3] Hikmet medih ve kemâl sıfatlarından, sefeh de zem ve eksiklik belirtilerindendir. Bütün müslümanlar, yüce Allah´ın hikmetle mevsûf olduğu ve sefehten münez­zeh bulunduğu noktasında ittifak etmişler, fakat bunun ötesinde belirli bazı fiille­rin hikmet mi, yoksa sefeh mi olduğu konusunda aralarında görüş ayrılığına düş­müşlerdir. Bu fiilleri hikmet telâkkî eden, onların Allah taâlâdan sudur etmesini de benimser, sefeh kabul eden ise derin hikmet sahibi Yaratıcı´dan bu gibi fiillerin zuhurunu elbette muhal görür. İşte bu nevi1 meselelere «Ta´dil ve Tecvîr meselele­ri» denir. Bu bölümün ana konularından birini teşkil ettiği için söze «Kullara ait fiil­lerin yaratılması (Halku efâli´l-ibâd)» ile başlıyacağız. İstitâat bahsini de bir mu­kaddime olarak ilk önce ele alacağız. Çünkü istitâat sözkonusu ettiğimiz ´ meselelerin istinad ettiği prensiplerdendir» (el-Kifâye, varak 54a).

Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 127-128.

[4] İstitâat iki nevi´dir. Birincisi fi´lin vukuu için gerekli vâsıta ve âletlerin yerinde ve sıhhatli olmasıdır. Bu ney´i istitâat bilittifak fiilden öne© bulunur. Ta´rîfi: «Hürriyet ve ihtiyar sahibi bir kimsenin kendi iradesiyle fi´li icra etmeye hazır olmasıdır." «Yol bakımından hacca muktedir olan.,» CAl-i imrân, 3/97) mealindeki âyet-i kerime­de geçen istitâattan maksad bu nevi1 istitöatttr. İstitâatın ikincisi bizzat kudretin kendisidir. Bu nevi´ istitâat bazılarına göre. «Fi´lin meydana gelişine bizzat tesir eden kesin bir irâdeden doğan bir kudrettim diye ta´rîf edilir. Cenâb-ı hakkın «Onlar işitmeye muktedir olamazlardı» (Hûd.l 1/20) mealindeki âyet-i kerimesin­de geçen istitâattan maksad da budur» (eM´timâd, varak 50a).

[5] Bilindiği üzere insan vücudunda hareketi sağlayan kaslardır. Kasların bir kısmı kol ve bacaklarda olduğu gibi kendi isteğimizle hareket eder. Bir kısmı da kendi iste­ğimize bağlı olmı(Zeker) mide ve kalb gibi iç uzuvlarımızın hareketini sağlar. İhtiyarî fiillerden maksad kendi isteğimize bağlı olarak çalışan kaslarımızla yaptığımız iş­lerdir.

[6] Müellifin, üzerinde önemle durduğu nokta ihtiyarî bir fi´li işlerken kulda mevcûd olduğunu kabul ettiğimiz kudretin özelliğidir. Böyle bir kudreti Cebriyye kabul et­mezken Ehl-i sünnet ile Mu´tezile bunun mevcudiyetini benimser. Ancak Mutezile, ihtiyarî bir fi´lln meydana gelebilmesi için gerekli kudrete, kul, o fi´li yap­maya başlamadan önce sahib olduğunu iddia eder. Böylece Kul o fi´li kendi ba­şına, müstakillen yapmış olur, Allah´ın bunda hiç bir dahli olmaz. Bunun neticesi-dirki Mu´tezile «Kul kendi fi´linin halikıdır» der, Ehl-i sünnete göre ise, ihtiyari bir fi´li İşleyebilmek için kulda mevcûd olması gereken kudret o fi´le tam başlamadan önce onda mevcûd değildir. Ancak kul, işi yapmaya karar verip tam ifâ edece­ği anda Allah taâlâ gerekli kudreti yaratıp ona verir. Böylece o fi´fi hakikatte işle­yen Allah tahâlâ olur. Bunun içindir ki Ehl-i sünnet «Bütün fiillerin hâliki Allah´tır» der. Müellif Sâbûnî, metinde, kulda bulunduğunu kabul ettiğimiz «kuclret»in bir araz olduğunu, araz denen şeyin de iki ân ve iki zaman içinde devam edemiye-ceğini, binâenaleyh fiilden önce varsa fiil ânında bulunamayacağını, bunun ise muhal olduğunu... isbata çalışır. Görüldüğü gibi bütün bunlar aklî isbatlardır. Nakli isbatlar ise müteakip bahislerde görülecektir.

[7] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 129-131.

[8] Teceddüd-i emsal, benzerlerin, aynı mâhiyette oian sıfat veya arazların yenilen­il me5i, yani ardarda devam etmesi, demektir. Meselâ dînen kullaniimasi mubah olan eşyanın taşıdığı bu ibâha (hilliyet) veya birinin mülkiyetinde bulunan bir nes­nenin taşıdığı mülkiyet vasfı birer arazdır. Arazlar devamlılık arzetmediğine göre söz konusu edilen ibâha ve mülkiyet vasıfları şu anda varsa bundan sonraki za­man bölümleri içinde yok demektir. O halde filân şeyin kullanılması mubah ol­maktan çıkmış veya filân nesne filânın mülkiyeti altında bulunma vasfını kaybet­miştir. İşte burada teceddüd-i emsal imdadımıza yetişir. Arazların her biri geçici olmakla beraber îeceddüd-i emsal yoluyla her bir arazın yok oluşunun peşinden onun bir misli, bir benzeri yerine geçer ve böylelikle eşyadaki araziyet sürer gider, tıpkı kesik kesik noktalardan doğrunun teşekkül etmesi gibi. İnsanın şahsındaki kü­für ve iman arazları (vasıfları) da aynen bunun gibidir. Metinde söz konusu edilen sı kudret arazı da bunları teşbih edilmekte, onun her zaman, yani fiilden önce de, fi´lin vukuu sırasında da mevcûd olabileceği iddia edilmektedir.

Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 131.

[9] Ahmed b. İbrâhîm b. Abdullah, Ebû´l-ADbâs; Eş´arî bir mütekellimdir, eserleri var­dır, bk. Şerhu´l-lhyâ 2/5: TebyTnu kezibi´l-müfteri 1/393; İşârâtü´l-merâm, s. 24.

[10] Ahmed b. Ömer b, Süreye. Ebûi-Abbâs; kaadî, Şafiî fakîh ve müîekeilim, bir çok eseri vardır. 306 h./918. m. yılında vefat etmiştir (Tabakaatü´s-Sübkî 2/87; el-A´îâm. 1/178).

[11] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 131-133.

[12] el-Enâm. 6/102.

[13] Er-Râ´d. 13/16.

[14] es-Safföt, 37/96.

[15] Bu hahîsi Buhâfî «Halku eföli´Hbâd» adlı eserinde Yetmiştir Suyutı de «Bugyetu´i-vuât» ında
[16] el-Mülk,67/14.

[17] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 134-136.

[18] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 136.

[19] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 136.

[20] Çünkü fi´lin ta´rifi, mümkini imkân halinden alıp gerçek varoluşa (vücûda) irca´ etmekten ibarettir. Burada söz konusu edilen vücuddan maksat gerçekleşmek, realitede var olmaktır. Yalnız zikri geçen irca Allah´a nisbeî ediünce var olması ´ aklen mümkün o!an şeyi îcâd etmek mânasına, kula nisbet edilince de mümkin bir fiili yapmak için vasıtasına (âletine) başvurmak mânâsına gelir. Buna göre nfiii» kelimesi (Allah´a da kula da şâmil bir) âm olur, «halk» Allah taâlâya, «kesb» de kula hâs olur» (el-Kifâye, varak 62b.)

[21] el-Kifâye´den (varak 59a): «Eş´ariyye âlimlerinin tamamı, kullara alt flillerh Allah taâlantn mahlûku olduğu ve bu flitlerin kulun İrade kudretinin daMttnde bulunau-Qu noktasnda biz MâfürîdSere muvafakat etmiştir. Yalnız onlar kulunlrade^kudre­tinin dahilinde otan bir işe hakikat manasında «fiil» adım vermekte bize muhale­fet ederek demişlerdir ki: «KuHar tarafından meydana getirilen İşe JaMrat mânâsında kesb. mecaz manasında fiil denilir.» Çünkü onlarca hakM fHI ancak îcad olabilir. «Kulun kesblne hakikat manada fll adı verilebilir mi .verilemez: mi» tarzında göze çarpan bu İhtilaf gerçekte öze ait olmayp lâfza racl bir ntilamr»

[22] et-MÖlde,5/110.

[23] eHVIu´mlnûn, 23/14.

[24] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 136-137.

[25] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 137.

[26] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 138.

[27] Tevffd lügatte; Doğurma, meydana getirme,... neticesini verme demektir. Istılah­ta, «Bir fi´lin diğer bir fiil vasıtasıyla dolaylı olarak failinden neş´et etmesidir, elin ha­reketi sebebiyle anahtarın hareketi gibi» diye ta´rîf ve izah edilir. Mu´tezüenin be­nimsediği bu tevlîd prensibi içinde, ayrıca, fiillerin sonunda hâsıl olan neticenin doğrudan doğruya o fi´lîn eseri olduğu görüşü de mevcuddur. Şöyle ki Mu´tezile, bilindiği üzere, kullara ait ihtiyarî fiillerin meydana gelişini tamamen kullara nisbet ederler. Kul - meselâ - camı kırmak için ilâhî kudret ve îcâdın müdâhalesi olma­dan tamamen kendi kasıd ve iradesiyle yumruğunu kaldırarak cama vurur. Bu birinci safhaya fi´lin vukuu diyoruz. İkinci safha camın kinim asıdır, buna fi´lin neti­ce ve eseri denir. Mutezileye göre ikinci safha da (misâlimizdeki camın kırılşı) İlâ- , hî kudret ve îcâdın müdâhalesi olmadan, tamamen fi´lin mahsûlüdür, ondan doğma (mütevvellid) dir. İşte Kelam ıstılahında bu hâdiseye, yani fi´lin kendi neticesinl yine kendisinin doğurmasına «tevlîd» doğan bu neticelere de «mütevellidât» denilmiştir. Ehl-i sünnete göre gerek fi´lin vukuu (kulun yumruğunu cama vurması), gerek vuku´ bulmuş bir fi´lin neticesinin husulü (camın kırılması) hakîkat mânâda Allah´ın icadıyla olur. Mutezilenin benimsediği tevlîd bir nevi´ determinizmdir. Tabiî ilimler için kabu! edilen tecrübî determinizm tabiat kanunla­rının umûmî ve zarurî oluşuna istinad eder. Bu telâkkî, Allah´tan başka her şey için. kabul ettiğimiz imkân prensibini, tesadüfü, keramet ve mu´clzeyi... inkâr eder. Ancak son araştırmalar bu telâkkinin yersiz olduğunu ortaya koymuştur. Emil But-ro´nun (Emile Boutroux, 1845-1921) kaleme aldığı ve H. Z, Ülken´in türkçeye çevir­diği «Tabiat Kanunlarının Zorunsuzlugu Hakkında» adlı eser (Millî Eğitim Bakanlığı yayınlarından, İstanbul. 1947) bu sahada yapılan çalışmalardan biridir.

[28] Ibrâhîm b. Seyyar b. Hâni´, Ebü İshâk; Basralı, Mu´tezile imamlarındandır. Felsefi ilimlerde derinleşmiş ve kendisine has bazı görüşlere sâhibolmuştur. Mu´teziie fır- ..; kalanndan onun görüşünü benimseyenlere Nezzamiyye adı verilmiştir. 231 h./845 m. yılında vefat etmiştir (el-A´lâm, 1/36),

[29] Mu´tezüenin büyük çoğunluğu, fiillere ait eser ve neticelerin o fi´ii işleyen kulun icadıyla meydana geldiğini, Allah taâlânm bunda bir tesiri bulunmadığını kabul eder ye bunlara «ef´âi-i mütevveilide» (veya mütavellidât) adını verirler. Nezzâm ise mütevvellidâttn, yaratılış îcâbı, Aiah taâlânm eseri olduğunu ileri sürmüş-tür.Yani Allah taâlâ, canlıyı, dövülme filinden mutlaka elem duyacak bir tabîat-te yaratmıştır binaenaleyh bu neticenin (elemin) doğuşunda ne Allah´ın, ne de kulun bir tesiri yoktur. Kalânîsî de, «Neticeler, tabiatîcâbt, Allah´ın eseridir, yani onun tab´ı Allah tarafından öyle tesbit edilmiştir» demiştir. Bu izah Nezzâm´ın gö­rüşüne yakındır, hatta onun aynıdır. Bu iki görüşün özü, tabiatçılann telâkkisinde olduğu gibi, sebeb bulunduğu takdirde neticesinin de mutlaka bulunacağı fik­rinden ibarettir» (el-Kİfâye, varak 64a).

[30] Sümâme b. el-Eşres en-Numeyri, Ebû Ma´n; Mu´tezile ileri gelenlerindendir, ona bağlı olanlara Sümâmlyye denilmiştir. 213 h./828 m. yıhnda vefat etmiştir (el-A´iâm, 2/86).

[31] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 139-140.

[32] Teklifin gayesi, Mutezileye göre edâ (yerine getirilmesi), bize göre ise imtihan­dır» (el-l´timâd, varak 73b)

[33] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 141.

[34] el-Bakara.2 286

[35] el-Bakara.2/31

[36] Sahlh-i Buhâri. 3/17, el-Buyû 140,8/218, et-Tevhid/56,

Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 141.

[37] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 141-142.

[38] Amr b. Hişâm b. el-Mugîra; Kureyş´in Mahzûmiyye kolundan; Rasûlüllah (s.a.) efendimizin en büyük düşmanı; Câhiliyye devrinde Kureyşin dahî, kahraman ve eşröfındandı. İnadı yüzünden küfründe ısrar etti ve Büyük Bedir gününde, 2 h./ 624 m. yılında öldürüldü.

[39] Rr´avn» Eski Mısır hükümdarlarına verilen bir lâkabdır. Milâddan önce 3200 tari­hinde başlayıp m.ö. 342 yılına kadar devam eden 30 kadar sülâlesi vardır. Kur´ân-ı kerimde zikri geçen Rr´avn, Uz, Musa´nın nübüvveti arasında hükümdar olandır. Adının el-Velîd b. Mus´ab olduğu sanılmaktadır (bk. İsiâm Ansiklopedisi ve el-Müncid fi´l-edebi ve´l-ulûm, Rr´avn maddesi; M. Hamal Yazır, Hak Dini Kur´ân Dili, el-Bakara, 2/49 âyetinin tefsiri).

[40] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 142.

[41] el-Bakara, 2/286.

[42] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 142-143.

[43] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 143.

[44] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 143.

[45] ed-Dehr, 76/30.

[46] el-En´ûm. 6/107.

[47] Yûnus, 10/99.

[48] ©f-Rö´d, 13/27,

[49] el-Enâm,6/125.

[50] «İrâde ile meşîet bir kaç mânâda kullanılır: Temenni, dua, emir, rızâ, tahakküm ve cebri izâl© gibi. Bunlardan temennî mânâsındaki irâdenin Allah´a nisbeti caiz değildir, çünkü o, acz ve cehl alâmetidir. Allah taâlâ ise bundan yüce ve mü­nezzehtir. Emir ile rızâ mânâsına gelen irâdenin ise Allah´a nisbeti caizdir, ancak bu irâde ma´sıyet ve kötülüklere şâmil değildir. Tahakküm ve cebrin izâlesi mâ-nâstndaki irâdeye gelince, bu, Allah´ın bir sıfatı olup kendi îcâdının mahsûlü olan her şeye - müslümanların ittifakıyla - şâmildir. Şu kadar var ki Mu´tezile, kullara ait fiillerin Allah´ın yaratmasıyla vücûd bulduğunu inkâr ettiğinden kötülük ve ması-yetlerin onun ifâdesi altında bulduğunu kabul edememiştir. 8ize göre İse her şey Allah´ın icadıyla vücüd bulduğundan aynı zamanda onun irâdesi altına girmiş bulunur" (el-KIfâye. varak 67b vd.)

[51] Peygamber (s.a.) efendimiz kızlarından bazılarına dinî konuları öğretirken şöyle derdi: «Her sabah şu tesbîhi tekrarla: Allah´a teşbih eder, ona hamdederim. Kuv­vet ve kudret ancak Allah iledir. Allah´ın dilediği olur, dilemediği olmaz..." (Sü-nen-i Ebî Dâvud, 2/614, el-Edeb/101; bk. el-Esmâ´ ve´s-sıfât, s. 160-164).

[52] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 144-145.

[53] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 145.

[54] el-Kehf, 18/29.

[55] Fusslet.41/40.

[56] et-Tûr, 52/66.

[57] el-Bakara, 2/185.

[58] Gâflr,40/31.

[59] Bahis konusu ûyetln baş tarafı şöyledir, Meûlen: «Ramazan ayı ki Kufân o ayda İndirilmiştir, insanlara hidayet rehberi, doğru yolun ve hak İle battı ayırdeden hü­kümlerin apaçık delillerini İhtiva1 eden Kur"ân. O halde içinizden o aya erlşebilen kimse onu oruçla geçirsin. Kim de hasta olur veya seferde bulunursa, tutamadığı günler sayısınca dtfler günlerde oruç tutsun."

[60] el-İsrâ; 17/7.

[61] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 146-147.

[62] Ma´dûm, yok, gayr-ı mevcûd demektir, İstılahta, zihnin dışında (hariçte) ne biz­zat, ne do başkasına baölı olarak bukjnmıyan ma´tûm-i ilâhî, diye ta´rtf olunur. Önceki bahiste İlâhî irâdenin her şeye şâmn olduğunu İsbat etmemiz karşısında «acaba_ ma´dûma da şâmil midir » alye akla gelebilecek bir soruya cevap teşkil etmek üzere bu faal açılmıştır.

[63] Bu hadisin kaynağı 36 numaralı dipnotunda zikredilmiştir.

[64] «Şey»: var olan, var olması mümkün olan (mevcûd ve mümkin).

[65] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 147-148.

[66] «Mü´tezüe âlimlerinin çoğunluğu «Kui için en elverişli olanı yapmak ve onu kula vermek Allah üzerine vâcibdir" dediler. Bişr b. el-Mu´temir ile ona tâbi´ olanlar ise «Kul hakkında en uygun olanı yerine getirmek Allah´a vâcib değildir, fakat kulu için hayra vesile olanı yapmak ona vâcibdir, kullar için kötülüğe vesile olacak şeyi yapması ise caiz değildir» demiştir». (el-Kifâye. varak 72 b.)

[67] «Zira müslümanlar ve semavî dinlere inananların hepsi taaîlere yardım etmesini, günahlardan korumasını ve belölartnt izâle etmesini (Cenâb-ı Haktan) niyaz ederler; nassbu hakikati naber vermiştir» (ei-İ´îimâd, varak 70a-b).

[68] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 149-150.

[69] Sa´dettin Teftâzânfnin «Şerhu´l-Akaid» inde mevzu´ ile alâkalı olarak verdiği izahâ-tı-faideli olur umuduyla - dercediyorum: (İstanbul, 1315 h. baskısı, s. 127-128): «Rızık, Allah taâlânın, canlıya sevkettiği ve canlının yediği şeyin adıdır. Bu, helâl olabileceği gibi haram da olur. Bu ta´rif, nzkın, «Canlının kendisiyle beslendiği şey» tarzında izah edilmesinden daha doğrudur. Çünkü sonuncu ta´rif, rızık mefhûmunda dâhil olduğu halde Allah îaâlâya nisbet unsurundan yoksundur. Mutezileye göre haram nzık değildir. Çünkü onlar rızkı, bazan «Meşru, mâlikin mülkiyeti altında bulundurup yediği şeydir.» bazan da «Kendisiyle faidelenmenin memnu´ olmadığı şeydir» diye îa´rif ve izah etmişlerdir. Bu ise ancak helâl olabilir. ...Bu ihtilâfın temeli şunlara dayanır: Rızık mefhûmunda Allah taâlâya nisbet ediliş mutlaka bahis konusudur, Allah´tan başka rızık verici yoktur, kul haram yemekten Ötürü zem ve cezaya müstahaktır; halbuki yüce Allah´a istinâd eden bir şey körü olamaz, onu işleyen kişi de zem ve cezaya müstahak olmamalıdır. Ehl-i sünnetin cevabı şöyledir; Kulun cezaya çarptırılması kendi isteğiyle haramın sebeblerine başvurmuş olmasındandır".

[70] Hûd, 11/6.

[71] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 151.

[72] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 151.

[73] el-Bakara. 2/168.

[74] «Şeyh Ebû´i-Hsan er-Rüstûgfenî ve Ebû İshâk el-İsferâinî bu meselede kökte bir ay­rılığın mevcûd olduğunu kabul etmeyip «İhtilâf sadece lâfız bakımındandır» de­mişlerdir. Doğru olan görüş de budur» (el-İ´timâd, varak 75a).

[75] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 151-152.

[76] Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd el-Kâ´bî, Ebû´l-Kaasim; Mu´tezile imamlarından biri ve Kâ´biyye diye İsimlendirilen zümrenin reisi. 319 h./ 931 yılında vefat etmiştir (el-A1am,4/189.

[77] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 153.

[78] Bu hadîs için SüyûITnln el-Câmiu´s-sagir´İne ve el-MünâvTye ait şerhine («Sılatü´r-rahım» maddesi) ve bir de Sehâvi´nin el-Makaasıdu´l-hasene´sine («Sadakutu´s-sırn» maddesi) bakınız. Buhörî (7/72, et-Tıbb/12). Müslim (hadis nu. 2557, el-Birr/6) ve Ebû Dâvud (1/393, ez-Zekâh 45) şu mealde bir hadis rivayet ederler: «Kim rızkı­nın genişletilmesi ve ecelinin geriye bırakılmasını arzu ederse hısım-akrabasmı zi­yaret etsin.»

[79] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 153.

[80] el-En´âm, 6/28 154

Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 153-154.

[81] Su beyt için bk. Divânu´i-Hüzeliyyîn, birinci kısmı. s. 19. Tübbe´; Meşhur Tübbaiyye zırhlarının, adına izafe ediligi Hımyer hükümdarlarındandır. Ebû Züeyb: Huveylid b. Hâlid b. Muharriş; Huzeyl oğullarından hem Câhiliyyet hem de İslâmiyet dev­rinde yaşamış büyük bir şâir. İslâmiyet devrinde Medine´ye yerleşmiş, savaşlara ve fetihlere katılmıştır. 27 h./648 m. yılında vefat etmiştir (el-A´lâm. 2/373).

[82] el-Kamer, 54/49.

[83] Sahîrvl Müslimde rivayet edilen Cibril hadiside (hadîs nu. 8, el-İmân/ 1 söyle bu-yurulur: Cibril ona: imâm haber ver diye sordu. Rasûlüllah ise şöyle buyurdu: «Allah´a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve âhiret gününe iman et­mendir, ayrıca hayır ve şerriyle birlikte kadere Inanmandır. Difler bir rivayette (haaîs nu. 10) ise "kaderin tamamına İman etmendir» buyurulur.

[84] Bu kudsî hadîs İçin bk. Sayûtî, el-Camlu´s-sagîr, : -M , ı . A maddesi; Aliyyul-Kaarî, ei- Ahâdisû´t-kudsiyye, 11. hadis.

[85] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 155-156.

[86] el-Kasas. 28/56.

[87] Fâtır,35/8.

[88] eş-Şûrâ, 42/52.

[89] el-İsrâ. 17/9.

[90] ervNisâ,4/119.

[91] İbrahim. 14/36.

[92] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 157-158.
Rahman ve Rahim olan Allah´ın adıyla

Tevhidin aslı, buna îman etmenin en doğru yolu şudur: Allah´a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, öldükten sonra dirilmeye, kadere, hayrın ve şerrin Allah´tan olduğuna, hesap, mizan, cennet ve cehenneme inandım, bunların hepsi de haktır, demek gerekir.

Yüce Allah, sayı yönüyle değil, ortağı olmaması yönüyle birdir. O, doğurmamış ve doğurulmamıştır. O´na hiçbir şey denk değildir. O yarattıklarından hiç birine benzemez. İsimleri, zatî ve fiilî sıfatlarıyla daima var olmuş ve var olacaktır.

Allah´ın zatî sıfatları; hayat, kudret, ilim, semi, basar ve irâde sıfatlarıdır. Fiilî sıfatlar ise, tahlik (yaratma), terzik (rızık verme), inşa (yapma), ibda (örneksiz yaratma) ve sun´ (san´atla yaratma) ve diğer fiilî sıfatlardır.

Allah, sıfatları ve isimleri ile var olmuş ve var olacaktır. O´nun isim ve sıfatlarından hiçbiri sonradan olma değildir. O ilmiyle daima bilir, ilim O´nun ezelde sıfatıdır. O kudretiyle daima kadirdir, kudret O´nun ezelde sıfatıdır. Kelâm ile konuşur, kelâm O´nun ezelde sıfatıdır. Yaratması ile daima haliktır, yaratmak O´nun ezelde sıfatıdır. Fiili ile daima faildir, fiil O´nun ezelde sıfatıdır. Fail Allah´tır, fiil ise O´nun ezelde sıfatıdır. Yapılan şey, mahlûktur. Yüce Allah´ın fiili ise mahlûk değildir. Allah´ın ezeldeki sıfatları mahlûk ve sonradan olma değildir. Allah´ın sıfatlarının yaratılmış ve sonradan olduğunu söyleyen, yahut tereddüt eden veya şüphe eden kimse Yüce Allah´ı inkâr etmiş olur.

Kur´ân-ı Kerîm, Allah kelâmı olup, mushaflarda yazılı, kalplerde mahfuz, dil ile okunur ve Hz. Peygamber´e indirilmiştir. Bizim Kur´ân-ı Kerîm´i telaffuzumuz, yazmamız ve okumamız mahlûktur fakat Kur´ân mahlûk değildir. Allah´ın Kur´ân´da belirttiği Musa ve diğer peygamberlerden, firavn ve İblis´ten naklen verdiği haberlerin hepsi Allah kelâmıdır, onlardan haber vermektedir. Allah´ın kelâmı mahlûk değildir, fakat Musa´nın ve diğer yaratılmışların kelâmı mahlûktur. Kur´ân ise Allah´ın kelâmı olup, kadîm ve ezelîdir

Allah bir şey (varlık)´dir, fakat diğer şeyler gibi değildir. O´nun varlığı cisim, cevher, araz, had, zıd, eş ve ortaktan uzaktır. O´nun Kur´ân´da zikrettiği gibi eli, yüzü ve nefsi vardır. Allah´ın Kur´ân´da zikrettiği gibi el, yüz ve nefs gibi şeyler, keyfiyetsiz sıfatlardır. O´nun eli, kudreti veya nimetidir denilemez. Zîra bu takdirde sıfat iptal edilmiş olur. Bu, Kaderiyye ve Mutezile´nin görüşüdür. O´nun elinin, keyfiyetsiz sıfat olması gibi, gazabı ve rızası da keyfiyetsiz sıfatlarından iki sıfattır.

Allah, eşyayı bir şeyden yaratmadı. Allah, eşyayı oluşundan önce, ezelde biliyordu. O, eşyayı takdir eden ve oluşturandır. Allah´ın dilemesi, ilmi, kazası, takdiri ve Levh-i Mahfûz´daki yazısı olmadan, dünya ve âhirette hiçbir şey vaki olmaz. Ancak onun Levh-i Mahfûz´daki yazısı, hüküm olarak değil, vasıf olarak yazılıdır. Kaza, kader ve dilemek, O´nun nasıl olduğu bilinemeyen sıfatlarındandır. Allah, yok olanı yokluğu halinde yok olarak bilir, onun yarattığı zaman nasıl olacağını bilir. Var olanı, varlığı halinde var olarak bilir, onun yokluğunun nasıl olacağını bilir. Allah ayakta duranın ayakta duruş halini, oturduğu zaman da oturuş halini bilir. Bütün bu durumlarda Allah´ın ilminde ne bir değişme, ne de sonradan olma bir şey hâsıl olmaz. Değişme ve ihtilâf, yaratılanlarda olur.

Allah´ın "Allah Musa´ya hitap etti."(en-Nisa,164.) âyetinde belirttiği gibi. Musa Allah´ın kelâmını işitti. Şüphesiz ki Allah, Musa ile konuşmasından önce de, kelâm sıfatı ile muttasıftı. Yüce Allah yaratmadan da ezelde yaratıcı idi. Allah, Musa´ya hitap ettiğinde, ezelde sıfatı olan kelâmı ile konuştu. O´nun sıfatlarının hepsi, mahlûkların sıfatlarından başkadır. O bilir, fakat bizim bildiğimiz gibi değil. O kadirdir, fakat bizim gücümüzün yettiği gibi değil. O görür, fakat bizim görmemiz gibi değil. O işitir, fakat bizim işittiğimiz gibi değil. O konuşur, fakat bizim konuşmamız gibi değil. Biz uzuvlar ve harflerle konuşuruz. Oysaki Allah, uzuvsuz ve harfsiz konuşur. Harfler mahlûktur, fakat Allah´ın kelâmı mahlûk değildir.

Allah insanları küfür ve îmandan hâli olarak yaratmış, sonra onlara hitap ederek emretmiş ve nehyetmiştir. Kâfir olan; kendi fiili, hakkı inkâr ve reddetmesi ve Allah´ın yardımını kesmesiyle küfre sapmıştır. İman eden de kendi fiili, ikrarı, tasdiki ve Allah´ın muvaffakiyet ve yardımı ile îman etmiştir.

Allah Âdem´in neslini, sulbünden insan şeklinde çıkarmış, onlara akıl vermiş, hitap etmiş, îmanı emredip, küfrü yasaklamıştır. Onlar da onun Rabb olduğunu ikrar etmişlerdir. Bu, onların îmanıdır. İşte onlar bu fıtrat üzerine doğarlar. Bundan sonra küfre sapan bu fıtratı değiştirip bozmuş olur. İman ve tasdik eden de fıtratında sebat ve devam göstermiş olur.

Allah, kullarının hiç birini îman veya küfre zorlamamış, onları mü´min veya kâfir olarak yaratmamıştır. Fakat onları şahıslar olarak yaratmıştır. İman ve küfür kulların fiilleridir. Allah, küfre sapanı, küfrü esnasında kâfir olarak bilir. O kimse daha sonra iman ederse, imanı halinde mü´min olarak bilir, ilmi ve sıfatı değişmeksizin onu sever.

Kulların hareket ve sükûn gibi bütün fiilleri hakikaten kendi kesbleri (kazançları)´dir. Onların yaratıcısı ise Yüce Allah´tır. Onların hepsi Allah´ın dilemesi, ilmi, hükmü ve kaderi ile olur.

Taatların hepsi, Allah´ın emri, muhabbeti, rızası, ilmi, dilemesi, kazası ve takdiri ile vacip kılınmıştır. Masiyetlerin hepsi de Allah´ın ilmi, kazası, takdiri ve dilemesi ile olmakla beraber, rızası ve emri değildir.

Peygamberlerin hepsi de (salât ve selâm olsun) küçük, büyük günah, küfür ve çirkin hallerden münezzehtir. Fakat onların sürçme ve hataları vâki olmuştur. Hz. Muhammed, Allah´ın sevgili kulu, resulü, nebisi, seçilmiş tertemiz kuludur. O hiç bir zaman puta tapmamış, göz açıp kapayacak bir an bile Allah´a ortak koşmamıştır. O, küçük büyük hiç bir günah işlememiştir.

Peygamberlerden sonra insanların en faziletlisi, Ebû Bekr es-Sıddîk, sonra Ömer el-Fârûk, sonra Osman b. Affân Zû´n-Nûreyn, daha sonra Aliyyu´l-Murtaza´dır. Allah hepsinden razı olsun. Onlar doğruluk üzere, doğruluktan ayrılmayan, ibâdet eden kimselerdir. Hepsine sevgi ve saygı duyarız. Hz. Peygamber´in ashabının hepsini sadece hayırla anarız.

Bir müslümanı, helâl saymaması şartıyla, büyük günahlardan birini işlemesi ile kâfir sayamayız. Bu durumdaki bir kimseden îman ismini kaldıramayız, ona gerçek anlamda mü´min deriz. Bir mü´minin kâfir olmamakla beraber günahkâr olması caizdir.

Günahlar, mü´mine zarar vermez demeyiz. Keza günah işleyen kimse Cehennem´e girmez de demeyiz. Dünyadan mü´min olarak ayrılan kimse, fasık da olsa Cehennem´de ebedî kalacaktır, demeyiz.

Mürcie´nin dediği gibi, iyiliklerimiz makbul, kötülüklerimiz de affedilmiştir, demeyiz. Fakat kim bütün şartlarına uygun, müfsit ayıplardan uzak amel işler ve onu küfür ve dinden dönme gibi şeylerle boşa çıkarmaz ve dünyadan mü´min olarak ayrılırsa şüphesiz Allah onun amelini zayi etmez, bilakis kabul eder ve ondan dolayı sevap verir, deriz.

Allah´a ortak koşmak ve küfür dışında, büyük ve küçük günah işleyen, fakat tevbe etmeden mü´min olarak ölen kimsenin durumu Allah´ın dilemesine bağlıdır. Dilerse ona Cehennem´de azap eder, dilerse affeder ve hiç azaba uğratmaz.

Herhangi bir amele riya karıştığı zaman, o amelin ecrini yok eder. Keza ucüb (kendi amelini üstün görmek) de böyledir.

Peygamberlerin mucizeleri ve velîlerin kerametleri haktır. Ancak, haberlerde belirtildiği üzere İblis, Firavun ve Deccal gibi Allah düşmanlarına ait olan, onların şimdiye kadar vukua geliş ve gelecek hallerine mucize de, keramet de demeyiz. Bu, onların hacetlerini yerine getirmedir. Zîra, Allah, düşmanlarının ihtiyaçlarını, onları derece derece cezaya çekmek ve sonunda cezalandırmak şeklinde yerine getirir. Onlar da buna aldanarak azgınlık ve küfürde haddi aşarlar. Bunların hepsi de caiz ve mümkündür.

Yüce Allah, yaratmadan önce de yaratıcı, rızıklandırmadan önce de rızık verici idi. Allah, âhirette görülecektir. Mü´minler Allah´ı Cennet´te, aralarında bir mesafe olmaksızın, teşbihsiz ve keyfiyetsiz olarak baş gözleriyle göreceklerdir.

İman, dil ile ikrar, kalp ile tasdiktir. Gökte ve yerde bulunanların îmanı, îman edilmesi gereken şeyler yönünden artmaz ve eksilmez, fakat yakın ve tasdik yönünden artar ve eksilir. Mü´minler, îman ve tevhid hususunda birbirlerine müsavidirler. Fakat amel itibarıyla birbirlerinden farklıdırlar. İslâm, Allah´ın emirlerine teslim olmak ve itaat etmek demektir. Lügat itibariyle iman ve islâm arasında fark vardır. Fakat islâmsız îman, îmansız da islâm olmaz. Onların ikisi de bir şeyin içi ve dışı gibidirler. Din ise; iman, islâm ve şeriatlerin hepsine birden verilen isimdir.

Biz, Yüce Allah´ı kendisini kitabında tavsif ettiği bütün sıfatlarıyla gerçek olarak biliriz. Hiçbir kimse Allah´a, O´nun şanına lâyık şekilde hakkıyla ibâdet etmeye kadir değildir. Fakat insan ancak Allah´ın kitabında, Resulünün bildirdiği ölçüde Allah´a ibâdet eder.

Bütün mü´minler; marifet, yakîn, tevekkül, muhabbet, rıza, korku ve ümit ve iman konusunda birbirlerine müsavidirler. Bu konuda imanın dışındaki hususlarda birbirlerinden farklıdırlar.

Yüce Allah, kullarına karşı lütufkârdır, adildir, kulun hakettiği sevabı lütfuyla kat kat fazlasıyla verir. Kulunu, adaletinin icabı olarak işlediği günahtan dolayı cezalandırır. Keza kendisinden bir lütuf olarak bağışlar da.

Peygamberlerin (salât ve selâm olsun) şefaati haktır. Peygamberimizin (s.a.) şefaati, günahkâr mü´minler ve onlardan büyük günah işleyip cezayı haketmiş olanlar için hak ve sabittir.

Kıyamet günü amellerin mizanla tartılacağı hususu haktır. Hz. Peygamberi´in havzı haktır. Kıyamet günü hasımlar arasında iyilikler alınarak kısas ve hesaplaşma olması haktır. İyilikler bulunmadığı takdirde kötülüklerin atılması hak ve caizdir.

Cennet ve Cehennem hâlen yaratılmıştır, ebediyen de fâni olmayacaklardır. Huriler ebediyen ölmezler. Yüce Allah´ın cezası da, sevabı da ebedîdir.

Allah dilediğini kendisinin bir lütfü olarak hidâyete ulaştırır. Dilediğini de adaletinin gereği olarak sapıklığa düşürür. Allah´ın sapıklığa düşürmesi, hızlânıdır. Hızlanın mânâsı ise, Allah´ın razı olacağı şeylerde onu muvaffak kılmayıp, yardımını kesmesidir. Bu, Allah´ın adaleti gereğidir. Keza, Allah´ın günahkârları isyanları sebebiyle cezalandırması da adaleti icabıdır.

Şeytan, mü´min kuldan imanını baskı ve cebirle alır, dememiz doğru değildir. Fakat kul îmanı terkederse, Şeytan da onun imanını alır, deriz.

Kabirde Münker ve Nekir´in sualleri haktır. Kabirde ruhun cesede iade edilmesi haktır. Bütün kâfirler ve asi mü´minler için kabir sıkıntısı ve azabı haktır.

Âlimlerin, Allah´ın sıfatlarını Farsça (Arapça´dan başka bir dille) söylemeleri caizdir. Fakat yed=el kelimesi, Allah´ın sıfatı olarak Farsça söylenemez. Fakat Farsça olarak Rûyi Hüdâ=Allah´ın yüzü demek caizdir. Allah´ın yakınlık ve uzaklığı, mesafenin uzunluk ve kısalığı ile değil, keramet ve zillet mânâsındadır. İtaatli olan kul, Allah´a keyfiyetsiz olarak yakın, âsi kul ise keyfiyetsiz olarak Allah´tan uzak olur. Yakınlık, uzaklık ve yönelmek, yalvaran kula racidir. Keza Cennet´te komşuluk ve Allah´ın önünde bulunmak da keyfiyetsiz şeylerdir.

Kur´ân-ı Kerîm, Allah´ın Resulüne (s.a.) indirilmiş olup, mushaflarda yazılıdır. Kelâm mânâsında Kur´ân âyetlerinin hepsi de fazilet ve büyüklük bakımından birbirine müsavidir. Fakat bazısında zikir ve zikredilen fazileti bahis konusudur. Âyete´l-Kürsi buna misaldir. Burada zikredilen Allah´ın yüceliği, azameti ve sıfatlarıdır. Bu âyette hem zikir, hem de zikredilenin fazileti olarak iki fazilet bir araya gelmiştir. Bu kısmında ise sadece zikir fazileti vardır. Kâfirlerin kıssalarında olduğu gibi. Bu âyetlerde zikredilenin bir fazileti yoktur, çünkü zikredilenler kâfirlerdir. Keza Allah´ın isim ve sıfatlarının hepsi de azamet ve fazilette müsavidir, aralarında farklılık yoktur.

Hz. Peygamber´in anne ve babası İslâm gelmeden önce öldüler. Kasım, Tâhir ve İbrahim Allah Resulünün oğulları, Fâtıma, Rukiyye, Zeynep ve Ümmü Gülsüm de kızları idiler.

İnsan tevhid ilminin inceliklerinden herhangi birinde güçlükle karşılaşırsa, sorup öğreneceği bir âlim buluncaya kadar, Allah katında doğru olana inanması gerekir. Böyle bir kimseyi arayıp bulmakta gecikmesi caiz değildir. Bu hususta tereddüt edilerek beklemek mazur görülmez. Eğer tereddüt ederek beklerse, kâfir olur.

Mîrac haberi haktır. Onu reddeden sapık bir bid´atçi olur. Deccal´in, Ye´cüc ve Me´cüc´ün ortaya çıkması, güneşin batıdan doğması, Hz. İsa´nın gökten inmesi ve sahih haberlerde bildirilen kıyamet alâmetlerinin hepsi de haktır.

Yüce Allah, dilediğini doğru yola hidâyet eder.
Fıkhu´l - Ebsat

Allah´ın Dilemesi
İman Babı
Kader Babı

Günah İşleyen Kimsenin Kafir Olduğu İddiasının Reddi

FIKHU´L EBSAT

Hamd Âlemlerin Rabbına, Salât ve Selâm Efendimiz, Hz. Muhammed ve O´nun Âl ve Ashabına..

İmam Ebû Bekr Muhammed b. Muhammed el-Kâşânî, Ebû Bekr Alâu´d-Din Muhammed b. Ahmed es-Semerkandî´den rivayet etti. Bize Ebû´l-Muin Meymun b. Muhammed en-Mekhûlî en-Nesefi, ona el-Fadl lakaplı, Ebû Abdillah el-Hüseyn b. Ali el-Kaşgarî, ona Ebû Mâlik Nasrân b. Nasr el-Huttelî, ona Ali b. el-Hasen b. Muhammed el-Gazzâl, ona Ebû´l-Hasen Ali b. Ahmed el-Fârisî, ona Nusayr b. Yahya el-Fakih haber verdi. Şöyle dedi: Ebû Muti Hakem b. Abdillah el-Belhi´nin şöyle söylediğini işittim: Ebû Hanîfe´ye (r.a.) fıkhı ekberi sordum, şöyle dedi:

Ehl-i kıbleden olan bir kimseyi herhangi bir günahla tekfir etmemen, kimseyi imandan uzaklaştırmaman, marufu emredip münkerden sakındırman, senin için takdir olunan şeyin sana mutlaka isabet edeceğini, senin için takdir olunmayanın da sana isabet etmeyeciğini bilmen, Hz. Peygamber´in ashabından hiçbiri ile ilgini kesmemen, birini sevip diğerini sevmemezlik etmemen, Hz. Osman ve Hz. Ali´nin durumunu Allah´a havale etmendir.

Ebû Hanîfe (r.a.) şöyle dedi: Dinde fıkıh, ahkâmda fıkıhtan daha üstündür. Kişinin nasıl ibâdet edeceğini öğrenmeye çalışması, kendisi için birçok ilmi toplamasından daha hayırlıdır.

Ebû Muti şöyle dedi: Bana dinin en faziletlisini haber ver, dedim. Ebû Hanîfe şöyle dedi:

-Fıkhın en faziletlisi, kişinin Yüce Allah´a îmanı, şerâyi, sünnetler, hadler, ümmetin ittifak ve ihtilafını bilmesidir.

Ebû Muti: Îmanın ne olduğunu bana açıklayın.

Ebû Hanîfe: Bana Alkame b. Mürsed, Yahya b. Ya´mur´dan rivayet etti ve şöyle dedi: İbnu Ömer´e, bana din nedir, haber ver dedim. O da îmana sarıl ve onu öğren, dedi. Ben îman nedir, bana öğret, dedim. Şöyle dedi: "...elimi tuttu ve beni yaşlı bir zata götürdü. Yanına oturttu ve şöyle söyledi: Bana îmanın ne olduğunu soruyor diyerek, bu zatın Hz. Peygamberle birlikte Bedir Savaşı´na katılanlardan olduğunu söyledi. İbnu Ömer şöyle devam etti: Ben Hz. Peygamber´in yanında idim, bu zat da beraberdi. Birden karşımıza, güzel saçlı, sarık giymiş, çölde yaşadığını zannettiğimiz bir adam çıkageldi. İnsanların arasından geçerek Hz. Peygamber´in (s. a.) önünde durdu-Ey Allah´ın elçisi, îman nedir diye sordu. Hz. Peygamber de:

-Îman, Allah´tan başka ilâh olmadığına, Muhammed´in Allah´ın kulu ve elçisi olduğuna şehadet etmen, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe, kadere, hayır ve şerrin Yüce Allah´tan olduğuna inanmandır, buyurdu. O zat buna karşı:

-Doğru söyledin, dedi.

Biz çöl insanlarının câhil olmaları dolayısıyla onun Hz. Peygamberin sözlerini tasdik etmesine hayret ettik. Bu zat daha sonra:

-Ey Allah´ın Resulü, İslâm´ın şeâiri (alâmetleri) nedir diye sordu. Bunun üzerine Hz. Peygamber:

-Namaz kılmak, zekât vermek, Ramazan orucunu tutmak, gücü yeten kimse için hacca gitmek ve cünüplükten dolayı gusl etmektir, buyurdu. Bunun üzerine o zat:

-Doğru söyledin, dedi.

Biz, sanki sorduğunu biliyormuşçasına Hz. Peygamberi tasdik etmesine şaşırdık. O zat daha sonra:

-Ey Allah´ın Resulü, ihsan nedir diye sordu. Hz. Peygamber de:

-İhsan, Allah´ı görürcesine O´na ibâdet etmendir. Sen O´nu görmesen bile, O seni görür, buyurdu. O zat:

-Doğru söyledin, dedi ve devamla kıyametin ne zaman kopacağını sordu. Bunun üzerine Hz. Peygamber:

-Bu hususta sorulan, sorandan daha bilgili değildir, buyurdu. O zat daha sonra ayağa kalktı, insanların ortasına gelince, onu bir daha göremedik. Hz. Peygamber şöyle dedi:

-Bu gelen Cebrail idi, size dininizden bilmeniz gereken şeyleri öğretmek için geldi. (el-Buharî, îman 37; Müslim, îman 57; Ibn Hanbel, Müsned 1/37, 51, 53.)

Ebû Muti: Ebû Hanîfe´ye, buna kesin olarak inanan ve ikrar eden mü´min midir diye sordum. Şöyle dedi:

-Evet, bunu ikrar edince, İslâm´ın bütününü ikrar etmiş olur ve o kimse mü´mindir.

-Eğer Allah´ın halkettiklerinden bir şeyi inkâr edip, "bilmem ki bunun yaratıcısı kim " derse ne olur, diye sordum Şöyle dedi:

-O kimse, "Allah her şeyin halikıdır..."(el-En’am,103) âyetinden dolayı kâfir olur. Sanki o kimse, o şeyin Allah´tan başka yaratıcısı vardır, demiştir. Keza "Allah´ın bana namaz, oruç ve zekâtı farz kıldığını bilmiyorum," dese yine kâfir olur. Çünkü Allah "Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin."(el-Bakara,43,83,110) ve "Sizin üzerinize oruç farz kılındı.."(el-Bakara,178), «Akşama girerken de, sabaha ererken de, Allah´ı tenzih edin."(er-Rum,17,18) buyurmuştur. Eğer o kimse "ben bu âyete inanıyorum, fakat te´vil ve tefsirini bilmiyorum" derse kâfir olmaz. Çünkü o kimse âyetin Allah tarafından indirildiğine îman etmiş ve fakat tefsirinde hata etmiştir.

-Şirk diyarında bulunan. İslâm´ı mücmel olarak kabul eden, farzları ve amelleri bilmeyen, kitabı ve İslâm´ın icaplarını ikrar etmediği halde Allah´ı ve îmanı kabul eden, fakat îmanın icaplarını ikrar etmeyerek ölen kimse mü´min midir diye sordum.

-Evet, dedi. Ben de:

-Eğer îmanı kabulden başka bir şey bilmez, amel etmez ve ölürse diye sordum.

-O, mü´mindir, dedi.

-Bana îmanın ne olduğunu açıklayın, dedim. Şöyle dedi:

-Îman, Allah´tan başka ilâh olmadığına, O´nun bir olup şeriki bulunmadığına, meleklerine, kitaplarına, Peygamberlerine, cennetine, cehennemine, kıyamete, hayır ve şerrine, hiçbir kimseye kendi amelini yaratma gücünün verilmediğine, insanların kendisi için yaratıldıkları sonuca ve ilâhi takdirin cereyan ettiği şeye intikal edeceklerine şahitlik etmendir, dedi.

-Eğer bunun hepsini kabul eder ve fakat "Dileyen îman etsin, dileyen kâfir olsun."âyetinden dolayı dilemek bana aittir, istersem îman ederim, istersem îman etmem, derse ne olur diye sordum. Ebû Hanîfe şöyle dedi:

-O kimse iddiasında yalancıdır. Allah´ın "Gerçekten Kur´ân bir öğüttür. Kim dilerse ondan öğüt alır. Ancak Allah´ın dilediği kimse öğütlenir."(el-Müddesir,54,56), "Siz, Allah dilemedikçe birşey dileyemezsiniz."(el-İnsan,30) âyetlerini görmüyor musun "Dileyen îman etsin, dileyen kâfir olsun."el-Kehf,29) âyeti vaid (tehdid) içindir. O kimse bu sözü ile âyeti reddetmediği için kâfir olmamıştır. Ancak âyetin tenzilini reddetmemiş fakat te´vilinde hata etmiştir.

-Bir kimse, bana isabet eden bir musibetle Allah beni müptela mı kılmıştır, yoksa onu ben mi iktisap etmişimdir O musibet Allah´ın beni müptela kıldığı şeylerden değildir, derse kâfir olur mu diye sordum. Ebû Hanîfe:

-Hayır, dedi.

-Niçin diye sordum.

-Çünkü Allah "Sana isabet eden iyilik Allah´tandır. Sana isabet eden kötülük de nefsindendir."(en-Nisa,79) buyurur. Yani kötülük, günahın sebebiyledir, ben de onu günahın sebebiyle sana takdir ettim, demektir. Keza Yüce Allah şöyle buyurur: "Size isabet eden her musibet, ellerinizle işledikleriniz yüzündendir."(eş-Şura,30) Yani günahlarınız sebebiyledir. Keza "O dilediğini dalalette bırakır, dilediğine hidayet eder."(en-Nahl,93) buyurur. Fakat o kimse te´vilde hata etmiştir. "Allah insan ile kalbi arasına girer."(el-Enfal,24) âyetinin mânâsı mü´minle küfür arasına, kâfirle iman arasına girer, demektir.

Ebû Hanîfe (r. a.) şöyle dedi: Şüphesiz ki, kulun kendisiyle kötülüğü işlediği güç (istitâat), bizatihi kulun iyiliği işlemesi için de müsaittir. Kul, Allah´ın kendisinde meydana getirdiği, kötülükte değil, iyilikte kullanılmasını emrettiği istitâatı sarf ve tevcihinden dolayı ceza görecektir.

-Eğer Allah kullarını günah işlemeye icbar ediyor, daha sonra onları günahtan dolayı cezalandırıyor, derse nasıl cevap veririz, diye sordum. Şöyle dedi:

-O kimseye, "Kul kendisi için fayda veya zarar vermeye kadir olabilir mi " diye sor. Eğer, "Hayır, çünkü onlar taat ve masiyet dışında kendileri için fayda ve zarar konusunda mecburdurlar," derse, ona "Allah şerri yarattı mı " diye sor. O buna "evet" derse kendi iddiasından vazgeçmiş olur. Eğer "hayır" derse: De ki: "Yarattığı şeylerin şerrinden sabahın Rabbine sığınırım."(el-Felak,1,2) âyetinden dolayı kâfir olur. Çünkü bu âyet, Allah´ın şerri yarattığım haber vermektedir.

-Eğer, "Siz, Allah küfrü ve îmanı diledi demiyor musunuz " der ve ona evet dersek, o yine Allah "O, takvaya lâyık olan, mağfirete ehil olandır"(el-Müddesir,56) buyurmuyor mu diye sorar, biz de "evet" dersek, o da, "Allah küfre lâyık mıdır " derse, biz o kimseye karşı ne cevap veririz diye sordum. Şöyle dedi:

-O taatı dileyene ehildir, masiyeti dileyene ehil değildir, deriz. Eğer "Allah kendisine karşı yalan söylenmesini dilemedi," derse ona şöyle söyle: Allah´a iftira etmek kelam ve söz müdür, yoksa değil midir Evet, derse: Âdem´e isimlerin hepsini öğreten kimdir diye sor. Eğer, Allah´tır, derse şöyle de: Küfür kelam nev´inden midir, değil midir Eğer, evet, derse şöyle sor: Kâfiri kim konuşturdu Eğer Allah konuşturdu, derse kendi fikrine karşı çıkmış olur. Çünkü şirk kelam nev´indendir. Eğer Allah dilemiş olsaydı, onlara şirk sözünü konuşturmazdı.

-Eğer "kişi isterse yapar, isterse yapmaz; isterse yer, isterse yemez, isterse içer, isterse içmez" derse diye sordum. Ona şöyle söyle, . dedi:

-Allah, İsrail Oğullarının denizi geçmelerine hükmedip, Firavun´un boğulmasını takdir etti mi diye sor. Evet, derse:

-Firavun´un Hz. Musa´yı ele geçirmek için gitmemesi (halinde), kendisinin ve ashabının boğulmaması vaki olur muydu diye sor. Eğer, evet, derse kâfir olur. Hayır, derse önceki sözünü nakzetmiş olur.



ALLAH´IN DİLEMESİ Başa Dön

-Allah yaratmayı dilemediği bir şeyi emretmiş fakat bir şeyi emretmediği halde yaratmış mıdır diye sordum:

-Evet, dedi.

-Bu nasıl olur diye sordum.

-Allah kâfire müslüman olmayı emretmiş, fakat kâfir için müslümanlığı yaratmamıştır. Kâfir için küfrü dilemiş, fakat kâfire küfrü emretmediği halde yaratmıştır, diye cevap verdi.

-Allah, emretmemiş olduğu bir şeyden razı olur mu diye sordum.

-Evet, nafile ibâdetler buna misaldir, dedi.

-Allah bir şeyi emrettiği halde ondan razı olmaması durumu olur mu diye sordum.

-Hayır, dedi.

-Niçin diye sordum.

-Çünkü Allah emrettiği her şeyden razı olur, dedi.

-Allah kullarını razı olduğu hususlardan dolayı mı, yoksa razı olmadığı hususlardan dolayı mı azaba çeker diye sordum.

-Allah kullarını razı olmadığı şeyler için azaba çeker. Onlara; küfür, masiyet ve rıza göstermediği konularda azap eder, dedi.

-Allah onlara, dilediği için mi, yoksa dilemediği için mi azap eder diye sordum.

-Allah onlar hakkında dilediği için azap eder. Çünkü Allah kullarında âsi için masiyeti, kâfir için küfrü dilediği halde, küfür ve masiyet dolayısıyla azaplandırır, dedi.

-Allah, onlara İslâm´ı emretmiş, sonra onlar için küfrü dilemiş midir diye sordum. Evet, dedi.

-Allah´ın dilemesi emrini mi geçmiştir, yoksa emri mi dilemesini geçmiştir diye sordum.

-Allah´ın dilemesi emrini geçmiştir, dedi.

-Allah´ın dilemesi onun rızası mıdır, değil midir diye sordum.

-Dilemesi, rızası ve emrettiği hususta taat ile amel eden kimse için, Allah´ın rızası vardır. Allah´ın emrettiğinin hilafına amel işleyen kimse onun dilemesi ile işlemiş olur, fakat onun rızasıyla işlemiş olmaz. Ona karşı masiyet işlemiş olur. Masiyet ise Allah´ın rızası hilâfınadır, dedi.

-Rızası olan konuda Allah kullarını azaba çeker mi diye sordum.

-Allah, kullarını, razı olmadığı küfürden dolayı azaba çeker. Fakat onların taatı terketmeleri ve masiyet işlemelerinden dolayı onlardan intikam alıp, azap etmeye rızası vardır, dedi.

-Allah, mü´minler için küfrü dilemiş midir diye sordum.

-Hayır, fakat mü´minler için îmanı dilemiştir. Keza kâfirler için küfrü, zina edenler için zinayı, hırsızlık edenler için hırsızlığı, ilim erbabı için ilmi, hayır sahipleri için de hayrı dilemiştir. Allah, kâfirleri yaratmadan önce onların kâfirler ve sapıklar olmasını dilemiştir,dedi.( Allah´ın ezelden dilemesi, küfrü ve dalaleti yaratması, kulun muhtar olup onu seçeceği dolayısıyladır. Bu ifadeden kulun mecbur olduğu anlaşılmamalıdır.)

-Allah kâfirleri, razı olduğu şeyi yarattığından dolayı mı, razı olmadığı şeyi yarattığından dolayı mı azaplandırır diye sordum.

-Allah kâfirleri yaratmaya razı olduğu şeyden dolayı azaba uğratır, dedi.

-Niçin diye sordum.

-Allah, küfrü yaratmaya rızası olduğu halde onları küfürlerinden dolayı azab çeker. Fakat Allah´ın bizatihi küfre rızası yoktur, dedi.

-Allah "Kulları için küfre rızası yoktur."(ez-Zümer,7)buyurduğu halde nasıl olur da küfrü yaratmaya rızası olur diye sordum. Şöyle cevap

verdi:

-Allah onlar hakkında diler, fakat razı olmaz.

-Niçin

-Çünkü Allah İblis´i yaratmıştır, İblis´i yaratmaya rızası var, fakat İblis´in kendisine rızası yoktur. Keza Allah, içkiyi ve domuzu yaratmıştır. Onları yaratmaya rızası olduğu halde kendilerine rızası yoktur.

-Niçin

-Allah içkinin kendisine rıza gösterse idi, onu içen Allah´ın razı olduğu şeyi içmiş olurdu. Fakat onun içkiye ve küfre, İblis´e ve fiillerine rızası yoktur. Fakat bizzat Hz. Muhammed´e rızası vardır.

-Yahudiler, "Allah´ın eli bağlıdır."(el-Maide,64) diyorlar. Onların bu sözüne Allah´ın rızası var mıdır

-Hayır, dedi.



O kimse "Allah bütün insanları melekler gibi itaatkâr yaratmak isteseydi, buna kadir olur muydu Bunu haber ver." denildiğinde "Hayır," diye cevap verirse, Allahı kendisini tavsif ettiğinden başkası ile vasıflandırmış olur. Zîra Allah Kur´ân´da: "Kullarının üzerine yegâne mutasarrıf O´dur."(el-En’am,18), "O kullarının küfrüne razı olmaz."(ez-Zümer,7) ve "O sizin üzerinizden size azap göndermeğe kadirdir."(el-En’am,65.) buyurmaktadır. Eğer "kadirdir." derse "Allah İblis´in itaat konusunda Cebrail gibi olmasını dileseydi, buna muktedir olmaz mıydı " de. Eğer "Hayır," derse kendi sözünü terketmiş ve Allah´ı sıfatlarından başkası ile vasıflandırmış olur. Eğer "Kulun zina etmesi, içki içmesi, namuslu insanlara dil uzatması Allah´ın izni ile değil midir " diye söylerse "Evet," denir. Eğer "O halde o kimseye niçin had cezası tatbik edilir " derse: "Allah´ın emrettiği şey terkolunmaz," denir. Çünkü o kimse kölesini kesse, bu Allah´ın dilemesi ile olur, insanlar da o kimseyi kötülerler. Eğer kölesini azad ederse, insanlar da yaptığından dolayı onu öğerler. Bunların her ikisi de Allah´ın dilemesi ile vücuda gelir, o kimse bu fiilleri Allah´ın dilemesi ile işlemiş olur. Fakat kul Allah´ın dilemesi ile masiyet işlerse, işleyen kimsenin fiilinde ilâhî rıza ve doğruluk yoktur. "Niçin ona had cezası tatbik edilir " sözü, onların prensiplerine göre fasit bir sualdir. Çünkü onlar bir çok masiyetlerde de Allah´ın dilemesini kabul etmiyorlar. Ona göre içki içmek gibi bir fiilin haricinde had cezası gerekmiyor. Oysaki yaptığı bütün işleri Allah´ın dilemesi ile yapmıştır.





İMAN BABI Başa Dön

Eğer: "îmanın yeri neresidir " diye sorulursa onun kaynağının ve yerinin kalb olduğu, fer´inin de cesette bulunduğu söylenir. Eğer: "O parmağında mıdır " diye sorulursa, "Evet" de. Eğer: "Parmak kesilince îman nereye gider " diye sorulursa: "Kalbe," de.

Eğer: "Allah kullarından bir şey talep eder mi " diye sorarsa: "Hayır onlar ancak Allah´tan isterler," de. Allah´ın kullar üzerindeki hakkı nedir " diye söylenirse: "O´na kulluk etmeleri, hiç bir şeyi ortak koşmamalarıdır. Bunu yaptıkları zaman onların Allah´tan bekledikleri, Allah´ın onları affetmesi ve sevaplandırmasıdır. Zîra Allah, Kur´ân´da: "Ağaç altında sana bey´at ettiklerinde Allah mü´minlerden razı oldu."(el-Fetih,18,) âyeti gereğince Allah, mü´minlerden razı olur. Allah İblis´e gazap eder. "Dilediğinizi yapın."(Fussilet,40,) âyeti Allah´ın tehdidini ifade eder. "Semûd´a gelince; biz onlara doğru yolu göstermiştik, fakat onlar körlüğü hidâyete tercih ettiler."(Fussilet,17) Yani onlara hidâyeti göstermiş ve açıklamıştık, demektir. "Dileyen îman etsin, dileyen kâfir olsun."(el-Kehf,29.) âyeti va´îd ifade eder. "Ben cinleri de insanları da ancak bana kulluk etsinler diye yarattım."(ez-Zariyat,56.)) -yani benim birliğimi kabul etsinler demektir- buyurulmaktadır. Fakat bu fiillerin hepsi; hayrı, şerri, tatlısı, acısı, zararlısı ve faydalısı, hepsi Allah´ın takdiriyledir. Yüce Allah şöyle buyurur: "Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündeki insanların hepsi de îman ederlerdi. Sen niçin insanları mü´min olsunlar diye zorlamak istiyorsun "(Yunus,99), "Biz onlara melekler indirseydik, ölüler onlarla konuşsaydı, her şeyi bir araya getirip onların önünde toplasaydık, Allah dilemedikçe yine îmana gelmezlerdi."(el-En’am,111.), "Hiçbir kimse Allah´ın izni olmadıkça îman edemez."(Yunus,100.), "Eğer Rabbin dileseydi, insanları bir tek ümmet yapardı, fakat onlar ihtilafta devam edecekler. Ancak Rabbinin rahmet diledikleri müstesnadır. Allah da onları bunun için yarattı."(Huh,118-119.), "Allah´a kulluk edin, şeytanden çekinin. Her kavimde Allah´ın hidâyet ettiği kimseler ve sapıklığa sarılanlar da vardır."(en-Nahl,36.). "Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz."(el-İnsan,30.)Yâni Allah, takdiri ile dilemedikçe siz dileyemezsiniz. Hz, Şuayb (a.s.) şöyle söylemişti: "Allah bizi sizin dininizden kurtardıktan sonra yine o dine dönersek, Allah´a iftira etmiş oluruz. Onun için Allah´ın dilemesi dışında bizim sizin dininize dönmemize ihtimal yoktur. Rabbimizin ilmi her şeyi kaplamıştır. Biz Allah´a tevekkül ettik. Ey Rabbimiz kavmimizle bizim aramızdaki davada doğrulukla hükmet. Sen her şeyin doğrusunu gösteren ve bildirenlerin en hayırısısın."(et-Tekvir,29) Hz. Nuh şöyle dedi: "Allah sizin helak edilmenizi dilerse, benim size öğüt vermem ve hayrınızı istemem size hiçbir fayda vermez. O Rabbinizdir, dönüşünüz onadır."(Hud,34.) Keza Yüce Allah şöyle buyurur: "O, andolsun ona (Yûsuf’a) niyet kurmuştu. Eğer Rabbinin burhanını görmese idi, oda onu kasdetmiş gitmişti. Biz böylece ondan kötülüğü ve hayasızlığı giderdik. Çünkü o bizim ihlasa erdirilmiş kularımızdandı."(Yusuf,24.) Keza Allah şöyle buyurur: "Biz Süleyman´ı denedik. Onun tahtı üzerine bir ceset attık. O da hemen Allah´a dönüp sığındı."(Sad,34.)



KADER BABI Başa Dön

Bize Ali b. Ahmed, Nusayr b. Yahya´dan haber verdi. O da Ebû Muti´nin şöyle söylediğini duyduğunu nakletti: Ebû Hanîfe (Allah ondan razı olsun) şöyle dedi: Bize Hammad´ın, İbrahim´den, İbrahim´in de Abdullah b. Mes´ud´dan naklettiğine göre, Hz. Peygamber (s. a.) şöyle buyurdu: "Şüphesiz ki sizin herhangi birinizin yaratılması, ana karnında kırk gün nutfe, sonra bunun gibi bir kan pıhtısı, sonra bunun gibi bir parça et olarak devam eder. Daha sonra Allah ona bir melek gönderir, üzerine rızkını ve ecelini, saîd veya saki olacağını yazar. Kendisinden başka ilâh olmayan Allah´a yemin ederim ki, kişi, Cehennemle kendi arasında bir zira mesafe kalıncaya kadar cehennemliklerin amelini işler, daha sonra ilâhi yazı onu geçer. Hiç şüphesiz bir kimse cennet ehlinin amelini işler, öyle ki cennetle kendi arasında bir zira mesafe kalmışken cehennem ehlinin amelini işler, sonra ölür ve cehenneme girer."(Bkz, el-Buharî, Bed´ül-Halk, 6; Ebû Dâvud, es-Sunne, 16; Ibn Hanbel, el-Musned, IV/7.)

-Marufu emreden, münkerden nehyeden, bu konuda insanlar kendine tâbi olmuşken, daha sonra cemaate karşı çıkan kimse için ne dersin Bunu doğru görüyor musun diye sordum.

-Hayır, dedi.

-Niçin Oysaki Allah ve Resulü, marufu emredip, münkerden nehyetmeyi emretmişlerdir. Bu gerekli bir farizadır, dedim. Şöyle cevap verdi:

-Orası öyle. Fakat kan dökmek, haramı helâl saymak ve malları yağmalamak gibi fiillerle, bozup ifsat ettikleri şeyler, ıslah ettiklerinden daha fazla olur. Oysaki Allah, Kur´ân´da şöyle buyurmuştur:"Mü´minlerden iki zümre birbiriyle döğüşecek olurlarsa, aralarını bulup barıştırın. Onlardan biri diğerine tecavüzde bulunursa, mütecaviz olan tarafla Allah´ın emrine dönünceye kadar savaşın."(el-Hucurat,9)

-Tecavüz eden zümreye karşı kılıçla mı vuruşuruz diye sordum.

-Evet, marufu emredersin, münkerden sakındırırsın. Eğer kabul ederlerse ederler, yoksa onlarla savaşırsın. İmam zalim de olsa, sen âdil zümre ile beraber olursun. Zîra Hz. Peygamber "Size zâlim olanın zulmü, âdil olanın adaleti zarar vermez. Sizin ecriniz size, onun vebali de ona aittir." (Bkz, İbn Mace, es-Sunen, el-Fiten, 9.)buyurmuştur, dedi.

-Tahkimci Havâriç için ne dersin diye sordum

-Onlar Havâric´in en kötüleridir, diye cevap verdi.

-Onları tekfir edebilir miyiz diye sordum.

-Hayır, fakat Ali ve Ömer b. Abdulaziz gibi hayırlı imamların yaptığı şekilde onlarla harbederiz, dedi.

-Hiç şüphe yok ki. Hariciler tekbir getiriyorlar, namaz kılıyorlar, Kur´ân okuyorlar. Ebû Ümâme hadisini hatırlamıyor musun O, Şam mescidine girdiğinde, oradaki Haricilerin reisleri ile karşılaştı. Ebû Galib el-Hımsî´ye: "Ey, Ebû Galip, bunlar senin memleketinin insanlarındandır. Bunların kim olduklarını sana bildirmek istedim. Onlar cehennem ehlinin köpekleridir. Onlar semâ örtüsünün altında öldürülenlerin en şerlileridir" der ve bu esnada ağlar. Ebû Gâlib ona: "Ey Ebû Ümâme seni ağlatan nedir Onlar müslümandılar, halbuki sen onların hakkında işittiklerimi söylüyorsun" dedi. Bunun üzerine Ebû Ümâme: "Onlar Allah´ın kendileri için ´O gün kiminin yüzleri ağarır, kiminin yüzleri kararır. Yüzleri kararanlara, siz îman ettikten sonra kâfir mi oldunuz Küfrünüzden dolayı azabı tadın, denilecek. Yüzü ağaranlar ise Allah´ın rahmetine kavuşurlar ve orada ebedî kalırlar.´(Al’i-İmran,106) buyurduğu kimselerdir." Bunun üzerine Ebû Gâlib, söylediğinin kendi görüşü mü yoksa Hz. Peygamber´den mi işittiğini sordu. Ebû Ümâme de, "Eğer ben bunu Hz. Peygamber´den bir, iki, üç... yedi defa duymamış olsaydım sizce haber vermezdim," dedi ve Havaric´i Allah´ın kendi üzerindeki nimetlerini küfürle tekfir etti… (Bkz, İbn Hanbel, el-Musned, V/250, 253, 256, 259.)Havâriç isyan edip, muharebe yapıp, yağmacılık ettikten sonra, sulh yapsalar, onlar daha önceki hareketlerinden dolayı takibata uğrarlar mı diye sordum. Şöyle cevap verdi:

-Harp bittikten sonra onlar için bir zarar yoktur, onlara had de tatbik edilmez. Kan dökmeleri de böyledir, kısas yapılmaz.

-Niçin diye sordum. Şöyle cevap verdi:

-Osman (r. a.)´ın katli hususunda, insanlar arasında ortaya çıkmış olan fitneden ashap; bir te´vil neticesinde kana bulaşanlara kısas yapılmayacağı, te´vil sonucu haram ilişkide bulunanlara had cezası uygulanmayacağı, yine te´ville bir mala sahip çıkan kimse için takibatta bulunulmayacağında ittifak ettikleri hadisinden dolayıdır. Fakat mal mevcut olursa sahibine iade edilmesi gerekir.

-Bir kimse kâfiri kâfir olarak bilmem, derse diye sordum.

-O kâfir gibidir, dedi.

-Eğer kâfirin son gideceği yer neresi olduğunu bilmem derse diye sordum.

-O, Allah´ın kitabını inkâr etmiş ve kâfir olmuş olur, dedi.

-Kendisine, sen mü´min misin diye sorulan kimse, Allah daha iyi bilir diye cevap verirse, bu kimse hakkında ne dersin diye sordum.

-Onun îmanında şüphe vardır, dedi.

-Îmanla küfür" arasında üç durumdan biri olan münafıklıktan başka bir durum var mıdır O kimse ya mü´min, ya kâfir veya münafıktır, dedim. O da:

-Hayır, îmanında şüphe olan kimse münafık değildir, dedi.

-Niçin diye sordum.

-Muaz b. Cebel´in arkadaşı ve İbnu Mes´ud´un hadisinden dolayı. Bana Hammad´ın Muaz b. Cebel´in ashabından Haris b. Malik´den haber verdiğine göre; Muaz b. Cebel´e ölüm geldi çattı. Bu durumda Haris de ağladı. Muaz Haris´e niçin ağladığını sordu, o da "ölümden dolayı ağlamıyorum. Biliyorum ki, Âhiret senin için dünyadan daha hayırlıdır. Fakat senden sonra bizim öğreticimiz kim olacak " dedi. Bir başka rivayet de "Senden sonra dini bilen kim " şeklindedir. Muaz da "Acele etme, Abdullah b. Mes´ud´a tabi ol," dedi. Daha sonra Haris, Muaz´a, "Bana vasiyette bulun," dedi. O da Allah ne dilediyse vasiyet etti ve "Âlimin sürçmesinden sakın," dedi.

Muaz vefat edince Haris Kûfe´de, İbnu Mes´ud´un ashabına geldi. Namaz için nida edildiğinde Haris: "Bu davete uyun, bunu dinleyip icabet etmek her mü´min için haktır," dedi. Ona bakıştılar ve "Sen muhakkak mü´min misin " diye sordular. O da "evet, elbette mü´minim," diye cevap verdi. Onlar birbirine bakıştılar. Abdullah b. Mes´ud gelince durum ona anlatıldı. O da Haris´e, onların söylediği gibi söyledi. Bunun üzerine Haris, başını eğdi, ağladı ve "Allah Muâz´a rahmet etsin," dedi ve İbnu Mes´ud´a vaziyeti anlattı. İbnu Mes´ud ona "Sen şüphesiz mü´min misin " diye sorunca o da "Evet," diye cevap verdi. İbnu Mes´ud "Sen kendinin cennet ehlinden olduğunu söylüyorsun," dedi. Bunun üzerine Haris de "Allah muâz´a rahmet etsin, bana âlimin zellesinden, münafığın da hükmünü kabulden kaçınmamı vasiyet etti," dedi. İbnu Mes´ud "Sen benim sürçmemi gördün mü " diye sorunca. Haris, "Allah aşkına söyle. Hz. Peygamber hayatta iken insanlar, gizli ve açık durumlarında mü´min, gizli ve açık durumlarında kâfir, gizlilik durumunda münafık ve açıktan mü´min olmak üzere üç gruptan ibaret değiller miydi Sen bu üç fırkanın hangisindensin " dedi. İbnu Mes´ud "Madem ki Allah için and verdin, söyleyeyim. Ben gizli durumda da, açık durumda da mü´minim," dedi. Bunun üzerine Haris kendisini niçin, elbette mü´minim dediğinden dolayı ayıpladığını sordu. İbnu Mes´ud da "Evet. Bu benim sürçmemdir. Onu benim üzerime gömün, Allah Muâz´a rahmet etsin," dedi. (Âlimin sürçmesi hakkında bk. ed-Darimi, Mukaddime, 23.)

-Ben cennetliğim diyen kimsenin durumu nedir diye sordum, Ebû Hanife:

-Yalan söylemiştir, o bunu bilmiyor. Mü´min îmanı sebebiyle cennete giren, işledikleri sebebiyle ateşte azap gören kimsedir, dedi.

-Eğer kendisinin cehennem ehli olduğunu söylerse dedim. Şöyle dedi:

-Yalan söylemiştir. Onun bu hususta bilgisi yoktur. Şüphesizki o, Allah´ın rahmetinden ümit kesmiştir. Ve şöyle devam etti: Mü´minin, gerçekten mü´minim demesi gerekir. Çünkü o, îmanında şüphe etmemektedir.

-Onun îmanı meleklerin îmanı gibi olur mu diye sordum.

-Evet, dedi.

-Amelde kusur ederse de, gerçekten mü´min midir diye sordum. Şöyle cevap verdi:

-Bana Hârise´nin hadisini söylediler. Hz. Peygamber ona, "Nasıl sabahladın " diye sordu. O da "Gerçek mü´min olarak sabahladım," dedi. Hz. Peygamber: "Söylediğine dikkat et, çünkü her hakkın bir hakikati vardır, senin îmanının hakikati nedir " dedi. Bunun üzerine Harise "Canım dünyadan vazgeçti, gündüzümde susuz, gecemde uykusuz kaldım. Ben sanki Rabbimin arşına bakıyorum, sanki cennette birini ziyaret eden cennetliklere nazar ediyorum, sanki ben cehennemde yığılan insanları görüyorum," dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber: "isabet ettin, devam et; isabet ettin, devam et," dedi ve daha sonra: "Kim Allah´ın kalbini nurlandırdığı kimseye bakmak isterse Harise´ye baksın," buyurdu. Daha sonra Harise: "Ey Allah´ın Resulü, bana şehit olmam için dua et," dedi. Hz. Peygamber ona dua etti ve sonunda şehit oldu. (Bkz. el-Buharî, ez-Zekât, 1; Müslim, el-îman, 15; Fedailu´s-Sahabe, 150.)

-Bazılarına ne oluyor da, mü´min ateşe girmez, diyorlar diye sordum. Şöyle cevap verdi:

-Cehenneme girenler tamamen îman etmişlerdir.

-Kâfirin durumu nedir dedim.

-Onlar o gün îman ederler, dedi.

-Bu nasıl olur diye sordum. Şöyle dedi:

-Allah Kur´ân´da şöyle buyurur: "Onlar bizim cezamızı görünce, biz yalnız Allah´a inandık, Allah´a ortak koştuklarımızı reddettik, dediler. Onların, azabımızı gördüklerinde îman etmeleri fayda vermez."(Mü!min,84,85)

Ebû Hanife (Allah rahmet etsin) şöyle dedi:

-Kim haksız yere başkasını öldürürse, yahut hırsızlık ederse veya yol keserse yahut facirlik eder veyahut günah işlerse veya zina ederse yahut da içki içer sarhoş olursa; bu kişi günahkâr mü´mindir, kâfir değildir. Bu durumda olanlar işlediklerinden dolayı cehennemde azaba uğrarlar, fakat îmanları sebebiyle cehennemden çıkarılırlar.

Ebû Hanife (Allah rahmet etsin) şöyle dedi:

-Îman edilecek hususların hepsine inanan, fakat İsa ve Musa peygamber midir değil midir diyen kimse kâfir olur. Keza kâfir cennete mi, yoksa cehenneme mi gider, bilmem, diyen kimse de: "Kâfirler için cehennem ateşi vardır, onlar öldürülmezler ki ölsünler..."(Fatır,36), "Onlar için yakılma azabı vardır."(el-Buruc,11), "Onlar için şiddetli azap vardır."(Al’i-İmran,5) âyetlerinden dolayı kâfir olur.

Ebû Hanife (Allah rahmet etsin) şöyle dedi:

-Said b. el-Müseyyeb´den bana ulaştığına göre, kâfirleri bulundukları mevkie indirmeyen onlar gibidir.

-İman eden fakat namaz kılmayan, oruç tutmayan, bu amellerin hiçbirisini işlemeyen kimseyi iman kurtarır mı diye sordum. Ebû Hanife şöyle dedi:

-Onun işi, Allah´ın dilemesine bağlıdır. Dilerse azap eder, dilerse rahmet eder. Ve şöyle devam etti: Allah´ın kitabından herhangi bir şeyi inkâr etmeyen kimse mü´mindir. Bana ilim ehlinden birinin haber verdiğine göre, Muaz b. Cebel Hınıs şehrine geldiği zaman insanlar onun çevresine toplandılar. Bir genç ona, "Namaz kılan, oruç tutan, beyti hacceden, Allah yolunda cihadda bulunan, köle azad eden, zekâtını veren ve fakat Allah ve Resulünden şüphe eden kimse için ne dersin " diye sordu. Muaz: "Onun için ateş vardır," dedi. O genç: "Namaz kılmayan, oruç tutmayan beyti haccetmeyen, zekâtını vermeyen fakat Allah ve Resulüne inanan kimse için ne dersin " diye sorunca, Muaz b. Cebel: "Onun için Allah´tan affedileceğini umar, azaba uğrayacağından da korkarım." dedi. Bunun üzerine o genç: "Ey Abdurrahman´ın babası, şüphe ile amel fayda vermediği gibi, iman ile beraber herhangi bir şey de zarar vermez." dedi ve çekip gitti. Muaz b. Cebel de "Bu vadide bu gençten daha bilgilisi yok," dedi.

Ebû Hanife şöyle dedi:

-Mütecaviz kimselerle, küfürlerinden dolayı değil, haddi tecavüzlerinden dolayı savaş et. Âdil zümre ve zâlim sultanla beraber ol. Fakat mütecavizlerle beraber olma. Cemaat ehlinde fasit ve zalimler mevcut olsa bile, onların içinde sana yardımcı olacak salih insanlar da vardır. Eğer cemaat zâlimler ve mütecavizlerden teşekkül ediyorsa, onlardan ayrıl. Çünkü Allah "Allah´ın arzı geniş değil miydi Hicret edeydiniz."(en-Nisa,97), "Ey mü´min kullarım, benim arzım geniştir. Ancak bana kulluk edin,"(el-Ankebut,56)buyurmaktadır.

Ebû Hanife şöyle dedi:

-Bize Hammad´ın İbrahim´den, onun da İbnu Mes´ud´dan rivayet ettiğine göre (Allah hepsinden razı olsun) Hz. Peygamber şöyle buyurdu: "Bir yerde ma´siyetler zuhur edip onu değiştirmeye gücün yetmezse, oradan başka yere git, orada Rabbine kulluk et." Ebû Hanife şöyle devam etti: Bana ilim ehlinden birinin Hz. Peygamber´in ashabından birisinden verdiği habere göre, Hz. Peygamber "Fitneden korktuğu yeri bırakıp, fitneden korkmadığı bir yere giden kimse için Allah yetmiş sıddîk ecri yazar." (Bk. el-Buharî, el-Iman, 12; İbnu Mace, el-Fiten, 16.)buyurdu.

Ebû Hanife şöyle dedi:

-"Bilmiyorum, Rabbim semada mı yoksa arzda mıdır " diyen kimse kâfir olur. Keza "Allah arş üzerindedir" diyen de; "Bilmiyorum, arş semada mı yoksa arzda mıdır " diyen de böyledir.

Allah´a dua ederken yukarıya yönelinir, aşağıya değil. Çünkü aşağının rubûbiyet ve ulûhiyet vasfı ile ilgisi yoktur. Nitekim hadiste şöyle rivayet edilir: Bir adam Hz. Peygamber´e siyah bir cariye getirdi ve benim üzerime mü´min bir köle azad etmek vacip oldu. Bu kâfi midir diye sordu. Hz. Peygamber de cariyeye "Sen mü´min misin " diye sordu. Câriye de "Evet," diye cevap verdi. Hz. Peygamber "Allah nerede " diye sorunca, câriye semaya işaret etti. Bunun üzerine Peygamberimiz: "Bu câriye mü´mindir, azat et." Buyurdu. (. Bk. Müslim, el-Mesacid, 33; Ebû Davud, es-Salat, 167.)

Ebû Hanife şöyle dedi:

-"Kabir azabını bilmem" diyen kimse, helake uğrayan Cehmiyye´dendir. Çünkü o, Allah´ın "Biz onları iki defa azaplandıracağız."(et-Tevbe,101) -ki burada kabir azabı kastolunmaktadır- ve "Zâlimler, bundan başka azaba uğrayacaklar." (et-Tur,47) -Yani kabir azabına çarptırılacaklardır- âyetlerini inkâr etmiş olur. Eğer ´Ben âyete inanıyorum, fakat tefsir ve te´viline inanmıyorum." derse kâfir olur. Çünkü Kur´ân´da, te´vili tenzilinin aynı olan âyetler vardır. Eğer bunu inkâr ederse kâfir olur.

Ebû Hanife şöyle dedi:

-Bana bir zat, el-Minhal b. Amr´dan. o da İbnu Abbas´tan rivayet etti: Hz. Peygamber: "Benim ümmetimin en şerlileri ben ateşte değil, cennette olacağım, diyenlerdir."( Bu rivayetin kaynağını bulamadık.)buyurdu. Ebû Zübyan´dan bana rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber: "Ümmetimden müteelli olanların vay haline," buyurdu. Müteellinin kim olduğu sorulunca: "Onlar, filan kimse cennette, filan kimse de cehennemdedir, diyenlerdir." (Bk. el-Buhari, es-Sulh, 10.)buyurdu, Bana Nafi´nin ona da İbnu Ömer´in naklettiğine göre, Hz. Peygamber şöyle buyurdu: "Allah kıyamet günü aralarında hükmedinceye kadar, ümmetimin cennette veya cehennemde olduğunu söylemeyiniz." (Bu hadisleri belirtilen lafızlarla bulamadık. Mâna ile rivayet edilmiş olması mümkündür) Bana Eban, ona da el-Hasen´in rivayet ettiğine göre Hz. Peygamber: "Allah şöyle buyuruyor: Kullarımı ben aralarında Kıyamet günü hükmedip, yerlerine göndermeden, siz cennet veya cehenneme göndermeyin." (Bu hadisleri belirtilen lafızlarla bulamadık. Mâna ile rivayet edilmiş olması mümkündür.)

dedi.

-Bana katilden ve onun arkasında namaz kılmaktan bahsedin, dedim. Ebû Hanife:

-Her takva sahibi ve günahkâr kimsenin peşinde namaz kılmak caizdir. Senin ecrin sana, onun günahı da kendisine aittir, dedi.

-İnsanlara kılıç ile karşı çıkan, çarpışan ve onlardan bir takım şeyler alanlardan bahsedin, dedim.

-Onlar çeşitli zümrelerdir, hepsi de cehennemdedir, dedi. Ve şöyle devam etti: Ebû Hüreyre (r. a.) Hz. Peygamber´in şöyle dediğini nakletti: "İsrailoğulları yetmiş iki fırkaya ayrıldı, benim ümmetim de yetmiş üç fırkaya ayrılacak. En büyük cemaat ötesinde hepsi ateştedir." (Bk. et-Tirmizî, el-lman, 18; İbnu Mace, el-Fiten, 17, 18, 19; Ebû Davud, es-Sunne, 1.)Bana Hammad, İbrahim´den, o da İbnu Mes´ud´dan rivayet ettiğine göre Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Kim İslâm´da kötü bir şey ihdas ederse helak olur, bid´at çıkaran sapıklığa düşer, sapıklığa düşen de cehennemdedir." (el-Buhari, el-İ´tisam, 5, 6.)

Bize Meymun´un, ona da İbnu Abbas´ın haber verdiğine göre Hz. Peygamber´e gelen birisi: "Ey Allah elçisi, bana öğret," dedi. Peygamberimiz üç defa, "Git, Kur´ân öğren." buyurdu. Dördüncü defasında da: "Hak, sevdiğinden de sevmediğinden de gelse kabul et. Kur´ân´ı öğren, onun yöneldiği tarafa yönel." (Bk. İbnu Hanbel, V/386; Ebû Davud, el-Filen, 1.)buyurdu.

Bize Hammad, ona da İbrahim´in haber verdiğine göre, İbnu Mes´ud: "Şüphesiz en şerli şeyler sonradan ortaya konulanlardır. Her ihdas edilen şey, bid´at; her bid´at, dalalet, her dalalet de cehennemdedir." derdi. Allah Kur´ân-ı Kerîm´de şöyle buyurmaktadır: "Ona hak yoldan uzak kalmayı, kötülükten sakınmayı ilham ile öğretti."(eş-Şems,8) Keza, Allah Musa´ya: "Biz senden sonra kavmini imtihana uğrattık. Samirî de onları saptırdı."(Taha,85)buyurmaktadır.



Günah İşleyen Kimsenin Kafir Olduğu İddiasının Reddi Başa Dön



-Eğer bir kimse "günah işleyen kimse kâfirdir", derse, onun sözünü boşa çıkaracak cevap nedir diye sordum. Şöyle söyledi:

-Ona şöyle cevap verilir: "Yûnus´u da an. Hani o öfkelenerek çıkıp gitmiş, kendisini tazyik etmeyeceğimizi sanmıştı. Karanlıklar içinde niyaz ederek, Senden başka ilah yoktur, seni tenzih ederim, ben zâlimlerden oldum, dedi."(el-Enbiya,87.) Buna göre o, zalim mü´mindir, kâfir ve münafık değildir. Hz. Yûsuf un kardeşleri: "Ey babamız, bizim için günahlarımızın bağışlanmasını dile. Biz muhakkak suçlu idik."(Yusuf,97.) dediler. Bu durumlarıyla onlar günahkârdırlar, fakat kâfir değildiler. Yüce Allah, Peygamberi Hz. Muhammed´e "Senin geçmiş ve gelecek günahını Allah´ın affetmesi için..."(el-Fetih,2.) buyurmuş, günahını yerine küfrünü dememiştir. Hz. Musa kıptîyi öldürmesi dolayısıyla günah işlemişti, fakat kâfir değildi.

Eğer o kimse "Ben inşallah mü´minim," derse, "Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber´e salât ve selâm ederler, ey mü´minler, siz de ona salâvat getirin, ona lâyık olduğu şekilde selâm getirin."(el-Ahzab,56)âyeti gereğince "Eğer mü´minsen ona salâvat getir, değilsen getirme," denir. Keza Allah şöyle buyurur: "Ey iman edenler, cuma günü namaz için nida olunduğunda Allah´ın zikrine koşun, alışverişi bırakın."(el-Cuma,9.)

Muaz (r.a) şöyle dedi: "Kişinin Allah hakkında şüphesi, onun bütün iyiliklerini iptal eder. Allah´a iman ettiği halde masiyet işleyen kimsenin affedilmesi umulur, azap görmesinden de korkulur." Muaz´a soran kimse: "Şüphe iyilikleri giderdiğine göre, îman etmek de kötülükleri daha çok giderir." demişti. Muaz da: ´Yemin ederim, bu adamdan daha çok hayret edilecek bir kimse görmedim," dedi. Ona "Sen müslüman mısın " diye sordu. O da "bilmiyorum" dedi.

O kimseye "bilmiyorum," sözün doğru mu, yanlış mı diye sorulur. Eğer "doğru" derse şöyle söyle: "Dünyada doğru olan âhirette doğru değil midir ". Eğer "Evet," derse: "Kabir azabına, suale, kadere, hayır ve şerrin Allah´tan olduğuna îman ediyor musun " diye sor. "Evet" derse "Sen mü´min misin " diye sor. Eğer yine "bilmiyorum" derse, o zaman; bilmeyesin, anlamayasın, iflah olmayasın, de.

-Eğer bir kimse cennet ve cehennem yaratılmış değillerdir, derse diye sordum

-O kimseye şöyle de: Onlar bir şeydir, yahut bir şey değildir. Oysaki, Allah Kur´ân-ı Kerîm´de "Allah her şeyin yaratıcısıdır."(ez-Zümer,62.), "Biz herşeyi bir ölçü ile yarattık."(el-Kamer,49.), "Onlar sabah akşam ateşe karşı getirilecekler."(el-Mü’min,46.) buyurmaktadır, dedi.

-Eğer cennet ve cehennem fâni olacaktır derse diye sordum.

-Ona Allah Kur´ân´da cennetin nimetlerini "Kesilip tükenmeyen, yasak da edilmeyen"(el-Vakıa,32.) olarak vasfetmektedir, de.

Cennetlik ve cehennemlikler girdikten sonra cennet ve cehennem yok olacaktır diyen kimse de orada ebedî kalışı inkâr ettiği için, kâfir olur.

Ebû Hanife (r.a.) şöyle dedi:

-Allah-u Taâla mahlukların sıfatı ile tavsif edilemez. O´nun gazabı ve rızası keyfiyetsiz sıfatlarındandır. Sünnet ve Cemaat Ehli´nin görüşü budur. Allah gazap eder ve razı olur. Onun gazabı cezalandırması, rızası da sevabıdır, denemez. Biz onu, kendisini tavsif ettiği gibi tavsif ederiz. O birdir, hiç bir şeye muhtaç değildir. Doğurmamış, doğurulmamıştır, kendisine hiç bir şey denk değildir. Hayy, kayyum, kadir, duyan, gören, bilen O´dur. O´nun eli, kullarının elleri üzerindedir, fakat kulların eli gibi bir uzuv değildir. O ellerin yaratıcısıdır. O´nun yüzü yarattıklarının yüzü gibi değildir. O bütün yüzlerin yaratıcısıdır. O´nun nefsi yarattıklarının nefsi gibi değildir. Bütün nefislerin yaratıcısı O´dur. "Onun benzeri hiç bir şey yoktur. Duyan ve gören O´dur."(eş-Şura,11)

-Eğer Allah-u Taâla nerededir, diye sorulursa diye sordum.

-O kimseye: Yaratılmadan önce mekân yoktu, halbuki Allah vardı. Mahlukattan hiç biri yokken, "nerede" mefhumu mevcut değilken, Allah vardı. O her şeyin yaratıcısıdır, diye söyle. Eğer "Dileyen, dilenmiş olan şeyi ne ile diledi " denilirse "Sıfatla" de. O kudretle kadir, ilimle âlim, mülk ile mâliktir. Eğer "meşietle mi diledi, meşietle takdir edilip ilimle mi diledi " diye sorarsa: "Evet," diye cevap ver. ( Allah´ın dilemesi ilmine, ilim de maluma tabidir. Buna göre insan ihtiyarî fiillerinde mücber değildir.)

RAŞiT TUNCA

BAŞAĞAÇLI RAŞiT TUNCA
Raşit Tunca

FORUMUMUZDA
Dini Bilgiler...
Kültürel Bilgiler...
PNG&JPG&GiF Resimler...
Biyografiler...
Tasavvufi Vaaz Sohbetler...
Peygamberler Tarihi...
Siyeri Nebi
PSP&PSD Grafik

BOARD KISAYOLLARI

ALLAH

Allah



BAYRAK

TC.Bayrak



WEB-TUNCA


Radyo Karoglan

Foruma Misafir Olarak Gir


Forumda Neler Var


Karoglan-Raşit Tunca - Dini - islami - Dini Resim - FIKIH - Kuran - Sünnet - Tasavvuf - BAYRAK - Milli - Eğlence - PNG - JPEG - GIF - WebButtons - Vaaz - Sohbet - Siyeri Nebi - Evliyalar - Güzel Sözler - Atatürk - Karoglan Hoca - Dini Bilgi - Radyo index - Sanal Dergi




GALATASARAY

G A L A T A S A R A Y


FENERBAHÇE


F E N E R B A H C E


BEŞiKTAŞ

B E Ş i K T A Ş


TRABZONSPOR

T R A B Z O N S P O R


MiLLi TAKIM

M i L L i T A K I M


ETKiNLiKLERiMiZ


“Peygamberimiz Buyurdular ki Birbirinize Temiz ağız ile Dua edin. Bizde Sayfamızı ziyaret edenlerin ve bu bölümü ziyaret edenlerin kendilerinin Ruhaniyetine, geçmişlerinin Ruhuna Yasin Okuyup hediye ediyoruz Tıkla, ya sende oku yada okunmuş Yasinlerden Nasibini Al”
(Raşit Tunca)



MEVLANA'DAN

“ Kula Bela Gelmez Hak Yazmadıkca, Hak Bela Yazmaz Kul Azmadıkca, Hak intikamını, Kulunun Eliyle Alır da, Bilmiyenler Kul Yaptı Sanır."
(Hz. Mevlana)