MUHAMMED
BAYRAK
| Hoşgeldin, Ziyaretçi |
|
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız. |
| Forum İstatistikleri |
» Toplam Üyeler 28 » Son Üye Raşit Tunca » Toplam Konular 19,758 » Toplam Yorumlar 21,529 Detaylı İstatistikler |
DOWNLOADEN
AYET
FELSEFEMiZ
Raşit Tunca Sözü
GÜZEL SÖZ
Virginia Apgar Kimdir?
1952 yılında bir hastane kafeteryasında kahvaltı yaptığında bir bebeğin doğumunun ne kadar iyi geçtiğini değerlendirmek için bir yol buldu. Derhal beş değerlendirme kriteri yazdı: Solunum, kalp hızı, kas tonu, refleksler ve cilt rengi. Tarihe “Apgar Skorlaması” olarak geçen ve yeni doğan bebeklerin sağlık durumunu kontrol etmeyi amaçlayan bu testin mucidi Dr. Virginia Apgar’ın kim olduğunu bilmiyor olabilirsiniz, ama bir ihtimal bu kişi, bir bebeğin annenin rahmindan dünyaya geldiğinde o bebeğin hayatına dokunmuş olabilir.
Virginia Apgar kimdir?
1909 doğumlu Virginia Apgar, kadınlar hâlâ tıp alanına girmek için mücadele ettiği bir dönemde büyüdü. Apgar’ın bir kardeşi tüberkülozdan öldü ve diğer kardeşi çocukluk dönemi hastalıklarıyla uğraşıyordu. Bu miras, huzursuz bir merak duygusu ile birlikte Apgar’ı tıp okumaya itti ve tıbbi derecesini elde etmek için bir ilham kaynağı oldu.
Apgar’ın başarısı etkileyicidir. O, Columbia Üniversitesi Presbyterian Hastanesi’nde Hekimler ve Cerrahlar Koleji’nde profesör olarak çalışan, bir bölüm yöneten ve yenidoğan bakımı için kritik bir araç tasarlayan ilk kadın doktordur. Ayrıca hastalar için büyük bir savunucuydu. Karşılanmamış bir klinik ihtiyaca göre nispeten basit bir çözüm bulan ve bebek ölüm hızlarını azaltmada önemli katkı sağlamıştır.
En önemlisi, “Apgar Skorlaması” olarak adlandırılan ve yeni doğmuş bebekleri algılamanın değiştirilmesi üzerinde kalıcı bir etkiye sahiptir. Bir anestezi doktoru olan Apgar’dan önce anestezinin annelere olan etkleri üzerinde durulmuş, bebekler ikinci planda tutulmuştur. İşte daha önce doğumun bir yan ürünü olarak görülen yenidoğanlar Apgar’dan sonra artık doğum salonunda bakım merkezindedir. 60 yılı aşkın bir süredir, teknolojideki önemli gelişmelere rağmen,” Apgar Skorlaması” yeni doğmuş bir bebeğin ilk tıbbi değerlendirmesidir.
Abgar Skorlaması nedir?
“Apgar skorlaması” olarak anılan bu testte, 5 objektif bulguya dayanılarak verilen puanlardan toplanan skorun 10 olması halinde Apgar skoruna göre yeni doğmuş bebeğin durumunun mükemmel olduğu kabul edilir.
Bu 5 bulgu; bebeğin solunumu, kalp hızı, kas tonu, refleks cevabı ve cilt rengidir.
Anne ve bebeğe bağlı sebeplerin her biri APGAR skorlamasının düşük olmasına sebep olur. Doğum öncesi ve doğum sırasında bebeği sıkıntıya sokabilecek anne ve bebeğe ait birçok etken APGAR test sonucunu etkileyen nedenler olarak sayılabilir.
Özellikle 10.dakika APGAR’ın düşük olması ilerideki nörolojik hasarı gösterebilmesi açısından önemlidir. Genel olarak APGAR skoru 8’in üzerinde olan bebekler sağlıklı kabul edilirler ancak bebeğin sağlıklı olduğunun tek göstergesi bu değildir.
“Apgar Skoru”nun geliştirilmesi, çoğunlukla Dr. Apgar’ın dahil olduğu doğum kusurlarının önlenmesi ve tedavisi ile ilgili zengin bir araştırmaya ilham kaynağı oldu.
1959’da, Ulusal Ifantil Felç Vakfı (bugünkü Dimes March olarak da bilinir) doğumsal kusurların bölünmesinin direktörlüğünü yapmıştır; bu pozisyon 1974’te ölümüne kadar devam etmiştir.
“Doğruluk kusurlarına ulusal dikkat gösterilmesi, bu koşulların bebek ölümlerinde önemli katkı sağladığına” işaret etti. “Dr. Apgar’ın Dimes March’daki çalışması doğum kusurlarını önlemek ve böylece bebek ölümlerini azaltmak için ülke çapında faaliyetlere yol açtı.”
Karmaşık tıbbi problemleri halka iletmek için pratik bir çözüm bularak Dr. Apgar, algılamadaki değişikliğin sağlık üzerinde nasıl derin bir etkisi olabileceğini bir kez daha ortaya koymuştur.
Virginia Apgar
Virginia Apgar (June 7, 1909 – August 7, 1974) was an Armenian-American obstetrical anesthesiologist, best known as the inventor of the Apgar score, a way to quickly assess the health of a newborn child immediately after birth. She was a leader in the fields of anesthesiology and teratology, and introduced obstetrical considerations to the established field of neonatology.
Early life and education
The youngest of three children, Apgar was born and raised in Westfield, New Jersey. Her father was an insurance executive, and also an amateur inventor and astronomer.[1] Her older brother died early from tuberculosis, and her other brother had a chronic illness.[2] She graduated from Westfield High School in 1925, knowing that she wanted to be a doctor.[3]
Apgar graduated from Mount Holyoke College in 1929, where she studied zoology with minors in physiology and chemistry.[4] In 1933, she graduated fourth in her class from Columbia University College of Physicians and Surgeons (P&S)[2] and completed a residency in surgery at P&S in 1937.
She was discouraged by Dr. Allen Whipple, the chairman of surgery at Columbia-Presbyterian Medical Center, from continuing her career as a surgeon because he had seen many women attempt to be successful surgeons and ultimately fail. He instead encouraged her to practice anesthesiology because he felt that advancements in anesthesia were needed to further advance surgery and felt that she had the "energy and ability" to make a significant contribution.[2] Deciding to continue her career in anesthesiology, she trained for six months under Dr. Ralph Waters at the University of Wisconsin–Madison, where he had established the first anesthesiology department in the United States.[2] She then studied for a further six months under Dr. Ernest Rovenstine in New York at Bellevue Hospital.[2] She received a certification as an anesthesiologist in 1937,[4] and returned to P&S in 1938 as director of the newly formed division of anesthesia.[5] She later received a masters degree in public health at Johns Hopkins School of Hygiene and Public Health, graduating in 1959
Work and research
As the first woman to head a specialty division at Columbia-Presbyterian Medical Center (now NewYork–Presbyterian Hospital) and Columbia University College of Physicians and Surgeons, Apgar faced many obstacles.[examples needed] In conjunction with Dr. Allen Whipple, she started P&S's anesthesia division. Apgar was placed in charge of the division's administrative duties and was also tasked with coordinating the staffing of the division and its work throughout the hospital. Throughout much of the 1940s, she was an administrator, teacher, recruiter, coordinator and practising physician.[1]
It was often difficult to find residents for the program, as anesthesiology had only recently been converted from a nursing specialty to a physician specialty. New anesthesiologists also faced scrutiny from other physicians, specifically surgeons, who were not used to having an anesthesia-specialized MD in the operating room. These difficulties led to issues in gaining funding and support for the division. With America's entrance into World War II in 1941, many medical professionals enlisted in the military to help the war effort, which created a serious staffing problem for domestic hospitals, Apgar's division included.
When the war ended in 1945, interest in anesthesiology was renewed in returning physicians, and the staffing problem for Apgar's division was quickly resolved. The specialty's growing popularity and Apgar's development of its residency program prompted P&S to establish it as an official department in 1949. Due to her lack of research, Apgar was not made head of the department as was expected and the job was given to her colleague, Dr. Emmanuel Papper. Apgar was given a faculty position at P&S.[1]
Obstetrics
In 1949, Apgar became the first woman to become a full professor at P&S,[6] where she remained until 1959.[4] During this time, she also did clinical and research work at the affiliated Sloane Hospital for Women, still a division of NewYork–Presbyterian Hospital.[7] In 1953, she introduced the first test, called the Apgar score, to assess the health of newborn babies.
Between the 1930s and the 1950s, the United States infant mortality rate decreased, but the number of infant deaths within the first 24 hours after birth remained constant. Apgar noticed this trend and began to investigate methods for decreasing the infant mortality rate specifically within the first 24 hours of the infant's life. As an obstetric anesthesiologist, Apgar was able to document trends that could distinguish healthy infants from infants in trouble. [1]
This investigation led to a standardized scoring system used to assess a newborn's health after birth, with the result referred to as the newborn's "Apgar score". Each newborn is given a score of 0, 1, or 2 (a score of 2 meaning the newborn is in optimal condition, 0 being in distress) in each of the following categories: heart rate, respiration, color, muscle tone, and reflex irritability. Compiled scores for each newborn can range between 0 and 10, with 10 being the best possible condition for a newborn. The scores were to be given to a newborn one minute after birth, and additional scores could be given in five-minute increments to guide treatment if the newborn's condition did not sufficiently improve. By the 1960s, many hospitals in the United States were using the Apgar score consistently.[1] Entering into the 21st century the score continues to be used to provide an accepted and convenient method for reporting the status of the newborn infant immediately after birth .[8]
In 1959, Apgar left Columbia and earned a Master of Public Health degree from the Johns Hopkins School of Hygiene and Public Health.[4] From 1959 until her death in 1974, Apgar worked for the March of Dimes Foundation, serving as vice president for Medical Affairs and directing its research program to prevent and treat birth defects.[9]
As gestational age is directly related to an infant’s Apgar score, Apgar was one of the first at the March of Dimes to bring attention to the problem of premature birth, now one of the March of Dimes top priorities.[9] During this time, she wrote and lectured extensively, authoring articles in popular magazines as well as research work.[4] In 1967, Apgar became vice president and director of basic research at The National Foundation-March of Dimes.[4]
During the rubella pandemic of 1964–65, Apgar became an advocate for universal vaccination to prevent mother-to-child transmission of rubella.[9] Rubella can cause serious congenital disorders if a woman becomes infected while pregnant. Between 1964 and 1965, the United States had an estimated 12.5 million rubella cases, which led to 11,000 miscarriages or therapeutic abortions and 20,000 cases of congenital rubella syndrome. These led to 2,100 deaths in infancy, 12,000 cases of deafness, 3,580 cases of blindness due to cataracts and/or microphthalmia, and 1,800 cases of intellectual disability. In New York City alone, congenital rubella affected 1% of all babies born at that time.[10]
Apgar also promoted effective use of Rh testing, which can identify women who are at risk for transmission of maternal antibodies across the placenta where they may subsequently bind with and destroy fetal red blood cells, resulting in fetal hydrops or even miscarriage.[9]
Apgar traveled thousands of miles each year to speak to widely varied audiences about the importance of early detection of birth defects and the need for more research in this area. She proved an excellent ambassador for the National Foundation, and the annual income of that organization more than doubled during her tenure there. She also served the National Foundation as Director of Basic Medical Research (1967–1968) and Vice-President for Medical Affairs (1971–1974). Her concerns for the welfare of children and families were combined with her talent for teaching in the 1972 book Is My Baby All Right?, written with Joan Beck.
Apgar was also a lecturer (1965–1971) and then clinical professor (1971–1974) of pediatrics at Cornell University School of Medicine, where she taught teratology (the study of birth defects). She was the first to hold a faculty position in this new area of pediatrics. In 1973, she was appointed lecturer in medical genetics at the Johns Hopkins School of Public Health.[11]
Apgar published over sixty scientific articles and numerous shorter essays for newspapers and magazines during her career, along with her book, Is My Baby All Right? She received many awards, including honorary doctorates from the Woman's Medical College of Pennsylvania (1964) and Mount Holyoke College (1965), the Elizabeth Blackwell Award from the American Medical Women's Association (1966), the Distinguished Service Award from the American Society of Anesthesiologists (1966), the Alumni Gold Medal for Distinguished Achievement from Columbia University College of Physicians and Surgeons (1973), and the Ralph M. Waters Award from the American Society of Anesthesiologists (1973). In 1973 she was also elected Woman of the Year in Science by the Ladies Home Journal.
Apgar was equally at home speaking to teens as she was to the movers and shakers of society. She spoke at March of Dimes Youth Conferences about teen pregnancy and congenital disorders at a time when these topics were considered taboo.[9]
Personal life
Throughout her career, Apgar maintained that "women are liberated from the time they leave the womb"[citation needed] and that being female had not imposed significant limitations on her medical career. She avoided women's organizations and causes, for the most part. Though she sometimes privately expressed her frustration with gender inequalities (especially in the matter of salaries), she worked around these by consistently pushing into new fields where there was room to exercise her considerable energy and abilities.[11]
Apgar never married, and died of cirrhosis of the liver[12] on August 7, 1974, at Columbia-Presbyterian Medical Center. She is buried at Fairview Cemetery in Westfield.
Music was an integral part of family life, with frequent family music sessions.[13] Apgar played the violin and her brother played piano and organ.[13] She traveled with her violin, often playing in amateur chamber quartets wherever she happened to be. During the 1950s a friend introduced her to instrument-making, and together they made two violins, a viola, and a cello. She was an enthusiastic gardener, and enjoyed fly-fishing, golfing, and stamp collecting. In her fifties, Apgar started taking flying lessons, stating that her goal was to someday fly under New York's George Washington Bridge.[11]
Legacy
Apgar has continued to earn posthumous recognition for her contributions and achievements. In 1994, she was honored by the United States Postal Service with a 20¢ Great Americans series postage stamp. In November 1995 she was inducted into the National Women's Hall of Fame in Seneca Falls, New York. In 1999, she was designated a Women's History Month Honoree by the National Women's History Project.[14] In 2018, Google celebrated Apgar's 109th birthday with a Google Doodle.[15][16]
Honors and awards
Honorary doctorate, Women's Medical College of Pennsylvania (1964)
Honorary doctorate, Mount Holyoke College (1965)
Distinguished Service Award from the American Society of Anesthesiologists (1966)
Elizabeth Blackwell Award, from the American Women's Medical Association (1966)
Honorary doctorate, New Jersey College of Medicine and Dentistry (1967)
Alumni Gold Medal for Distinguished Achievement, Columbia University College of Physicians and Surgeons (1973)
Ralph M. Waters Award, American Society of Anesthesiologists (1973)
Woman of the Year in Science, Ladies Home Journal (1973)
Fellow of the New York Academy of Medicine, the American Public Health Association, and the New York Academy of Sciences.[4]
References
"The Virginia Apgar Papers". U.S. National Library of Medicine: National Institutes of Health. September 21, 2017. Retrieved April 24, 2018.
"Changing the Face of Medicine: Virginia Apgar". U.S. National Library of Medicine. June 3, 2015. Retrieved April 24, 2018.
"The Virginia Apgar Papers: biographical information". Profiles in Science. National Library of Medicine. Retrieved May 17, 2014.
Amschler, Denise (1999). "Apgar, Virginia (1909-1974)". In Commire, Anne. Women in World History: A biographical encyclopedia. Gale. pp. 415–418.
"Dr. Virginia Apgar". Changing the Face of Medicine. National Library of Medicine. Retrieved May 23, 2014.
Women in Medicine Exhibit Resources Archived 2006-09-01 at the Wayback Machine.
Department of Obstetrics and Gynecology Archived 2008-05-17 at the Wayback Machine.
"Association of Apgar scores with death and neurologic disability".
Dezen, Todd P.; Lynch, Elizabeth (2009-06-24). "March of Dimes Honors 100th Anniversary Of Virginia Apgar". White Plains, New York: March of Dimes Foundation.
Pan American Health Organization (1998). "Public Health Burden of Rubella and CRS" (PDF). EPI Newsletter. XX (4). Retrieved 2011-05-15.
"The Virginia Apgar Papers: Biographical Information". profiles.nlm.nih.gov. Retrieved 2018-04-04.
Scrivener, Laurie; Barnes, J. Suzanne (2002). A Biographical Dictionary of Women Healers. Westport, CT: Oryx Press. pp. 6–7. ISBN 1-57356-219-X.
Cite error: The named reference :0 was invoked but never defined (see the help page).
"Honorees: 2010 National Women's History Month". Women's History Month. National Women's History Project. 2010. Retrieved 14 November 2011.
June 7, 2018. "Dr. Virginia Apgar's 109th Birthday". Google.com. Retrieved 2018-06-07.
"Dr. Virginia Apgar Google Doodle". YouTube. Retrieved 2018-06-07.
---------------
Kaynak :
Wikipedia
time com
medicalnewstoday com
agumama com
“Ben kimim? Nereden geldim, nereye gidiyorum? Nasıl yaşamalıyım? Yaşamamın gayesi nedir? Önemli olan ben miyim yoksa başkaları mı? Annem mi haklı, arkadaşım mı yoksa hocam mı? Ölüm nedir? Ya sonrası?”
Tüm bu sorularla karışan kafamızı, bunalan ruhlarımızı, inzal ettiği kitap ile selamete çıkaran ve bunu yaparken de “acaba”ları kapı dışarı atan, bizi bulanık, mikroplu sularda ayüzmekten kurtaran Allah’a, halk ettiklerinin sayısınca hamd ü senalar olsun…
Kadr-i kıymetini ancak Rabbimizin bildiği, nazil olduğu geceyi bir ömre bedel kılan, kendisiyle muhataplığımız ölçüsünde kadrimizi artıracak, inzal etmesiyle Allah’ın bize ne kadar kadir kıymet verdiğini gösteren şerefli, izzetli Kur’ân’a yemin olsun ki…
Allah Azze ve Celle, âdemoğlunu yeryüzüne gönderirken şöyle buyurmuştur: “Hepiniz oradan inin! Yalnız iyi bilin ki size benden bir hidayet geldiği zaman, kimler benim hidayetime uyarsa artık onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.” (2/Bakara 38)
Yeryüzündeyiz… Fakat dünyaya korku ve üzüntü âdeta mührünü vurmuş: Korkudan gözler yuvalarından fırlayacak; üzüntü ile ciğerler pare pare… Ağlamaktan göz pınarları kurumuş. Vicdanlarda sükûnun, toplumda huzurun yerinde yeller esiyor. Hâlbuki çağları üçer beşer atlıyoruz. Hayat standardımız (!) her geçen gün yükseliyor, yükseliyor… Fakat yine de biz daralıyor, sıkılıyor, patlıyoruz… Kapkaranlık… Ya Rab! Yok mu bu gecenin sabahı?
Gözünüz aydın olsun! Güneş çoktan doğdu. Rabbim, doğru yolunu habibi Hz. Muhammed ile son defa gösterdi.
Kitab’ın Kadrini Bilmeyenler, Kadir Gecesi’ni Bilebilirler mi?
“Biz onu Kadir Gecesi’nde indirdik.” (97/Kadir 1) Yani Allah şerefin, izzetin hak etmeyenin elinde oyuncak olduğu bir gecede, onu inzal etmesiyle tüm değerleri, kavramları yerine oturtarak dünyanın kaderini değiştirdi. Fırtınalı bir gecede yolunu kaybetmiş olan geminin rotasını bir kez daha çizerek onu batmaktan kurtardı. Hidayetten daha büyük bir nimet olmadığına, tarihi de şahit tutarak yaptı bunu: “Kime hikmet verilmişse (kimin bu kitaptan nasibi varsa) ona çok büyük hayırlar verilmiştir.” (2/Bakara 269)
Bu gece ne mübarek, ne kıymetli bir gecedir! Aslında Kadir sûresinde, bizlere hiçbir zaman bu hatırayı unutmamamız ve ihmal etmememiz gerektiği hatırlatılmaktadır.
O gecenin kadrini, insanın aklıyla bilmesi ne mümkün! “Bilir misin Kadir Gecesi’nin ne olduğunu?”(97/Kadir 2) Bilemeyiz tabii. İnsanlık halk edildiğinden beri hidayetten hiç mahrum kalmadı ki. O gecenin ne olduğunu bize bildiren de o geceyi kıymetli kılan olacaktır:
“Kadir Gecesi bin aydan daha hayırlıdır.”(97/Kadir 3) Zamanın bizatihi kendisi değerli değildir. Değeri, o vakitte yapılan ile doğru orantılıdır. Kur’ân-ı Kerim’de bu gibi yerlerde geçen rakamsal ifadeler, olayın değerini sayılarla sınırlama amacı taşımaz.
Hakîm olan Cenâb-ı Hakk’ın maksadı, belki de insanları itaate ve ibadetlere yöneltmek ve dünyaya dalmaktan alıkoymaktır. Böylece O, bazen bir itaatin ücretini (sevabını) on katına, bazen de yedi yüz katına[1] çıkarır. Bazen zamanı açısından bazen de yeri açısından böyle değerlendirir. İşte bu yüzden Beytullah ve zemzem diğer yerlere ve sulara üstün kılınır; ramazan diğer aylardan üstün tutulur; cuma diğer günlerden faziletli sayılır. Kadir Gecesi ise diğer gecelerden efdal kılınmıştır.[2]
Bin gece, bin yıl veya bin asır değil de bin ay denilmesinin sebebine gelince (Doğrusunu Rabbimiz bilir.): “Bin ay” yaklaşık seksen üç senedir. Bu da takriben, uzun ömürlü bir insan hayatına tekabül eder. Öyle ki bir ömür arasak bulamayacağımız nimet (yol gösterme), bir gecede verildi. Bizim de şeref ve izzet bulmamız, ömrümüzün binlerce ömre bedel olması ancak Peygamberimize on dört asır evvel inzal olan kitabı tozlanmış rafından hayatımıza indirmekle mümkün. Âyetler, ancak okuyup idrak ederek pratiğe yansıtabildiğimiz ölçüde bize nazil olmuş demektir. Yani “O gecenin kadrini bilirseniz sizin de kıymetiniz artar.” mesajı veriliyor. Aksi takdirde Kadir Gecesi’ne tesadüf etmek bir şey ifade etmeyecek; Ebû Leheb, kıtalar dolaşmaya devam edecektir.
Kadir Gecesi: Ömür Dönümü
Kur’ân-ı Kerim, tanıştığı birey için bir ömür dönümüdür: Hayatının resmi, istikameti tamamen değişir. Onunla bir gecede kat edilen mesafe, Kur’ansız bin ayda alınan yol ile kıyas bile edilemez. Hz. Ömer’in vahiy ile tanışması ile değişen hayatının seyrine bakarsak bunu daha iyi anlarız.
Hz. Peygamberin yirmi üç yılda toplumu getirdiği seviye ile asırlardır insanlığın kat ettiği (kat edemediği) mesafeyi kıyaslarsak ispat için başka delil aramaya gerek kalmaz. Değerlerine sadakat gösterdiği ölçüde Müslümanların tarih sahnesinde büyük muvaffakiyet gösterdiği, İslâm medeniyetinden söz ettirdiği; aksi durumda ise zillet içerisinde, beş para etmez devletlerin kölesi durumuna düştüğüne anbean şahitlik etmekteyiz. Yapılması gereken ise atalarımızın dediği gibi “Her geceyi kadir bil”ip, hayatımızı Kur’ân-ı Kerim ile aydınlatarak bu çarkı ters döndürmek, yeniden medeniyetler inşa etmek, sadece inananları değil tüm insanlığı, canlı-cansız tüm dünyayı bu onursuzluktan kurtarmak.
İnsanın düştüğü en büyük hatalardan biri de ölümün kendisine uzak olduğu düşüncesiyle tevbeyi ertelemesidir. Oysaki zaman sadece ve sadece ölüme doğru akmaktadır. Sorumluluk bilinciyle yaşayan için bunda korkulacak bir şey yoktur. Daha güzel bir hayat onu beklemektedir. Ya diğerleri için? Pişmanlığın içinde sıkışıp kalanlar için de “bin aydan hayırlı gece”ler vardır. “Yani ne kadar günahkâr olursan ol, bir gecede Kur’ân-ı Kerim ile bir ömrü aklayıp paklayabilirsin.” O yüzden olsa gerek Hz. Âişe: “Ey Allah’ın Resûlü, Kadir Gecesi’nin hangi gece olduğunu bilecek olursam o gecede ne diyeyim?” diye sorduğunda Resûlullah (sas): “Ey Allah’ım, şüphesiz ki sen çok affedensin, çok ikram sahibisin, affetmeyi seversin, o halde beni affet.” de, buyurmuştur.[3] Ayrıca Allah Resûlü: “Kim inanarak ve karşılığını yalnız Cenâb-ı Hakk’tan bekleyerek Kadir Gecesi kalkıp ibadet ederse, geçmiş günahları bağışlanır.” demiştir.[4]
Kadir Gecesi pratiğimize gelince: O gece okunacak birkaç dua, kılınacak kaza namazları üzerine bir de sabaha kadar “kadir beklemek” eklenince tüm sene boyunca işlediğimiz günahlardan arındığımızı zannederiz. Ertesi sabah uyandığında dinin emirlerinden, inanç sisteminden bihaber; hayatında Kur’ân-ı Kerim’den hiçbir kare olmayanlar bu tavırlarıyla Resûlullah’ın sünnetinden kendilerine bir pay alamayacaklardır. Tamam, Efendimizin de buyurduğu gibi kulun tüm günahlardan arınması bir gecede mümkün. Fakat niyet halis olacak: Gerçekten pişmanlık, bir daha aynı hatalara dönmemeye dair söz verme. Böylece tüm günahlardan arınarak yeni bir hayata adım atmış oluruz.
Kadir Gecesi: Arayanlar Bulanlardır
Bu kadar kıymetli olan geceyi ne zaman arayalım? Bu gecenin ramazan ayında olduğu âyetle sabittir: “Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur’ân’ın indirildiği aydır.”(2/Bakara 185)
Ramazanın hangi günü olduğu ise ihtilaflıdır ve bu konuda yaklaşık kırk görüş nakledilmiştir. Ramazan, hicri takvimin aylarından biri olduğu için Kadir Gecesi yıl içinde farklı ay ve gecelerde dönmektedir. Âlimler, onun ramazan ayının son on gecesinin tek gecelerinden biri olduğunu düşünmüşlerdir. Çoğunun görüşü de yirmi yedinci gece olduğu yolundadır. Bu konuda rivayet edilen hadislerden birkaçı: “Kadir Gecesi’ni ramazanın yirmi yedi, yirmi bir ve yirmi üçüncü gecelerinde arayın!”[5] “O, ramazanın son gecesidir.”
Bu ihtilaf bile rahmettir. Arayın ki bulasınız. Abdullah b. Mes’ud: “Yıl boyunca ibadet eden Kadir Gecesi’ne isabet eder.” diyor.[6]
Resûlullah (sas) hayatının en önemli hadisesinin yaşandığı tarihi nasıl bilemez? Rahmet Peygamberi biliyorsa niçin paylaşmaz? O gecenin bildirilmemesi de yine kula duyulan şefkatten ileri gelmektedir: Bütün ramazan geceleri ibadet şuuru içinde ihya edilsin, taatte gayretli olunsun diye bu gecenin hangisi olduğu kesin olarak belirtilmemiştir. Kadir Gecesi’nin gizlenmesindeki hikmet, cuma günündeki icabet saatinin, ölüm vaktinin ve kıyamet gününün gizlenmesindeki hikmet gibidir: Ümmeti tembellikten, beleşçilikten, durağanlıktan kurtarmak.
Ebû Hanife diyor ki, “Kadir Gecesi, sadece belli gecelerde değil, senenin üç yüz altmış küsur günü içindeki her bir gecede aranmalıdır. Siz üç yüz altmış küsur geceyi kemâl-i hassasiyetle ihya ederseniz, Allah Teâlâ da o samimi yüreğinize iltifatlarda bulunur.”
Kapsamı Alanındakilere Rahmet
“O gecede, Rablerinin izniyle melekler ve Ruh her iş için iner dururlar.”(97/Kadir 4)
Melekler Allah’a kulluk yapan insanlara dua etmek, onlar hakkında istiğfarda bulunmak, onlara selam vermek, onları müjdelemek, onların ibadet, zikir meclislerine katılmak için inerler de inerler o gece:
“(Melekler) Müminler için de şöyle istiğfar ederler: “Ey Rabbimiz senin rahmetin ve ilmin her şeyi kuşatmıştır. O tevbe edip senin yoluna uyanları bağışla, onları cehennem azabından koru.” (40/Mü’min 7)
Bu âyetteki (97/Kadir 4) “Ruh”un, “Kur’an, rahmet ve Cebrail” olabileceği söylenmiştir. Nitekim “ruh” kelimesi, “can denilen hayat soluğu, ilham ve vahiy” gibi anlamlara gelir. Yani insan bu ruh ile nefes almaya başlar, hayat bulur. Ölü kalbi dirilir. Öyle ki insanın ulaştığı doruk noktadır Kadir… Rabbiyle iletişime geçtiği, O’na en yakın olduğu andır… Gecesine doğar ve sabahı getirir ardından… Selamdır, esenliktir arkası…
“Selam… Ta fecrin doğuşuna kadar.” (97/Kadir 5)
Selam, zâhir ve bâtın hastalıklardan, afetlerden uzak olmaktır.[7] İç huzuru, kararlılığı ve emin olmayı ifade eder.[8] Dünyadayken kul, ancak kapsamı alanındakilere rahmet olan (hüden li’l-müttekîn) Kitab’a tâbi olmakla selamet bulur:
“Rızasını arayanı Allah onunla kurtuluş (selam) yollarına götürür ve onları iradesiyle karanlıklardan aydınlığa çıkarır, dosdoğru bir yola iletir.” (5/Maide 16)
Gerçek selamet, güven ise cennette… Zira orada sonu olmayan bir hayat, fakirliği olmayan bir zenginlik, zilleti olmayan bir izzet ve hastalığı olmayan bir sıhhat ve afiyet vardır. Bundan dolayı cennet yurdu, selam yurdu olarak tanımlanmıştır: “Rablerinin katında selam yurdu onlarındır.” (6/En’am 127)
Hayatın iplerini Kur’ân-ı Mübin’in ellerine teslim ettiğimiz zaman artık bize korku yok… Ta ki ölüm bulana kadar… O zaman da gece bitecek ve fecrin doğuşu ile birlikte selam yurduna gözlerimizi açacağız. Ne mutlu Kitab’a tâbi olarak hayat bulanlara! Ne mutlu selam yurduna nail olanlara!
------------------------
[1] Bakınız:2/Bakara 261.
[2] Fahreddin Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, XXIII/286-287.
[3] Tirmizi, Deavât 85; İbn Mâce, Dua 5.
[4] Buhârî, İman 25, 27, 28, 35; Savm 6; Terâvih 1; Leyletü’l-Kadr 1.
[5] Ebû Dâvûd, Ramazan, 4.
[6] Müslim, Sıyâm, 220.
[7] Râğıb İsfehâni, Müfredâtu Elfâzi’l-Kur’an, s-l-m maddesi.
[8] Bakınız: 25/Furkan 63, 26/Şu’arâ 89, 2/Bakara 71, 6/En’am 127, 10/Yûnus 25, 5/Mâide 16.
Tüm bu sorularla karışan kafamızı, bunalan ruhlarımızı, inzal ettiği kitap ile selamete çıkaran ve bunu yaparken de “acaba”ları kapı dışarı atan, bizi bulanık, mikroplu sularda ayüzmekten kurtaran Allah’a, halk ettiklerinin sayısınca hamd ü senalar olsun…
Kadr-i kıymetini ancak Rabbimizin bildiği, nazil olduğu geceyi bir ömre bedel kılan, kendisiyle muhataplığımız ölçüsünde kadrimizi artıracak, inzal etmesiyle Allah’ın bize ne kadar kadir kıymet verdiğini gösteren şerefli, izzetli Kur’ân’a yemin olsun ki…
Allah Azze ve Celle, âdemoğlunu yeryüzüne gönderirken şöyle buyurmuştur: “Hepiniz oradan inin! Yalnız iyi bilin ki size benden bir hidayet geldiği zaman, kimler benim hidayetime uyarsa artık onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.” (2/Bakara 38)
Yeryüzündeyiz… Fakat dünyaya korku ve üzüntü âdeta mührünü vurmuş: Korkudan gözler yuvalarından fırlayacak; üzüntü ile ciğerler pare pare… Ağlamaktan göz pınarları kurumuş. Vicdanlarda sükûnun, toplumda huzurun yerinde yeller esiyor. Hâlbuki çağları üçer beşer atlıyoruz. Hayat standardımız (!) her geçen gün yükseliyor, yükseliyor… Fakat yine de biz daralıyor, sıkılıyor, patlıyoruz… Kapkaranlık… Ya Rab! Yok mu bu gecenin sabahı?
Gözünüz aydın olsun! Güneş çoktan doğdu. Rabbim, doğru yolunu habibi Hz. Muhammed ile son defa gösterdi.
Kitab’ın Kadrini Bilmeyenler, Kadir Gecesi’ni Bilebilirler mi?
“Biz onu Kadir Gecesi’nde indirdik.” (97/Kadir 1) Yani Allah şerefin, izzetin hak etmeyenin elinde oyuncak olduğu bir gecede, onu inzal etmesiyle tüm değerleri, kavramları yerine oturtarak dünyanın kaderini değiştirdi. Fırtınalı bir gecede yolunu kaybetmiş olan geminin rotasını bir kez daha çizerek onu batmaktan kurtardı. Hidayetten daha büyük bir nimet olmadığına, tarihi de şahit tutarak yaptı bunu: “Kime hikmet verilmişse (kimin bu kitaptan nasibi varsa) ona çok büyük hayırlar verilmiştir.” (2/Bakara 269)
Bu gece ne mübarek, ne kıymetli bir gecedir! Aslında Kadir sûresinde, bizlere hiçbir zaman bu hatırayı unutmamamız ve ihmal etmememiz gerektiği hatırlatılmaktadır.
O gecenin kadrini, insanın aklıyla bilmesi ne mümkün! “Bilir misin Kadir Gecesi’nin ne olduğunu?”(97/Kadir 2) Bilemeyiz tabii. İnsanlık halk edildiğinden beri hidayetten hiç mahrum kalmadı ki. O gecenin ne olduğunu bize bildiren de o geceyi kıymetli kılan olacaktır:
“Kadir Gecesi bin aydan daha hayırlıdır.”(97/Kadir 3) Zamanın bizatihi kendisi değerli değildir. Değeri, o vakitte yapılan ile doğru orantılıdır. Kur’ân-ı Kerim’de bu gibi yerlerde geçen rakamsal ifadeler, olayın değerini sayılarla sınırlama amacı taşımaz.
Hakîm olan Cenâb-ı Hakk’ın maksadı, belki de insanları itaate ve ibadetlere yöneltmek ve dünyaya dalmaktan alıkoymaktır. Böylece O, bazen bir itaatin ücretini (sevabını) on katına, bazen de yedi yüz katına[1] çıkarır. Bazen zamanı açısından bazen de yeri açısından böyle değerlendirir. İşte bu yüzden Beytullah ve zemzem diğer yerlere ve sulara üstün kılınır; ramazan diğer aylardan üstün tutulur; cuma diğer günlerden faziletli sayılır. Kadir Gecesi ise diğer gecelerden efdal kılınmıştır.[2]
Bin gece, bin yıl veya bin asır değil de bin ay denilmesinin sebebine gelince (Doğrusunu Rabbimiz bilir.): “Bin ay” yaklaşık seksen üç senedir. Bu da takriben, uzun ömürlü bir insan hayatına tekabül eder. Öyle ki bir ömür arasak bulamayacağımız nimet (yol gösterme), bir gecede verildi. Bizim de şeref ve izzet bulmamız, ömrümüzün binlerce ömre bedel olması ancak Peygamberimize on dört asır evvel inzal olan kitabı tozlanmış rafından hayatımıza indirmekle mümkün. Âyetler, ancak okuyup idrak ederek pratiğe yansıtabildiğimiz ölçüde bize nazil olmuş demektir. Yani “O gecenin kadrini bilirseniz sizin de kıymetiniz artar.” mesajı veriliyor. Aksi takdirde Kadir Gecesi’ne tesadüf etmek bir şey ifade etmeyecek; Ebû Leheb, kıtalar dolaşmaya devam edecektir.
Kadir Gecesi: Ömür Dönümü
Kur’ân-ı Kerim, tanıştığı birey için bir ömür dönümüdür: Hayatının resmi, istikameti tamamen değişir. Onunla bir gecede kat edilen mesafe, Kur’ansız bin ayda alınan yol ile kıyas bile edilemez. Hz. Ömer’in vahiy ile tanışması ile değişen hayatının seyrine bakarsak bunu daha iyi anlarız.
Hz. Peygamberin yirmi üç yılda toplumu getirdiği seviye ile asırlardır insanlığın kat ettiği (kat edemediği) mesafeyi kıyaslarsak ispat için başka delil aramaya gerek kalmaz. Değerlerine sadakat gösterdiği ölçüde Müslümanların tarih sahnesinde büyük muvaffakiyet gösterdiği, İslâm medeniyetinden söz ettirdiği; aksi durumda ise zillet içerisinde, beş para etmez devletlerin kölesi durumuna düştüğüne anbean şahitlik etmekteyiz. Yapılması gereken ise atalarımızın dediği gibi “Her geceyi kadir bil”ip, hayatımızı Kur’ân-ı Kerim ile aydınlatarak bu çarkı ters döndürmek, yeniden medeniyetler inşa etmek, sadece inananları değil tüm insanlığı, canlı-cansız tüm dünyayı bu onursuzluktan kurtarmak.
İnsanın düştüğü en büyük hatalardan biri de ölümün kendisine uzak olduğu düşüncesiyle tevbeyi ertelemesidir. Oysaki zaman sadece ve sadece ölüme doğru akmaktadır. Sorumluluk bilinciyle yaşayan için bunda korkulacak bir şey yoktur. Daha güzel bir hayat onu beklemektedir. Ya diğerleri için? Pişmanlığın içinde sıkışıp kalanlar için de “bin aydan hayırlı gece”ler vardır. “Yani ne kadar günahkâr olursan ol, bir gecede Kur’ân-ı Kerim ile bir ömrü aklayıp paklayabilirsin.” O yüzden olsa gerek Hz. Âişe: “Ey Allah’ın Resûlü, Kadir Gecesi’nin hangi gece olduğunu bilecek olursam o gecede ne diyeyim?” diye sorduğunda Resûlullah (sas): “Ey Allah’ım, şüphesiz ki sen çok affedensin, çok ikram sahibisin, affetmeyi seversin, o halde beni affet.” de, buyurmuştur.[3] Ayrıca Allah Resûlü: “Kim inanarak ve karşılığını yalnız Cenâb-ı Hakk’tan bekleyerek Kadir Gecesi kalkıp ibadet ederse, geçmiş günahları bağışlanır.” demiştir.[4]
Kadir Gecesi pratiğimize gelince: O gece okunacak birkaç dua, kılınacak kaza namazları üzerine bir de sabaha kadar “kadir beklemek” eklenince tüm sene boyunca işlediğimiz günahlardan arındığımızı zannederiz. Ertesi sabah uyandığında dinin emirlerinden, inanç sisteminden bihaber; hayatında Kur’ân-ı Kerim’den hiçbir kare olmayanlar bu tavırlarıyla Resûlullah’ın sünnetinden kendilerine bir pay alamayacaklardır. Tamam, Efendimizin de buyurduğu gibi kulun tüm günahlardan arınması bir gecede mümkün. Fakat niyet halis olacak: Gerçekten pişmanlık, bir daha aynı hatalara dönmemeye dair söz verme. Böylece tüm günahlardan arınarak yeni bir hayata adım atmış oluruz.
Kadir Gecesi: Arayanlar Bulanlardır
Bu kadar kıymetli olan geceyi ne zaman arayalım? Bu gecenin ramazan ayında olduğu âyetle sabittir: “Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur’ân’ın indirildiği aydır.”(2/Bakara 185)
Ramazanın hangi günü olduğu ise ihtilaflıdır ve bu konuda yaklaşık kırk görüş nakledilmiştir. Ramazan, hicri takvimin aylarından biri olduğu için Kadir Gecesi yıl içinde farklı ay ve gecelerde dönmektedir. Âlimler, onun ramazan ayının son on gecesinin tek gecelerinden biri olduğunu düşünmüşlerdir. Çoğunun görüşü de yirmi yedinci gece olduğu yolundadır. Bu konuda rivayet edilen hadislerden birkaçı: “Kadir Gecesi’ni ramazanın yirmi yedi, yirmi bir ve yirmi üçüncü gecelerinde arayın!”[5] “O, ramazanın son gecesidir.”
Bu ihtilaf bile rahmettir. Arayın ki bulasınız. Abdullah b. Mes’ud: “Yıl boyunca ibadet eden Kadir Gecesi’ne isabet eder.” diyor.[6]
Resûlullah (sas) hayatının en önemli hadisesinin yaşandığı tarihi nasıl bilemez? Rahmet Peygamberi biliyorsa niçin paylaşmaz? O gecenin bildirilmemesi de yine kula duyulan şefkatten ileri gelmektedir: Bütün ramazan geceleri ibadet şuuru içinde ihya edilsin, taatte gayretli olunsun diye bu gecenin hangisi olduğu kesin olarak belirtilmemiştir. Kadir Gecesi’nin gizlenmesindeki hikmet, cuma günündeki icabet saatinin, ölüm vaktinin ve kıyamet gününün gizlenmesindeki hikmet gibidir: Ümmeti tembellikten, beleşçilikten, durağanlıktan kurtarmak.
Ebû Hanife diyor ki, “Kadir Gecesi, sadece belli gecelerde değil, senenin üç yüz altmış küsur günü içindeki her bir gecede aranmalıdır. Siz üç yüz altmış küsur geceyi kemâl-i hassasiyetle ihya ederseniz, Allah Teâlâ da o samimi yüreğinize iltifatlarda bulunur.”
Kapsamı Alanındakilere Rahmet
“O gecede, Rablerinin izniyle melekler ve Ruh her iş için iner dururlar.”(97/Kadir 4)
Melekler Allah’a kulluk yapan insanlara dua etmek, onlar hakkında istiğfarda bulunmak, onlara selam vermek, onları müjdelemek, onların ibadet, zikir meclislerine katılmak için inerler de inerler o gece:
“(Melekler) Müminler için de şöyle istiğfar ederler: “Ey Rabbimiz senin rahmetin ve ilmin her şeyi kuşatmıştır. O tevbe edip senin yoluna uyanları bağışla, onları cehennem azabından koru.” (40/Mü’min 7)
Bu âyetteki (97/Kadir 4) “Ruh”un, “Kur’an, rahmet ve Cebrail” olabileceği söylenmiştir. Nitekim “ruh” kelimesi, “can denilen hayat soluğu, ilham ve vahiy” gibi anlamlara gelir. Yani insan bu ruh ile nefes almaya başlar, hayat bulur. Ölü kalbi dirilir. Öyle ki insanın ulaştığı doruk noktadır Kadir… Rabbiyle iletişime geçtiği, O’na en yakın olduğu andır… Gecesine doğar ve sabahı getirir ardından… Selamdır, esenliktir arkası…
“Selam… Ta fecrin doğuşuna kadar.” (97/Kadir 5)
Selam, zâhir ve bâtın hastalıklardan, afetlerden uzak olmaktır.[7] İç huzuru, kararlılığı ve emin olmayı ifade eder.[8] Dünyadayken kul, ancak kapsamı alanındakilere rahmet olan (hüden li’l-müttekîn) Kitab’a tâbi olmakla selamet bulur:
“Rızasını arayanı Allah onunla kurtuluş (selam) yollarına götürür ve onları iradesiyle karanlıklardan aydınlığa çıkarır, dosdoğru bir yola iletir.” (5/Maide 16)
Gerçek selamet, güven ise cennette… Zira orada sonu olmayan bir hayat, fakirliği olmayan bir zenginlik, zilleti olmayan bir izzet ve hastalığı olmayan bir sıhhat ve afiyet vardır. Bundan dolayı cennet yurdu, selam yurdu olarak tanımlanmıştır: “Rablerinin katında selam yurdu onlarındır.” (6/En’am 127)
Hayatın iplerini Kur’ân-ı Mübin’in ellerine teslim ettiğimiz zaman artık bize korku yok… Ta ki ölüm bulana kadar… O zaman da gece bitecek ve fecrin doğuşu ile birlikte selam yurduna gözlerimizi açacağız. Ne mutlu Kitab’a tâbi olarak hayat bulanlara! Ne mutlu selam yurduna nail olanlara!
------------------------
[1] Bakınız:2/Bakara 261.
[2] Fahreddin Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, XXIII/286-287.
[3] Tirmizi, Deavât 85; İbn Mâce, Dua 5.
[4] Buhârî, İman 25, 27, 28, 35; Savm 6; Terâvih 1; Leyletü’l-Kadr 1.
[5] Ebû Dâvûd, Ramazan, 4.
[6] Müslim, Sıyâm, 220.
[7] Râğıb İsfehâni, Müfredâtu Elfâzi’l-Kur’an, s-l-m maddesi.
[8] Bakınız: 25/Furkan 63, 26/Şu’arâ 89, 2/Bakara 71, 6/En’am 127, 10/Yûnus 25, 5/Mâide 16.
Siyer-i Nebi, Rabbini en iyi tanıyan ve insanlara en güzel şekilde tanıtan Efendimizin mübarek hayatıdır. Rabbinin terbiye ettiği yüce ahlak sahibi, canımızdan ziyade sevdiğimiz ve O’nu sevmekle Rabbimizin sevgisini kazanabileceğimiz sevgilinin, hayat hikâyesidir.
Efendimiz aleyhisselam, Allah’a ve ahiret gününe iman eden ve Rabbini çokça zikreden müminlerin en güzel örneği, önderi ve rehberidir (Ahzab sûresi, 21). O, Kaf dağının ardında yaşayan bir masal kahramanı değil bizden içimizden biridir.
O, babasını hiç görememiş bir yetim, annesini çölün ıssız bir köşesine gömmek zorunda kalan ve mezarı başında gözyaşı döken, henüz altı yaşında öksüz kalmış bir çocuktur. O mübarek yetim, anne ve baba sevgisinden mahrum yaşayanların gözlerinde canlanır.
Geçinmek için dağlarda koyun güden kimsesiz bir çoban, dürüstlükten başka sermayesi olmayan genç bir tüccardır O. Hayatın zorluklarıyla mücadele eden ve ekmeğini taştan çıkaran yiğitlerin yüreğinde, O’nun sabrı ve direnci vardır.
O, çevresindeki kötülük ve çirkinliklere karşı kendisini koruyan, bataklığın ortasında tertemiz kalabilmenin mücadelesini veren faziletli bir kimsedir. Asrın manevi çöküntüsüne güzel ahlakıyla meydan okuyanların ve gençliğini Allah yolunda harcayan müminlerin dayanağı, sığınağı ve ideali O’dur.
Efendimizi bir yetim olarak bulup da himaye eden yüce Allah (Duha sûresi, 6), Kureyşin en zengin ve en temiz kadınını O’nun karşısına çıkarmıştır. Evlenmeye imkânı olmayan, evliliği aklından dahi geçiremeyen ahlak abidesi, herkesin evlenmek istediği ancak kapısından geri çevrildiği bir hanım efendiyle, Hz. Hatice’yle evlenmiştir.
Allah Teâlâ kendisini seven ve sadece kendisine güvenen kullarını hiçbir zaman yalnız ve yardımcısız bırakmamıştır.
O, hanımı Hatice’nin ardından gözyaşı döken ve ölünceye kadar onu hayırla yâd eden vefalı bir eş, çocukları kucağında vefat eden acılı bir baba, namazda omuzlarına çıkan torunlarını rahatsız etmemek için secdesini uzatan nur yüzlü bir dededir. O kızlarını ayakta karşılayan, torunlarını mescidin kapısında gördüğünde koşup onları kucaklayan, sarılıp bağrına basan, Medine’nin yetim çocuklarına öz babalarını aratmayan sevgi Peygamberidir.
Efendimiz, oğulları Kasım ve Abdullah vefat ettiğinde çok üzülmüş, soyunun kesileceğini ve adının yok olmaya mahkûm olacağını söyleyenlere karşı sabır göstermiştir. Oğlu kadar çok sevdiği Zeyd bin Harise şehit düştüğünde hıçkıra hıçkıra ağlamış, kızları ve torunları gözleri önünde can vermiştir. Ömrünün son günlerinde üzerine titrediği ve çok sevdiği küçük yavrusu İbrahim can çekişirken Uhud dağına bakmış: “Ey Uhud dağı, şu yaşadığım acı ve ızdırabı sen taşıyamaz ve paramparça olurdun.” diyerek yüreğindeki yarayı ifade etmiştir. Ancak hiçbir zaman Rabbine isyan etmemiş, Uhud dağından çok daha güçlü olmanın mücadelesini vermiştir.
Aradan geçen yıllar O’na ebter diyenleri tarihin karanlıklarına gömmüş, yetişen nesiller, minarelerden yükselen sesler Rabbini çok seven aziz Peygamberi hiçbir zaman unutmamıştır.
Yavrularını, sevdiklerini, kendilerini hayata bağlayan şeylerini kaybedenler hep O’nu düşünmüş, Allah’tan geldik ve O’na döneceğiz demişlerdir.
O, Allah’ın mesajını kullarına anlatan ve açıklayandır. “Siz ateşe düşmek istiyorsunuz, Ben ise kuşaklarınızdan tutup sizi korumaya çalışıyorum.” diyendir. Kendisine taş atanlara, dişlerini kıranlara ve işkence edenlere dua eden, onların bağışlanması için geceleri gözyaşı dökendir.
O, bizim içimizden biri, sıkıntıya uğramamıza üzülen, bizim için endişe eden, bize şefkat ve merhamet gösterendir. O, “Ben sizin babanız gibiyim,” diyerek bizi kendisinden ayırmayan, omzunda kerpiç taşıyan, açlıktan midesine taş bağlayandır.
O, Allah’ın üzerine yemin ettiği yüce hayatın sahibi, ilahi kelamın ete kemiğe bürünmüş halidir. O’nu sevmek, O’na tâbi olmak, O’nun davasını anlayabilmek, O’nun hayatını en güzel şekilde öğrenmekle mümkündür. Siyer-i Nebi, Rabbimizin rahmetine ve Efendimizin şefaatine ulaştıran pek mübarek bir ilimdir. Ashâb-ı Kiramı takip eden nesil, Efendimiz ve arkadaşlarının hayatını Kur’ân öğrenir gibi öğrenmiş ve çocuklarına titizlikle öğretmişlerdir. Zira O’nu tanımayan, mücadelesini bilmeyen kimseler pek çok hayırdan mahrum kalmıştır.
-----------------
İbn Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 139t
Müslim, Fezâil 19; Rikâk 26.
Tirmizî, Edeb 82
Sünen-i Ebû Davûd, c. l, Hadîs No: 8.
Muvatta, Kıble 1.
Ahmed İbn-i Hanbel, II, 247, 250
Efendimiz aleyhisselam, Allah’a ve ahiret gününe iman eden ve Rabbini çokça zikreden müminlerin en güzel örneği, önderi ve rehberidir (Ahzab sûresi, 21). O, Kaf dağının ardında yaşayan bir masal kahramanı değil bizden içimizden biridir.
O, babasını hiç görememiş bir yetim, annesini çölün ıssız bir köşesine gömmek zorunda kalan ve mezarı başında gözyaşı döken, henüz altı yaşında öksüz kalmış bir çocuktur. O mübarek yetim, anne ve baba sevgisinden mahrum yaşayanların gözlerinde canlanır.
Geçinmek için dağlarda koyun güden kimsesiz bir çoban, dürüstlükten başka sermayesi olmayan genç bir tüccardır O. Hayatın zorluklarıyla mücadele eden ve ekmeğini taştan çıkaran yiğitlerin yüreğinde, O’nun sabrı ve direnci vardır.
O, çevresindeki kötülük ve çirkinliklere karşı kendisini koruyan, bataklığın ortasında tertemiz kalabilmenin mücadelesini veren faziletli bir kimsedir. Asrın manevi çöküntüsüne güzel ahlakıyla meydan okuyanların ve gençliğini Allah yolunda harcayan müminlerin dayanağı, sığınağı ve ideali O’dur.
Efendimizi bir yetim olarak bulup da himaye eden yüce Allah (Duha sûresi, 6), Kureyşin en zengin ve en temiz kadınını O’nun karşısına çıkarmıştır. Evlenmeye imkânı olmayan, evliliği aklından dahi geçiremeyen ahlak abidesi, herkesin evlenmek istediği ancak kapısından geri çevrildiği bir hanım efendiyle, Hz. Hatice’yle evlenmiştir.
Allah Teâlâ kendisini seven ve sadece kendisine güvenen kullarını hiçbir zaman yalnız ve yardımcısız bırakmamıştır.
O, hanımı Hatice’nin ardından gözyaşı döken ve ölünceye kadar onu hayırla yâd eden vefalı bir eş, çocukları kucağında vefat eden acılı bir baba, namazda omuzlarına çıkan torunlarını rahatsız etmemek için secdesini uzatan nur yüzlü bir dededir. O kızlarını ayakta karşılayan, torunlarını mescidin kapısında gördüğünde koşup onları kucaklayan, sarılıp bağrına basan, Medine’nin yetim çocuklarına öz babalarını aratmayan sevgi Peygamberidir.
Efendimiz, oğulları Kasım ve Abdullah vefat ettiğinde çok üzülmüş, soyunun kesileceğini ve adının yok olmaya mahkûm olacağını söyleyenlere karşı sabır göstermiştir. Oğlu kadar çok sevdiği Zeyd bin Harise şehit düştüğünde hıçkıra hıçkıra ağlamış, kızları ve torunları gözleri önünde can vermiştir. Ömrünün son günlerinde üzerine titrediği ve çok sevdiği küçük yavrusu İbrahim can çekişirken Uhud dağına bakmış: “Ey Uhud dağı, şu yaşadığım acı ve ızdırabı sen taşıyamaz ve paramparça olurdun.” diyerek yüreğindeki yarayı ifade etmiştir. Ancak hiçbir zaman Rabbine isyan etmemiş, Uhud dağından çok daha güçlü olmanın mücadelesini vermiştir.
Aradan geçen yıllar O’na ebter diyenleri tarihin karanlıklarına gömmüş, yetişen nesiller, minarelerden yükselen sesler Rabbini çok seven aziz Peygamberi hiçbir zaman unutmamıştır.
Yavrularını, sevdiklerini, kendilerini hayata bağlayan şeylerini kaybedenler hep O’nu düşünmüş, Allah’tan geldik ve O’na döneceğiz demişlerdir.
O, Allah’ın mesajını kullarına anlatan ve açıklayandır. “Siz ateşe düşmek istiyorsunuz, Ben ise kuşaklarınızdan tutup sizi korumaya çalışıyorum.” diyendir. Kendisine taş atanlara, dişlerini kıranlara ve işkence edenlere dua eden, onların bağışlanması için geceleri gözyaşı dökendir.
O, bizim içimizden biri, sıkıntıya uğramamıza üzülen, bizim için endişe eden, bize şefkat ve merhamet gösterendir. O, “Ben sizin babanız gibiyim,” diyerek bizi kendisinden ayırmayan, omzunda kerpiç taşıyan, açlıktan midesine taş bağlayandır.
O, Allah’ın üzerine yemin ettiği yüce hayatın sahibi, ilahi kelamın ete kemiğe bürünmüş halidir. O’nu sevmek, O’na tâbi olmak, O’nun davasını anlayabilmek, O’nun hayatını en güzel şekilde öğrenmekle mümkündür. Siyer-i Nebi, Rabbimizin rahmetine ve Efendimizin şefaatine ulaştıran pek mübarek bir ilimdir. Ashâb-ı Kiramı takip eden nesil, Efendimiz ve arkadaşlarının hayatını Kur’ân öğrenir gibi öğrenmiş ve çocuklarına titizlikle öğretmişlerdir. Zira O’nu tanımayan, mücadelesini bilmeyen kimseler pek çok hayırdan mahrum kalmıştır.
-----------------
İbn Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 139t
Müslim, Fezâil 19; Rikâk 26.
Tirmizî, Edeb 82
Sünen-i Ebû Davûd, c. l, Hadîs No: 8.
Muvatta, Kıble 1.
Ahmed İbn-i Hanbel, II, 247, 250
“İbrahim ve onunla birlikte olanlarda, sizin için gerçekten güzel bir örnek vardır.”[1] O, ince ruhlu, yumuşak huylu, gözü yaşlı bir peygamberdir.[2] Bütün insanlığın atası, merhamet sahibi babası: O’dur.[3]
“Allah’a teslim olup da iyilik yapan ve tüm kalbiyle İbrahim’in yolunu takip eden kimseden daha üstün kim olabilir? Allah, İbrahim’i kendisine dost edinmiştir.”[4] İbrahim, Rabbinin Halil’idir. İnsanlara daima iyilik eden, yaptıklarının karşılığını Rabbinden isteyen ve kimseden hiçbir şey beklemeyendir.[5]
Kendini bilmezlerden başka, İbrahim’in dininden kim yüz çevirebilir? O, insanlığın lideri, ahiretin salihidir. Rabbi ona Müslüman ol dediğinde, o hemen, “âlemlerin Rabbine teslim oldum,” demiştir.[6]
Babasını Allah’a davet eden, onun cehenneme gitmesine gönlü razı olmayan, gözyaşları içerisinde “Babacığım babacığım” diyerek Müslüman olması için yalvaran vefa ve merhamet sahibidir. Babasının azarlamasına, taşlayarak evinden kovmasına karşılık, babası için dua eden, hidâyete ermesi için Rabbine niyazda bulunan hayırlı bir evlattır.[7]
Hiç babamız için dua ediyor muyuz? Onlar bizim için bunca çile çekerken, biz onlar için neler yapıyoruz? Sabah vakti babamızı namaza kaldırıyor muyuz? Okuduklarımızı, öğrendiklerimizi, Allah’ın kitabındaki âyetleri babamızla paylaşıyor muyuz? Babamız bir kusur işlediğinde onun için endişelenip tatlı bir dille onu uyarıyor muyuz? Sahi, biz babamızı gerçekten seviyor muyuz?
İbrahim (as), kavminin içinde bulunduğu sapıklıktan rahatsızlık duyan, onların putlara tapmasından muzdarip olan ve onların hidayete ermesi için elinden geleni yapan, kameri, yıldızları, güneşi misal veren, sonra sözü Rabbine getiren ve O’na çağıran mükemmel bir davetçidir.[8]
Halkını uyarmak, onları ateşin azabından korumak için putları kıran, kavmine doğru yolu göstermek için canını hiçe sayan fedakâr bir kahramandır.[9]
O, zalim hükümdar Nemrud’un karşısına çıkarıldığında Hakkı haykırmış, muhataplarının delillerini en güzel bir şekilde çürütmüş eşsiz bir İslâm mücahididir. Ateşe atılırken en küçük bir endişe dahi hissetmeyen, canını kurtarmak için kimselere yalvarmayan, Rabbine sığınan, O’na tevekkül eden, kızgın ateşlerin yakamadığı mucize bir kimsedir.[10]
Ben Rabbime gidiyorum diyerek yurdunu terk eden, diyar diyar dolaştığı hicret yollarında, hanımı ve yeğeninden başka kimsesi olmayan yalnız bir yiğittir.[11]
Rabbinden bir evlat isteyen, bir oğlu olduğunda ise onu tevhid üzere kurulacak bir şehirde muvahhid bir neslin yetişmesi için çöllere terk eden, tevhid hareketinin merkezinin mimarı, akılların alamayacağı inanılmaz bir insandır.[12]
Ömrümüzün sonlarında sahip olduğumuz biricik çocuğumuzu çöle terk edebilir miyiz? Ondan aylarca, yıllarca uzak kalabilir miyiz? Bu hadiseyi okurken ya da dinlerken Hacer’in ve oğlunun macerasını merak ediyoruz da, yaşlı bir adamın teslimiyetini ve duygularını neden hiç hesaba katmıyoruz?
Gözünün nurunu, yaşlılığında kendisine verilen paha biçilmez armağanı, canının parçası oğlunu Allah için kurban etmeye gidene ve O’na Rabbinin rızası için itaat eden on üç yaşındaki sabır dolu çocuğa selam olsun.[13]
Çocuklarının dünyalarını düşündükleri gibi ahiretlerini de hesaba katan, Onlara Allah ve Resûlü’nü anlatan, karanlık gecelerde namaza kaldıran ve bizim çocuğumuz da Rabbine davet eden güzel bir davetçi olsun diyen annelere ve babalara da selam olsun. Onlar oldukça İbrahim aleyhisselam’ın fedakârlığı unutulmayacak, O’nun tevhid mücadelesi var olmaya devam edecektir.
İbrahim (as), âlemlere rahmet ve hidayet kaynağı olan, müminler için inşa edilen yüce mabedin, Kâbe’nin mimarıdır. İnsanları Allah’ın emriyle hacca, felaha ve rahmete çağırandır.[14] Binlerce yıldır insanlar, İbrahim’in davetine uymakta, yeryüzünün her köşesinden Kâbe’ye koşmaktadır.
O, tek başına bir ümmet,[15] meşakkatli dünya imtihanını başarıyla aşmış, bütün müminlerin önderi olmuş yüce bir peygamberdir.[16] O, İslâm’ın sancaktarı, hayatı boyunca batılla mücadele etmiş bir tevhid sembolüdür.
İbrahim (as) ailesi, Allah’ın (cc) mübarek kıldığı, milyarlarca müminin namazlarında duada unutmadığı pek bahtiyar bir ailedir. Ailenin babası Harran’da, Suriye’de, Filistin’de, Ürdün’de, Mısır’da ve Arap yarımadasında tevhid üzere nice şehirler kurmuş, Hakka dayalı bir medeniyet tesis etmek için ilerlemiş yaşına bakmadan köy köy, kasaba kasaba dolaşmıştır. Yeğeni Lut (as) Ürdün’de, oğlu İshak (as) Suriye ve Filistin’de, diğer oğlu İsmail (as) Mekke’de tevhid hareketinin lideri olmuştur. Yalnız başına ben ne yapabilirim sorusuna en güzel cevap İbrahim aleyhisselam’dır.
“Hakka tapan bir hanif olan İbrahim’in dinine tabi ol. O hiçbir zaman Allah’a ortak koşanlardan olmadı.”[17]
“Kitapta İsmail’i de an. Çünkü o sözüne sadık bir kimseydi. Resûl ve peygamberdi. Ailesine namazı ve zekâtı emrederdi. O, Rabbinin rızasına ermişti.”[18]
Önceleri Hacer, Firavunun sarayındaki sayısız hizmetçiden sadece birisiydi. Sonra Allah’ın dostunun hanımı oldu. Bir gün kendisini kucağındaki yavrusuyla, uçsuz bucaksız bir çölde, kuş uçmaz kervan geçmez, kimselerin görmek istemediği, otun dahi bitmediği kayalık bir yerde belki de dünyanın en mütevazı yerinde buldu. Siyahi mütevazı kadın, mütevazı topraklarda ailesiyle birlikte Mekke şehrini kurdu. Hacer, Zemzemle ve Safa ile Merve arasında koşan müminlerin dillerindeki dualarla ölümsüzlüğe erdi. Mekke, İbrahim’in Kâbe’siyle, müminlerin sevgilisi, ilk fırsatta gidilen, her daim özlenen bir şehir oldu. Mütevazı olanlar Allah’ın (cc) kudretiyle yüceliğe ulaştı.
Muhammed aleyhisselam işte bu ailenin çocuğudur. İbrahim (as) gibi Allah’a Halil olan bir kulun torunu ancak Allah’ın habibi olabilir. Hz. İbrahim ve Hz. İsmail, Kâbe’yi inşa ettikleri sırada Rablerinden Muhammed aleyhisselam’ı istemişlerdir.
“Rabbimiz içlerinden, onlara Senin âyetlerini okuyan, kitabı ve hikmeti öğreten, onları her türlü kötülükten arındıran bir peygamber gönder. Doğrusu güçlü ve hâkim olan yalnızca Sensin.”[19]
Bir İslâm Peygamberi olan Efendimiz Hz. İsa, İsrail oğullarına O’nu müjdelemiştir.[20] Hz. İbrahim’in duası ve Hz. İsa’nın “Ahmed” diyerek müjdelediği peygamber, genç yaşında dul kalmış Kureyşli bir hanımın rüyalarını süslemektedir.
----------------------------
[1] Mümtehine sûresi, 4.
[2] Tevbe sûresi, 114.
[3] İbrahim ismi Süryanice’de ‘merhametli baba’ manasına gelmekte olup İbranice’de de ‘insanlığın atası’ anlamını taşımaktadır.
[4] Nisa sûresi,125.
[5] Tecrid-i Sarih, IX, 102.
[6] Bakara sûresi, 130-131.
[7] Meryem sûresi, 41-45.
[8] Enam sûresi, 74-83.
[9] Enbiya sûresi, 51-67.
[10] Enbiya sûresi, 67-71.
[11] Saffat sûresi, 99; Ankebut sûresi, 26.
[12] İbrahim sûresi, 37; Bakara sûresi, 128.
[13] Saffat sûresi, 99-113;Hz. İsmail’in kurban edileceği sıradaki yaşı için bkz: İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, 290; Mevdudi, Tevhid Mücadelesi ve Hz Peygamberin Hayatı, 531.
[14] Al-i İmran sûresi, 95-97; Bakara sûresi, 127.
[15] Nahl sûresi, 120.
[16] Bakara sûresi, 124.
[17] Nisa sûresi, 123.
[18] Meryem sûresi, 54.
[19] Bakara sûresi, 129.
[20] Saf sûresi, 6.
“Allah’a teslim olup da iyilik yapan ve tüm kalbiyle İbrahim’in yolunu takip eden kimseden daha üstün kim olabilir? Allah, İbrahim’i kendisine dost edinmiştir.”[4] İbrahim, Rabbinin Halil’idir. İnsanlara daima iyilik eden, yaptıklarının karşılığını Rabbinden isteyen ve kimseden hiçbir şey beklemeyendir.[5]
Kendini bilmezlerden başka, İbrahim’in dininden kim yüz çevirebilir? O, insanlığın lideri, ahiretin salihidir. Rabbi ona Müslüman ol dediğinde, o hemen, “âlemlerin Rabbine teslim oldum,” demiştir.[6]
Babasını Allah’a davet eden, onun cehenneme gitmesine gönlü razı olmayan, gözyaşları içerisinde “Babacığım babacığım” diyerek Müslüman olması için yalvaran vefa ve merhamet sahibidir. Babasının azarlamasına, taşlayarak evinden kovmasına karşılık, babası için dua eden, hidâyete ermesi için Rabbine niyazda bulunan hayırlı bir evlattır.[7]
Hiç babamız için dua ediyor muyuz? Onlar bizim için bunca çile çekerken, biz onlar için neler yapıyoruz? Sabah vakti babamızı namaza kaldırıyor muyuz? Okuduklarımızı, öğrendiklerimizi, Allah’ın kitabındaki âyetleri babamızla paylaşıyor muyuz? Babamız bir kusur işlediğinde onun için endişelenip tatlı bir dille onu uyarıyor muyuz? Sahi, biz babamızı gerçekten seviyor muyuz?
İbrahim (as), kavminin içinde bulunduğu sapıklıktan rahatsızlık duyan, onların putlara tapmasından muzdarip olan ve onların hidayete ermesi için elinden geleni yapan, kameri, yıldızları, güneşi misal veren, sonra sözü Rabbine getiren ve O’na çağıran mükemmel bir davetçidir.[8]
Halkını uyarmak, onları ateşin azabından korumak için putları kıran, kavmine doğru yolu göstermek için canını hiçe sayan fedakâr bir kahramandır.[9]
O, zalim hükümdar Nemrud’un karşısına çıkarıldığında Hakkı haykırmış, muhataplarının delillerini en güzel bir şekilde çürütmüş eşsiz bir İslâm mücahididir. Ateşe atılırken en küçük bir endişe dahi hissetmeyen, canını kurtarmak için kimselere yalvarmayan, Rabbine sığınan, O’na tevekkül eden, kızgın ateşlerin yakamadığı mucize bir kimsedir.[10]
Ben Rabbime gidiyorum diyerek yurdunu terk eden, diyar diyar dolaştığı hicret yollarında, hanımı ve yeğeninden başka kimsesi olmayan yalnız bir yiğittir.[11]
Rabbinden bir evlat isteyen, bir oğlu olduğunda ise onu tevhid üzere kurulacak bir şehirde muvahhid bir neslin yetişmesi için çöllere terk eden, tevhid hareketinin merkezinin mimarı, akılların alamayacağı inanılmaz bir insandır.[12]
Ömrümüzün sonlarında sahip olduğumuz biricik çocuğumuzu çöle terk edebilir miyiz? Ondan aylarca, yıllarca uzak kalabilir miyiz? Bu hadiseyi okurken ya da dinlerken Hacer’in ve oğlunun macerasını merak ediyoruz da, yaşlı bir adamın teslimiyetini ve duygularını neden hiç hesaba katmıyoruz?
Gözünün nurunu, yaşlılığında kendisine verilen paha biçilmez armağanı, canının parçası oğlunu Allah için kurban etmeye gidene ve O’na Rabbinin rızası için itaat eden on üç yaşındaki sabır dolu çocuğa selam olsun.[13]
Çocuklarının dünyalarını düşündükleri gibi ahiretlerini de hesaba katan, Onlara Allah ve Resûlü’nü anlatan, karanlık gecelerde namaza kaldıran ve bizim çocuğumuz da Rabbine davet eden güzel bir davetçi olsun diyen annelere ve babalara da selam olsun. Onlar oldukça İbrahim aleyhisselam’ın fedakârlığı unutulmayacak, O’nun tevhid mücadelesi var olmaya devam edecektir.
İbrahim (as), âlemlere rahmet ve hidayet kaynağı olan, müminler için inşa edilen yüce mabedin, Kâbe’nin mimarıdır. İnsanları Allah’ın emriyle hacca, felaha ve rahmete çağırandır.[14] Binlerce yıldır insanlar, İbrahim’in davetine uymakta, yeryüzünün her köşesinden Kâbe’ye koşmaktadır.
O, tek başına bir ümmet,[15] meşakkatli dünya imtihanını başarıyla aşmış, bütün müminlerin önderi olmuş yüce bir peygamberdir.[16] O, İslâm’ın sancaktarı, hayatı boyunca batılla mücadele etmiş bir tevhid sembolüdür.
İbrahim (as) ailesi, Allah’ın (cc) mübarek kıldığı, milyarlarca müminin namazlarında duada unutmadığı pek bahtiyar bir ailedir. Ailenin babası Harran’da, Suriye’de, Filistin’de, Ürdün’de, Mısır’da ve Arap yarımadasında tevhid üzere nice şehirler kurmuş, Hakka dayalı bir medeniyet tesis etmek için ilerlemiş yaşına bakmadan köy köy, kasaba kasaba dolaşmıştır. Yeğeni Lut (as) Ürdün’de, oğlu İshak (as) Suriye ve Filistin’de, diğer oğlu İsmail (as) Mekke’de tevhid hareketinin lideri olmuştur. Yalnız başına ben ne yapabilirim sorusuna en güzel cevap İbrahim aleyhisselam’dır.
“Hakka tapan bir hanif olan İbrahim’in dinine tabi ol. O hiçbir zaman Allah’a ortak koşanlardan olmadı.”[17]
“Kitapta İsmail’i de an. Çünkü o sözüne sadık bir kimseydi. Resûl ve peygamberdi. Ailesine namazı ve zekâtı emrederdi. O, Rabbinin rızasına ermişti.”[18]
Önceleri Hacer, Firavunun sarayındaki sayısız hizmetçiden sadece birisiydi. Sonra Allah’ın dostunun hanımı oldu. Bir gün kendisini kucağındaki yavrusuyla, uçsuz bucaksız bir çölde, kuş uçmaz kervan geçmez, kimselerin görmek istemediği, otun dahi bitmediği kayalık bir yerde belki de dünyanın en mütevazı yerinde buldu. Siyahi mütevazı kadın, mütevazı topraklarda ailesiyle birlikte Mekke şehrini kurdu. Hacer, Zemzemle ve Safa ile Merve arasında koşan müminlerin dillerindeki dualarla ölümsüzlüğe erdi. Mekke, İbrahim’in Kâbe’siyle, müminlerin sevgilisi, ilk fırsatta gidilen, her daim özlenen bir şehir oldu. Mütevazı olanlar Allah’ın (cc) kudretiyle yüceliğe ulaştı.
Muhammed aleyhisselam işte bu ailenin çocuğudur. İbrahim (as) gibi Allah’a Halil olan bir kulun torunu ancak Allah’ın habibi olabilir. Hz. İbrahim ve Hz. İsmail, Kâbe’yi inşa ettikleri sırada Rablerinden Muhammed aleyhisselam’ı istemişlerdir.
“Rabbimiz içlerinden, onlara Senin âyetlerini okuyan, kitabı ve hikmeti öğreten, onları her türlü kötülükten arındıran bir peygamber gönder. Doğrusu güçlü ve hâkim olan yalnızca Sensin.”[19]
Bir İslâm Peygamberi olan Efendimiz Hz. İsa, İsrail oğullarına O’nu müjdelemiştir.[20] Hz. İbrahim’in duası ve Hz. İsa’nın “Ahmed” diyerek müjdelediği peygamber, genç yaşında dul kalmış Kureyşli bir hanımın rüyalarını süslemektedir.
----------------------------
[1] Mümtehine sûresi, 4.
[2] Tevbe sûresi, 114.
[3] İbrahim ismi Süryanice’de ‘merhametli baba’ manasına gelmekte olup İbranice’de de ‘insanlığın atası’ anlamını taşımaktadır.
[4] Nisa sûresi,125.
[5] Tecrid-i Sarih, IX, 102.
[6] Bakara sûresi, 130-131.
[7] Meryem sûresi, 41-45.
[8] Enam sûresi, 74-83.
[9] Enbiya sûresi, 51-67.
[10] Enbiya sûresi, 67-71.
[11] Saffat sûresi, 99; Ankebut sûresi, 26.
[12] İbrahim sûresi, 37; Bakara sûresi, 128.
[13] Saffat sûresi, 99-113;Hz. İsmail’in kurban edileceği sıradaki yaşı için bkz: İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, 290; Mevdudi, Tevhid Mücadelesi ve Hz Peygamberin Hayatı, 531.
[14] Al-i İmran sûresi, 95-97; Bakara sûresi, 127.
[15] Nahl sûresi, 120.
[16] Bakara sûresi, 124.
[17] Nisa sûresi, 123.
[18] Meryem sûresi, 54.
[19] Bakara sûresi, 129.
[20] Saf sûresi, 6.
Belki de Mekke’nin tüm genç kızları onunla evlenmek isterken, Abdullah kendisine eş olarak Âmine’yi seçti. Abdullah, çevresinde bir Yusuf misali hayranlık uyandıran, üzerine şiirler okunan, sevilen ve sayılan bir gençti. O, Abdülmuttalib’in oğluydu.
Abdülmuttalib, Kureyşin güngörmüş efendisi, hürmet edilen bilgesiydi. Hz. İsmail’den hatıra kalan ve sonraları Cürhümiler tarafından gizlenen yeri belirsiz olan Zemzem kuyusunu o bulmuştu.[1]
Mekkeliler, zemzemi bulduğu sırada onu tehdit etmişler, yalnız, kimsesiz, bir tek oğluyla güçsüz olduğunu söylemişlerdi. “Eğer bir gün on oğlum olursa, Rabbim için birisini kurban edeceğim.” dedi.
Yıllar geçti, Abdülmuttalib’in on oğlu oldu. Sonra verdiği sözü hatırladı. Oğulları arasında kura çekti ve kurada çıkan Abdullah’ı kurban etmeye götürdü. Binlerce yıl önce yine aynı yerde İsmail (as) babasına nasıl itaat etti ise, Abdullah da hiç itiraz etmeden öylece itaat etti.
Abdullah’ın kurban edileceğini duyanlar, şehri ayağa kaldırdı. Eğer o kurban edilirse bu bir âdet olur, insanlar her vesileyle çocuklarını kurban ederlerdi. Araya girildi, meselenin çözümü için Medine’ye kadar gidildi. Nihayet Abdullah’ın yerine yüz deve kesildi.[2]
Sevgili Peygamberimiz bu olayı hatırlatarak kendisine “iki kurbanlığın oğlu” diye hitap edenlere, hem babasını hem de dedesi İsmail aleyhisselam’ı hatırlatanlara tebessüm etti.[3]
Abdullah kurban edilmekten kurtulup evine giderken güzellik ve servet sahibi kadınlar, genç bir erkeği cezp edecek tekliflerle karşısına çıktılar. Hani Züleyha’nın teklifini reddeden Hz. Yusuf nasıl Allah’a sığındıysa, Abdullah da günah işlemekten işte öylece Rabbine sığındı.[4]
Abdülmuttalib, Zühre oğulları kabilesinin lideri Vehb b. Abdimenaf’ın evine giderek kızını oğluna istedi. Abdullah, Vehb’in kızı Âmine ile evlendi. O vakitler, bir erkek evlendiğinde hanımının evinde üç gün kalırdı. Abdullah da öyle yaptı.[5] Mekke’de huzur dolu, nurlu bir yuva kurulmuştu. Âmine ve Abdullah pek bahtiyar olmuştu.
Bir gün Abdullah evinden ayrıldı. Ticaret yapması, evini geçindirmesi lazımdı. Şam’a giden bir kervana katıldı. Şam uzak, yol uzun ve güçlüklerle doluydu. Henüz iki ay önce evlenen gençler, aylarca ayrı kalacaklardı.
Kervan Şam’daki işlerini bitirip Mekke’ye dönmek üzere yola çıktığında Abdullah hasta düştü. Yolu tamamlayamayacağını, Mekke’ye varamayacağını anlayınca “Siz gidin, ben dayılarımın yanında Medine’de kalacağım.” dedi. Abdülmuttalib’in annesi Selma Medineliydi. Oğlu Abdullah da hastalanınca Medine’ye sığındı.
Kervan Mekke’ye ulaşıp genç Abdullah’ı getiremediğinde Haşimoğullarının yurduna ama ille de Âmine’nin yüreğine hüzün çöktü. En sevdiği oğlunun hastalığını öğrenen Abdülmuttalib, büyük oğlu Haris’i Medine’ye, dayılarının yurduna gönderdi.
Haris, kuş olup Medine’ye uçtu ama takdirin önüne geçemedi. Abdullah ölmüş, Adiy b. Neccar oğullarından Nabiğanın bahçesine gömülmüştü. Kardeşini değil onun ölüm haberini Mekke’ye getiren Haris’in sözleri, yaşlı babasını, ailesini ama ille de Âmine’yi hüzne boğdu.[6]
Genç kadın, kocası için günlerce gözyaşı döktü, okuduğu mersiyelerle onun ne kadar merhametli ve cömert olduğunu ve onu ne kadar sevdiğini söyledi.[7] Abdullah, vefat ettiğinde belki on sekiz[8] belki de yirmi beş yaşındaydı.[9] Geride kalanlara Ümmü Eymen adlı bir cariye, beş deve, birkaç koyun, bir kılıç ve biraz gümüşten başka hiçbir dünyalık bırakmadı.[10] Ama bıraktığı bir hatıra var ki onunla yeryüzü selamet buldu. Genç yaşında gurbet diyarlarda can veren Kureyşli hiçbir vakit unutulmadı.
---------------------------------------
[1] İbn Hişam, Sîre, I, 151-154;İbn Sa’d, Tabakat I, 83.
[2] İbn Hişam, a.g.e., I, 164; Yakubî, Tarih, I, 252.
[3] Hakim, Müstedrek, II, 604.
[4] İbn Hişam, a.g.e., I, 164; Süheyli, Ravzu’l-Unuf, II, 141.
[5] İbn Sa’d, a.g.e., I, 95.
[6] İbn Sa’d, a.g.e., I, 99.
[7] İbn Sa’d, a.g.e., I, 100.
[8] Zürkanî, Şerhu’l-Mevahib, I, 109.
[9] İbn Sa’d, a.g.e., I, 99; İbn Esîr, el-Kamil, I, 10.
[10] İbn Esîr, Üsdü’l-Ğabe, I, 21.
Abdülmuttalib, Kureyşin güngörmüş efendisi, hürmet edilen bilgesiydi. Hz. İsmail’den hatıra kalan ve sonraları Cürhümiler tarafından gizlenen yeri belirsiz olan Zemzem kuyusunu o bulmuştu.[1]
Mekkeliler, zemzemi bulduğu sırada onu tehdit etmişler, yalnız, kimsesiz, bir tek oğluyla güçsüz olduğunu söylemişlerdi. “Eğer bir gün on oğlum olursa, Rabbim için birisini kurban edeceğim.” dedi.
Yıllar geçti, Abdülmuttalib’in on oğlu oldu. Sonra verdiği sözü hatırladı. Oğulları arasında kura çekti ve kurada çıkan Abdullah’ı kurban etmeye götürdü. Binlerce yıl önce yine aynı yerde İsmail (as) babasına nasıl itaat etti ise, Abdullah da hiç itiraz etmeden öylece itaat etti.
Abdullah’ın kurban edileceğini duyanlar, şehri ayağa kaldırdı. Eğer o kurban edilirse bu bir âdet olur, insanlar her vesileyle çocuklarını kurban ederlerdi. Araya girildi, meselenin çözümü için Medine’ye kadar gidildi. Nihayet Abdullah’ın yerine yüz deve kesildi.[2]
Sevgili Peygamberimiz bu olayı hatırlatarak kendisine “iki kurbanlığın oğlu” diye hitap edenlere, hem babasını hem de dedesi İsmail aleyhisselam’ı hatırlatanlara tebessüm etti.[3]
Abdullah kurban edilmekten kurtulup evine giderken güzellik ve servet sahibi kadınlar, genç bir erkeği cezp edecek tekliflerle karşısına çıktılar. Hani Züleyha’nın teklifini reddeden Hz. Yusuf nasıl Allah’a sığındıysa, Abdullah da günah işlemekten işte öylece Rabbine sığındı.[4]
Abdülmuttalib, Zühre oğulları kabilesinin lideri Vehb b. Abdimenaf’ın evine giderek kızını oğluna istedi. Abdullah, Vehb’in kızı Âmine ile evlendi. O vakitler, bir erkek evlendiğinde hanımının evinde üç gün kalırdı. Abdullah da öyle yaptı.[5] Mekke’de huzur dolu, nurlu bir yuva kurulmuştu. Âmine ve Abdullah pek bahtiyar olmuştu.
Bir gün Abdullah evinden ayrıldı. Ticaret yapması, evini geçindirmesi lazımdı. Şam’a giden bir kervana katıldı. Şam uzak, yol uzun ve güçlüklerle doluydu. Henüz iki ay önce evlenen gençler, aylarca ayrı kalacaklardı.
Kervan Şam’daki işlerini bitirip Mekke’ye dönmek üzere yola çıktığında Abdullah hasta düştü. Yolu tamamlayamayacağını, Mekke’ye varamayacağını anlayınca “Siz gidin, ben dayılarımın yanında Medine’de kalacağım.” dedi. Abdülmuttalib’in annesi Selma Medineliydi. Oğlu Abdullah da hastalanınca Medine’ye sığındı.
Kervan Mekke’ye ulaşıp genç Abdullah’ı getiremediğinde Haşimoğullarının yurduna ama ille de Âmine’nin yüreğine hüzün çöktü. En sevdiği oğlunun hastalığını öğrenen Abdülmuttalib, büyük oğlu Haris’i Medine’ye, dayılarının yurduna gönderdi.
Haris, kuş olup Medine’ye uçtu ama takdirin önüne geçemedi. Abdullah ölmüş, Adiy b. Neccar oğullarından Nabiğanın bahçesine gömülmüştü. Kardeşini değil onun ölüm haberini Mekke’ye getiren Haris’in sözleri, yaşlı babasını, ailesini ama ille de Âmine’yi hüzne boğdu.[6]
Genç kadın, kocası için günlerce gözyaşı döktü, okuduğu mersiyelerle onun ne kadar merhametli ve cömert olduğunu ve onu ne kadar sevdiğini söyledi.[7] Abdullah, vefat ettiğinde belki on sekiz[8] belki de yirmi beş yaşındaydı.[9] Geride kalanlara Ümmü Eymen adlı bir cariye, beş deve, birkaç koyun, bir kılıç ve biraz gümüşten başka hiçbir dünyalık bırakmadı.[10] Ama bıraktığı bir hatıra var ki onunla yeryüzü selamet buldu. Genç yaşında gurbet diyarlarda can veren Kureyşli hiçbir vakit unutulmadı.
---------------------------------------
[1] İbn Hişam, Sîre, I, 151-154;İbn Sa’d, Tabakat I, 83.
[2] İbn Hişam, a.g.e., I, 164; Yakubî, Tarih, I, 252.
[3] Hakim, Müstedrek, II, 604.
[4] İbn Hişam, a.g.e., I, 164; Süheyli, Ravzu’l-Unuf, II, 141.
[5] İbn Sa’d, a.g.e., I, 95.
[6] İbn Sa’d, a.g.e., I, 99.
[7] İbn Sa’d, a.g.e., I, 100.
[8] Zürkanî, Şerhu’l-Mevahib, I, 109.
[9] İbn Sa’d, a.g.e., I, 99; İbn Esîr, el-Kamil, I, 10.
[10] İbn Esîr, Üsdü’l-Ğabe, I, 21.
Haşimoğullarının genç yaşta dul kalan gelini, Abdullah’ın yetiminin doğumunu beklediği sırada Kâbe ve çevresi putlarla doldurulmuştu. Mekke zulmün, Kâbe ise şirkin esiri olmuştu. Oysaki Mekke, Nemrutlarla, Firavunlarla savaşmış mücahit bir peygamberin şehri, Kâbe ise tevhid inancının sembolü, Allah’ın evi ve İbrahim’in hatırasıydı. Şimdi ise Nemrutlar Mekke’ye egemen olmuş, Kâbe put haneye dönüşmüştü.
Arap yarımadasının dört bir yanından insanlar her mevsim Mekke’ye geliyor, Kâbe ve çevresindeki putlarını ziyaret ediyorlardı. Mekke yakınlarında panayırlar kuruluyor, yarımadanın ticari ve kültürel hayatı burada şekilleniyordu. Kureyş kabilesi ise bu durumdan en iyi bir şekilde yararlanıyor, ekonomik gücünü sürekli arttırıyordu. Kâbe’nin Mekke ve Kureyşlilere sağladığı ayrıcalık o sırada Habeşistan’ın Yemen valisi olan Ebrehe’yi rahatsız etti. Ebrehe, Kâbe hakkında yaptığı araştırmada onun dört duvardan ibaret basit bir bina olduğunu öğrenmiş, Kâbe’ye alternatif muhteşem bir bina yapmaya karar vermişti.
Ebrehe, gerek Habeşistan hükümdarının gerekse Bizans İmparatorunun yardımıyla başkent Sana’da Kulleys adında ihtişamlı bir kilise inşa etti. Araplar artık Kâbe’ye değil Kulleys’e gelecek, Mekke değil Yemen zenginleşecek, yarımadanın sermayesi Ebrehe’nin eline geçecekti. Ayrıca herkes kısa zamanda Hıristiyan olacaktı. Arap yarımadasının her köşesine elçiler gönderildi, haberler salındı. Kulleys’in ihtişamı, Ebrehe’nin dillere destan kudreti anlatılarak bütün Araplar Yemen’e davet edildi. Ancak Arapların bu davete tepkisi hiç de Ebrehe’nin umduğu gibi olmadı.
Araplardan bazıları gizli gizli Kulleys’e giriyor, orayı kirletiyor, hayvan leşleriyle dolduruyorlardı. Nihayet Kureyşli bazı gençler Kulleys’i yakmaya dahi teşebbüs etti. Olup bitenleri öfkeyle takip eden Ebrehe, Kulleys’e ve kendisine yapılan hakaretlere karşılık Kâbe’yi yıkmaya karar verdi. Kâbe var oldukça yaptığı binanın hiçbir kıymeti olmayacak, Ebrehe amacına ulaşamayacaktı. Bu sebeple Arapları tahrik etmiş, onların öfkeyle Kulleyse yaptıklarını, Kâbe’yi yıkma arzusuna bahane göstermişti.[1]
Habeşistan hükümdarının gönderdiği filler ve askerlerle güçlenen Ebrehe, ordusunun başında Mekke’ye doğru harekete geçti. Altmış bin askerin önünde on üç tane fil bulunuyor, hiçbir gücün bu orduya zarar verebileceğine ihtimal verilmiyordu. Bazı Arap kabileleri ataları Hz. İbrahim’in mirasını korumak üzere harekete geçmiş ancak hiçbir varlık gösteremeyip esir alınarak canlarını zor kurtarmışlardı.[2]
Ebrehe’nin ordusu Taif önlerine geldiğinde şehirde yaşayan Sakif kabilesi, Kâbe’den çoktan vazgeçmiş, putları Lat’ı korumanın derdine düşmüştü. Ebrehe’yi memnun etmek amacıyla onu en kısa yoldan Kâbe’ye ulaştıracak bir kılavuz vermişlerdi. Ne var ki Ebû Riğal isimli kılavuz Mekke yakınlarındaki Muğammis denilen yerde vefat etti. Araplar yüzyıllar boyunca zavallı adamın mezarını taşa tutmuşlardı.[3]
Ebrehe’nin ordusu Mekke’ye yaklaştığında öncü birlikleri, Kureşlilerin mallarına, develerine el koydular. Efendimizin dedesi Abdülmuttalibin de iki yüz devesini aldılar. Kureyşliler yaklaşan felaketi görüyor ama ellerinden hiçbir şeyin gelemeyeceğini de biliyorlardı. Nihayet Ebrehe’nin elçisi Hunata el-Himyeri Mekke’ye girerek hükümdarın mesajını Kureyşlilere iletti. Ebrehe, Mekke halkına dokunmayacak, Kâbe’yi yıktıktan sonra şehri terk edecekti. Elçi, Mekkelilerin lideri olan Abdülmuttalib’le görüştükten sonra onu Ebrehe’nin yanına götürerek huzura çıkardı.
Kureyş lideri Abdülmuttalib ilerlemiş yaşına rağmen görenleri kendisine hayran bırakan heybet dolu, yakışıklı bir kimseydi. Ebrehe, onu gayet iyi karşılamış ve bir isteği olup olmadığını sormuştu. Abdülmuttalib, askerlerin iki yüz devesine el koyduklarını belirterek develerin kendisine geri verilmesini istedi. Onun bu sözlerine çok şaşıran Ebrehe, hayretini şu sözlerle iade etti:
“Seni ilk gördüğümde heybetin beni çok etkilemişti. Ancak bu sözlerin seni gözümden düşürdü. Atalarının mabedinin yıkılmaması için bana yalvarman gerekirken sen develerinin derdine düşmüş, onları istiyorsun.”
Abdülmuttalib’in bu sözlere cevabı oldukça sert ve kesin oldu:
“Ben develerimin sahibiyim. Develerimi istiyorum. Kâbe’ye gelince; onun sahibi Allah’tır ve Allah evini kesinlikle koruyacaktır.”[4] Bu sözler ancak yüreği iman dolu bir kimse tarafından söylenebilir ki Efendimizin dedesi işte böyle bir kimsedir.
Abdülmuttalib, Ebrehe’yi Kâbe’yi yıkmaması için ikna etmeye çalışıp, ona çeşitli tekliflerde bulunduysa da herhangi bir sonuç alamadan Mekke’ye geri döndü. Kureyşlilere; kendilerini korumalarını, çevredeki vadi ve dağlara sığınmalarını emretti. Kâbe’de Kureyşlilerin ibadet ettikleri 360 tane put vardı ama hiçbir Kureyşli onlara yalvarmıyor, başlarındaki felaketten kurtarması için Allah’a dua ediyorlardı. İnsanlar Kâbe’nin sonunu izlemek amacıyla dağların başına gittikleri vakit, Abdülmuttalib Kâbe’nin kapısına yapışarak şöyle dua etti:
“Ya Rab, bir kul dahi kendi evini korur. Sen de beytini koru. Ya Rab, onlara karşı ümit bağladığım Senden başka hiçbir kimsem yoktur. Sen onlardan kendi beytini koru. Bu evin düşmanı Senin de düşmanındır. Onları beytini yıkmaktan alıkoy.”[5]
Ebrehe ve askerleri bütün hazırlıklarını tamamlayıp Mekke’ye girecekleri sırada, merhameti her şeyi aşmış olan Rabbimiz onlara son bir fırsat daha verdi. Ordunun önünde bulunan ve Kâbe’yi yıkacak olan büyük fil durarak yere çöktü. Fili ayağa kaldırmak için çok uğraştılarsa da fayda etmedi. File baltalarla, mızraklarla işkence ettilerse de fil kıpırdamadı. Filin yönünü güneye çevirdiklerinde fil kalkıp koşuyor, Kâbe’ye yönelttiklerinde ise fil hareket dahi etmiyordu.[6] Yemenden Kâbe’ye kadar gelmiş bir hayvanın bu şekilde durmasının bir sebebi olduğunu düşünebilselerdi, Ebrehe ve askerleri helak olmaktan belki de kurtulacaklardı. Ancak kendisine çok fazla güvenen insanlar etraflarında yaşananlardan hiçbir ders almazlardı.
Fili hareket ettiremeyen Habeş ordusu kısa bir süre sonra ilahî azapla, büyük felaketle karşılaştı. Kızıldeniz tarafından gelen Ebabil kuşları attıkları taşlarla Yemen ordusunu perişan etti. Her kuş biri gagasında, ikisi de ayaklarında üçer taş taşıyordu. Kuşların attıkları taşlar askerlerin vücutlarını parçalıyor, Habeş ordusu Yemen’e doğru kaçmak için çabalıyordu. Ama Allah’tan nasıl kaçılabilirdi?
Ebrehe de atılan taşlar sebebiyle yaralanmış, güçlükle Yemene ulaşabilmiş ve burada zavallı bir halde yok olup gitmiştir.[7] Kur’ân-ı Kerim, Fil ashabını ve onların ibret dolu sonunu şu şekilde anlatmaktadır:
“Rabbinin fil sahiplerine ne yaptığını görmedin mi? Onların tuzaklarını boşa çıkarmadı mı? Üzerlerine pişirilmiş çamurdan taşlar atan sürü sürü kuşlar gönderdi. Nihayet onları hayvanlar tarafından yenilmiş ekin yaprağı gibi yaptı.”[8]
Fil vakasından sonra Mekke ve Kâbe’nin kıymeti, Arapların nezdinde daha da artmıştır. Kâbe’nin Allah tarafından korunması sebebiyle Kâbe çevresinde yaşayan Kureyş kabilesi, Ehlullah ve Carullah olarak nitelendirilerek yarımada halkı tarafından sevgi ve itibar görmüşlerdir.[9] Kureyşliler, Fil vakasından ciddi şekilde etkilenmişlerdir. Onların bu olay sebebiyle yedi ya da on yıl Allah’tan başkasına ibadet etmedikleri ve putları terk ettikleri rivayet edilmektedir.
Yeryüzünün en kuvvetli orduları ve en güçlü silahları dahi Allah (cc)’nin koruması altında bulunanlara hiçbir zarar veremez. Altmış bin kişilik düzenli bir ordu, önlerinde kurşun dahi işlemeyen filler olduğu halde, hiçbir savunması olmayan Kâbe’yi yıkmaya güç yetirememiş, Rabbimiz gökten indirdiği ordularla değil, bildiğimiz kuşlar vesilesiyle onları mahvı perişan etmiştir. Ateşlerin yakamadığı Peygamberin hatırasına Ebrehe’nin gücü nasıl yetebilir?
Efendimiz aleyhisselam, Fil Vakasından 50-55 gün sonra yeryüzüne teşrif buyurdu.[10] O’nun büyüyüp yetişeceği toprakları hangi güç işgal edebilir? Ebrehe’nin ordusu Muhammed’in (as) annesinin yüreğine nasıl korku salabilir? Fil vakası Kureyş kabilesine değil gerçekte Efendimize verilen bir ikramdır. O’nun veladetinin müjdecisidir.
Hz. Musa, doğduğunda Rabbimiz onu muhafaza etti. Musa kendisini öldürmek isteyen Firavun’un sarayında yaşadı. Efendimiz İsa aleyhisselam, İsrailoğullarının karşısına çıkan annesi Meryem’i korumak üzere kundakta iken konuştu. Rabbimiz onları birçok mucizeyle destekledi. Muhammed aleyhisselam’a gelince mucizeler o daha doğmadan geliyor, Âlemlerin Rabbi O’nun hatırına Ebrehe ve askerlerini yerin dibine geçiriyordu.
Fil ordusu yok olmuş, ömrünün son günlerinde mucizelere şahit olmuş nurlu bir dedenin, gözyaşları kurumayan Âmine’nin beklediği daha büyük bir mucize yaklaşmıştı. Bir aydınlık beliriyor, Busra saraylarının ışıkları görülüyor, sahibi meçhul bir ses Muhammed Muhammed diye haykırıyordu.[11] Âmine Muhammed’i, âlemler Muhammed’i bekliyordu.
--------------------------------------------
[1] İbn Hişam, Sîre, I, 45; Süheyli, Ravdu’l-Unuf, I, 115.
[2] Süheyli, a.g.e., I, 116; A. Lütfi Kazancı, “Ebrehe”, DİA, X, 79.
[3] Ezraki, Ahbaru Mekke, I, 142.
[4] İbn Sa’d, Tabakat, I, 92; İbn Esîr el-Kamil, I, 444.
[5] Süheyli, a.g.e., I, 121; İbn Kesîr, el-Bidaye, II, 173.
[6] İbn Hişam, a.g.e., I, 52; Beyhaki, Delail, I, 99.
[7] İbn Hişam, a.g.e., I, 52; Süheyli, a.g.e., I, 123; Ezraki, I, 147.
[8] Fil sûresi, 1-5.
[9] İbn Hişam, a.g.e., 57; Mustafa Fayda, Fil Vakası, XIII, 70.
[10] İbn Habib, el-Muhabber, 10.
[11] İbn Sa’d, a.g.e., I, 102.
Arap yarımadasının dört bir yanından insanlar her mevsim Mekke’ye geliyor, Kâbe ve çevresindeki putlarını ziyaret ediyorlardı. Mekke yakınlarında panayırlar kuruluyor, yarımadanın ticari ve kültürel hayatı burada şekilleniyordu. Kureyş kabilesi ise bu durumdan en iyi bir şekilde yararlanıyor, ekonomik gücünü sürekli arttırıyordu. Kâbe’nin Mekke ve Kureyşlilere sağladığı ayrıcalık o sırada Habeşistan’ın Yemen valisi olan Ebrehe’yi rahatsız etti. Ebrehe, Kâbe hakkında yaptığı araştırmada onun dört duvardan ibaret basit bir bina olduğunu öğrenmiş, Kâbe’ye alternatif muhteşem bir bina yapmaya karar vermişti.
Ebrehe, gerek Habeşistan hükümdarının gerekse Bizans İmparatorunun yardımıyla başkent Sana’da Kulleys adında ihtişamlı bir kilise inşa etti. Araplar artık Kâbe’ye değil Kulleys’e gelecek, Mekke değil Yemen zenginleşecek, yarımadanın sermayesi Ebrehe’nin eline geçecekti. Ayrıca herkes kısa zamanda Hıristiyan olacaktı. Arap yarımadasının her köşesine elçiler gönderildi, haberler salındı. Kulleys’in ihtişamı, Ebrehe’nin dillere destan kudreti anlatılarak bütün Araplar Yemen’e davet edildi. Ancak Arapların bu davete tepkisi hiç de Ebrehe’nin umduğu gibi olmadı.
Araplardan bazıları gizli gizli Kulleys’e giriyor, orayı kirletiyor, hayvan leşleriyle dolduruyorlardı. Nihayet Kureyşli bazı gençler Kulleys’i yakmaya dahi teşebbüs etti. Olup bitenleri öfkeyle takip eden Ebrehe, Kulleys’e ve kendisine yapılan hakaretlere karşılık Kâbe’yi yıkmaya karar verdi. Kâbe var oldukça yaptığı binanın hiçbir kıymeti olmayacak, Ebrehe amacına ulaşamayacaktı. Bu sebeple Arapları tahrik etmiş, onların öfkeyle Kulleyse yaptıklarını, Kâbe’yi yıkma arzusuna bahane göstermişti.[1]
Habeşistan hükümdarının gönderdiği filler ve askerlerle güçlenen Ebrehe, ordusunun başında Mekke’ye doğru harekete geçti. Altmış bin askerin önünde on üç tane fil bulunuyor, hiçbir gücün bu orduya zarar verebileceğine ihtimal verilmiyordu. Bazı Arap kabileleri ataları Hz. İbrahim’in mirasını korumak üzere harekete geçmiş ancak hiçbir varlık gösteremeyip esir alınarak canlarını zor kurtarmışlardı.[2]
Ebrehe’nin ordusu Taif önlerine geldiğinde şehirde yaşayan Sakif kabilesi, Kâbe’den çoktan vazgeçmiş, putları Lat’ı korumanın derdine düşmüştü. Ebrehe’yi memnun etmek amacıyla onu en kısa yoldan Kâbe’ye ulaştıracak bir kılavuz vermişlerdi. Ne var ki Ebû Riğal isimli kılavuz Mekke yakınlarındaki Muğammis denilen yerde vefat etti. Araplar yüzyıllar boyunca zavallı adamın mezarını taşa tutmuşlardı.[3]
Ebrehe’nin ordusu Mekke’ye yaklaştığında öncü birlikleri, Kureşlilerin mallarına, develerine el koydular. Efendimizin dedesi Abdülmuttalibin de iki yüz devesini aldılar. Kureyşliler yaklaşan felaketi görüyor ama ellerinden hiçbir şeyin gelemeyeceğini de biliyorlardı. Nihayet Ebrehe’nin elçisi Hunata el-Himyeri Mekke’ye girerek hükümdarın mesajını Kureyşlilere iletti. Ebrehe, Mekke halkına dokunmayacak, Kâbe’yi yıktıktan sonra şehri terk edecekti. Elçi, Mekkelilerin lideri olan Abdülmuttalib’le görüştükten sonra onu Ebrehe’nin yanına götürerek huzura çıkardı.
Kureyş lideri Abdülmuttalib ilerlemiş yaşına rağmen görenleri kendisine hayran bırakan heybet dolu, yakışıklı bir kimseydi. Ebrehe, onu gayet iyi karşılamış ve bir isteği olup olmadığını sormuştu. Abdülmuttalib, askerlerin iki yüz devesine el koyduklarını belirterek develerin kendisine geri verilmesini istedi. Onun bu sözlerine çok şaşıran Ebrehe, hayretini şu sözlerle iade etti:
“Seni ilk gördüğümde heybetin beni çok etkilemişti. Ancak bu sözlerin seni gözümden düşürdü. Atalarının mabedinin yıkılmaması için bana yalvarman gerekirken sen develerinin derdine düşmüş, onları istiyorsun.”
Abdülmuttalib’in bu sözlere cevabı oldukça sert ve kesin oldu:
“Ben develerimin sahibiyim. Develerimi istiyorum. Kâbe’ye gelince; onun sahibi Allah’tır ve Allah evini kesinlikle koruyacaktır.”[4] Bu sözler ancak yüreği iman dolu bir kimse tarafından söylenebilir ki Efendimizin dedesi işte böyle bir kimsedir.
Abdülmuttalib, Ebrehe’yi Kâbe’yi yıkmaması için ikna etmeye çalışıp, ona çeşitli tekliflerde bulunduysa da herhangi bir sonuç alamadan Mekke’ye geri döndü. Kureyşlilere; kendilerini korumalarını, çevredeki vadi ve dağlara sığınmalarını emretti. Kâbe’de Kureyşlilerin ibadet ettikleri 360 tane put vardı ama hiçbir Kureyşli onlara yalvarmıyor, başlarındaki felaketten kurtarması için Allah’a dua ediyorlardı. İnsanlar Kâbe’nin sonunu izlemek amacıyla dağların başına gittikleri vakit, Abdülmuttalib Kâbe’nin kapısına yapışarak şöyle dua etti:
“Ya Rab, bir kul dahi kendi evini korur. Sen de beytini koru. Ya Rab, onlara karşı ümit bağladığım Senden başka hiçbir kimsem yoktur. Sen onlardan kendi beytini koru. Bu evin düşmanı Senin de düşmanındır. Onları beytini yıkmaktan alıkoy.”[5]
Ebrehe ve askerleri bütün hazırlıklarını tamamlayıp Mekke’ye girecekleri sırada, merhameti her şeyi aşmış olan Rabbimiz onlara son bir fırsat daha verdi. Ordunun önünde bulunan ve Kâbe’yi yıkacak olan büyük fil durarak yere çöktü. Fili ayağa kaldırmak için çok uğraştılarsa da fayda etmedi. File baltalarla, mızraklarla işkence ettilerse de fil kıpırdamadı. Filin yönünü güneye çevirdiklerinde fil kalkıp koşuyor, Kâbe’ye yönelttiklerinde ise fil hareket dahi etmiyordu.[6] Yemenden Kâbe’ye kadar gelmiş bir hayvanın bu şekilde durmasının bir sebebi olduğunu düşünebilselerdi, Ebrehe ve askerleri helak olmaktan belki de kurtulacaklardı. Ancak kendisine çok fazla güvenen insanlar etraflarında yaşananlardan hiçbir ders almazlardı.
Fili hareket ettiremeyen Habeş ordusu kısa bir süre sonra ilahî azapla, büyük felaketle karşılaştı. Kızıldeniz tarafından gelen Ebabil kuşları attıkları taşlarla Yemen ordusunu perişan etti. Her kuş biri gagasında, ikisi de ayaklarında üçer taş taşıyordu. Kuşların attıkları taşlar askerlerin vücutlarını parçalıyor, Habeş ordusu Yemen’e doğru kaçmak için çabalıyordu. Ama Allah’tan nasıl kaçılabilirdi?
Ebrehe de atılan taşlar sebebiyle yaralanmış, güçlükle Yemene ulaşabilmiş ve burada zavallı bir halde yok olup gitmiştir.[7] Kur’ân-ı Kerim, Fil ashabını ve onların ibret dolu sonunu şu şekilde anlatmaktadır:
“Rabbinin fil sahiplerine ne yaptığını görmedin mi? Onların tuzaklarını boşa çıkarmadı mı? Üzerlerine pişirilmiş çamurdan taşlar atan sürü sürü kuşlar gönderdi. Nihayet onları hayvanlar tarafından yenilmiş ekin yaprağı gibi yaptı.”[8]
Fil vakasından sonra Mekke ve Kâbe’nin kıymeti, Arapların nezdinde daha da artmıştır. Kâbe’nin Allah tarafından korunması sebebiyle Kâbe çevresinde yaşayan Kureyş kabilesi, Ehlullah ve Carullah olarak nitelendirilerek yarımada halkı tarafından sevgi ve itibar görmüşlerdir.[9] Kureyşliler, Fil vakasından ciddi şekilde etkilenmişlerdir. Onların bu olay sebebiyle yedi ya da on yıl Allah’tan başkasına ibadet etmedikleri ve putları terk ettikleri rivayet edilmektedir.
Yeryüzünün en kuvvetli orduları ve en güçlü silahları dahi Allah (cc)’nin koruması altında bulunanlara hiçbir zarar veremez. Altmış bin kişilik düzenli bir ordu, önlerinde kurşun dahi işlemeyen filler olduğu halde, hiçbir savunması olmayan Kâbe’yi yıkmaya güç yetirememiş, Rabbimiz gökten indirdiği ordularla değil, bildiğimiz kuşlar vesilesiyle onları mahvı perişan etmiştir. Ateşlerin yakamadığı Peygamberin hatırasına Ebrehe’nin gücü nasıl yetebilir?
Efendimiz aleyhisselam, Fil Vakasından 50-55 gün sonra yeryüzüne teşrif buyurdu.[10] O’nun büyüyüp yetişeceği toprakları hangi güç işgal edebilir? Ebrehe’nin ordusu Muhammed’in (as) annesinin yüreğine nasıl korku salabilir? Fil vakası Kureyş kabilesine değil gerçekte Efendimize verilen bir ikramdır. O’nun veladetinin müjdecisidir.
Hz. Musa, doğduğunda Rabbimiz onu muhafaza etti. Musa kendisini öldürmek isteyen Firavun’un sarayında yaşadı. Efendimiz İsa aleyhisselam, İsrailoğullarının karşısına çıkan annesi Meryem’i korumak üzere kundakta iken konuştu. Rabbimiz onları birçok mucizeyle destekledi. Muhammed aleyhisselam’a gelince mucizeler o daha doğmadan geliyor, Âlemlerin Rabbi O’nun hatırına Ebrehe ve askerlerini yerin dibine geçiriyordu.
Fil ordusu yok olmuş, ömrünün son günlerinde mucizelere şahit olmuş nurlu bir dedenin, gözyaşları kurumayan Âmine’nin beklediği daha büyük bir mucize yaklaşmıştı. Bir aydınlık beliriyor, Busra saraylarının ışıkları görülüyor, sahibi meçhul bir ses Muhammed Muhammed diye haykırıyordu.[11] Âmine Muhammed’i, âlemler Muhammed’i bekliyordu.
--------------------------------------------
[1] İbn Hişam, Sîre, I, 45; Süheyli, Ravdu’l-Unuf, I, 115.
[2] Süheyli, a.g.e., I, 116; A. Lütfi Kazancı, “Ebrehe”, DİA, X, 79.
[3] Ezraki, Ahbaru Mekke, I, 142.
[4] İbn Sa’d, Tabakat, I, 92; İbn Esîr el-Kamil, I, 444.
[5] Süheyli, a.g.e., I, 121; İbn Kesîr, el-Bidaye, II, 173.
[6] İbn Hişam, a.g.e., I, 52; Beyhaki, Delail, I, 99.
[7] İbn Hişam, a.g.e., I, 52; Süheyli, a.g.e., I, 123; Ezraki, I, 147.
[8] Fil sûresi, 1-5.
[9] İbn Hişam, a.g.e., 57; Mustafa Fayda, Fil Vakası, XIII, 70.
[10] İbn Habib, el-Muhabber, 10.
[11] İbn Sa’d, a.g.e., I, 102.
Allah (cc)’ın ve meleklerin medhettiği,[1] Rabbimizin hayatı üzerine yemin ettiği,[2] âlemlere rahmet olarak gönderdiği,[3] yüce ahlak sahibi,[4] içimizden birisi, canımızdan daha sevimlisi,[5] bizi pek seven, üzerimize titreyen, şefkat ve merhamet dolu Efendimiz,[6] uyarıcımız, müjdecimiz,[7] en güzel örneğimiz,[8] Allah’a davet eden nur yüzlü kandilimiz,[9] Âdemoğulları’nın önderi Sevgili Peygamberimiz Muhammed aleyhisselam, Fil Vakası’ndan 50-55 gün kadar sonra Halil olan dedesi İbrahim’in kurduğu şehirde, Mekke-i Mükerreme’de dünyaya geldi.[10]
Pazartesi Günü
Peygamberimiz, pazartesi gecesi sabaha yakın bir saatte yeryüzüne teşrif etti.[11]Arkadaşlarından birisi pazartesi günü oruç tutmanın önemini sorduğunda Allah Resûlü şu cevabı vermiştir: “O gün, benim doğduğum ve vahyin bana inmeye başladığı gündür.”[12]
Allah Resûlü genel kabule göre Rebiyülevvel ayının 12. gecesi doğmuştur. Bununla birlikte Efendimizin doğum tarihini belirlemeye çalışan Mısırlı astronomi âlimi Mahmut Felekî, Peygamberimizin oğlu İbrahim’in vefat ettiği günü meydana gelen güneş tutulmasından hareketle 20 Nisan 571 (9 Rebiyülevvel) tarihini tespit etmiş, Muhammed Hamidullah ise Cahiliyye Arapları arasında uygulanmakta olan Nesî Takvimini dikkate alarak 17 Haziran 569 tarihine ulaşmıştır.[13]
Kutlu Doğum
Peygamberimizin doğumu sırasında Osman b. Ebi’l-Âs’ın annesi Fâtıma binti Abdullah ve Abdurrahman b. Avf’ın annesi Şifâ Hatun, Hz. Âmine’nin yanında bulunmuş, yeryüzünün bu en kutlu doğumuna nezaret etme şerefine nail olmuşlardır.[14]
Allah Resûlü’nün doğduğu gece olağanüstü pek çok hadisenin gerçekleştiği rivayet edilmektedir. Buna göre İran hükümdarının sarayının on dört burcu yıkılmış, İranlıların taptıkları ve bin yıldan beri yanmakta olan ateşleri sönmüş, Sâve gölü kurumuş, Semâve nehri taşmış, Kâbe’de bulunan putlar yüzüstü yere düşmüş, birçok Yahudi ve Hıristiyan âlimi o gece Ahmed aleyhiselam’ın yıldızının doğduğunu ifade etmiştir. Ancak bu hadiselerin önemli bir kısmı ilk dönem siyer ve hadis kaynaklarımızda yer almamakta olup bu rivayetlere ihtiyatla yaklaşılması gerekmektedir.[15]
Efendimizin Ailesi
Efendimizin babası Abdullah b. Abdülmuttalib, Kureyş kabilesinin Hâşimoğulları koluna mensup olup ticari bir seyahatin dönüşü sırasında rahatsızlanmış ve oğlunu göremeden, yirmi beş yaşında Medine’de vefat etmiştir.[16]Abdullah’ın babası Mekke’nin bilge lideri Abdülmuttalib b. Haşim, annesi ise Fatıma binti Amr’dır.[17] Peygamberimizin annesi, yine Kureyş kabilesinin önde gelen ailelerinden birisi olan Zühreoğulları’nın lideri Vehb b. Abdümenaf’ın kızı Âmine’dir. Âmine’nin annesi ise Berre binti Abdüluzza’dır.[18]
Allah Resûlü, atası İbrahim aleyhisselam’ın duası,[19] kardeşi İsa aleyhisselam’ın müjdesi[20] ve annesi Âmine’nin rüyasıdır. Hz. Âmine, hamileliği sırasında bir rüya görmüş; rüyasında kendisinden bir nur çıktığını, bu nurun aydınlığıyla Şam ve Busrâ saraylarını seyrettiğini, bir oğlunun olacağı müjdesiyle adını Muhammed ya da Ahmed koymasının tavsiye edildiğini söylemiştir.[21]
Dedesinin Kucağında
Efendimizin dünyaya gelmesi üzerine annesi Âmine, Kureyş lideri Abdülmuttalib’e haber göndererek bir oğlunun olduğunu müjdelemiştir. Kâbe’nin yanında Hicr’de bulunan Abdülmuttalib, oğullarıyla birlikte Muhammed aleyhisselam’ı görmeye gitmiş, Efendimizi kucağına alarak Kâbe’ye götürmüş, çok sevdiği oğlu Abdullah’ın vefatından sonra kendisine bu erkek çocuğunu nasip eden Allah’a şükretmiştir. Âmine, hamileliği esnasında yaşadığı olağanüstü halleri ve oğlunun adının Muhammed olması gerektiğini de Abdülmuttalib’e haber vermiştir.[22]
Efendimizin amcası Hz. Abbas, yıllar sonra bu tatlı hadiseyi Müslümanlara anlatmış; annesi ile birlikte Âmine’nin yanına gittiklerini, Muhammed aleyhisselam’ın ayaklarının döşeğine vurduğunu bugün gibi hatırladığını ve kendisinin Efendimizi öptüğünü söylemiştir.
Abdülmuttalib, sevgili torununun doğumunun yedinci gününde O’nu sünnet ettirmiş, kurbanlar kestirerek Mekke halkına ziyafet vermiş ve torununun adının Muhammed olduğunu ilan etmiştir. Kureyşliler, ataları arasında “Muhammed” isimli bir kimsenin olmadığını hatırlatarak neden bu ismi tercih ettiğini sorduklarında ise onlara şu cevabı vermiştir: “Hem yerdekilerin hem de göktekilerin O’nu övmesini istedim.”[23]
Efendimizin İsimleri
Allah Resûlü şöyle buyurur: “Benim beş ismim vardır. Ben Muhammed’im. Ben Ahmed’im. Ben Mâhî’yim; Allah, küfrü benimle yok edecektir. Ben Hâşir’im; insanlar kıyamet günü benim peşimden dirileceklerdir. Ben Âkıb’im; Benden sonra peygamber gelmeyecektir.”[24]
O, herkesin ve tüm peygamberlerin kendisine tabi olduğu Mukaffî’dir. O, rahmet ve tevbe peygamberidir. O, cihadın peygamberi, kıyamet günü enbiyanın önderi ve insanlığın şefaatçisidir.[25]
Allah Teâlâ, Kur’ân-ı Kerim’de, Efendimizi dört kez Muhammed ismiyle,[26] bir kez de Ahmed ismiyle zikretmiştir.[27]Ahmed, hem Allah’ı en çok öven, hem de kullar arasında en çok övülen kimse anlamına gelir. Efendimizden önce hiç kimseye Ahmed ismi verilmemiştir.[28]
Bir ömür boyu Rabbini öven, geceleri gözyaşları içinde Rabbini zikreden, gündüz olduğunda Allah’ın dinini yüceltmek için kapı kapı dolaşan, savaş meydanlarında canını ortaya koyan sevgili Peygamberimiz; Seni Allah (cc) Kitabı’nda övmüş, Müslümanlar anne babalarından, çocuklarından daha çok Seni sevmiş, Senin davan için canlarından vazgeçmiştir. Ahmed ve Muhammed isimleri hiç kimseye Senin kadar yakışmamıştır.
--------------------------------------------------
[1] Ahzab sûresi, 56.
[2] Hicr sûresi, 72.
[3] Enbiya sûresi, 107.
[4] Kalem sûresi, 4.
[5] Ahzab sûresi, 6.
[6] Tevbe sûresi, 128.
[7] Ahzab sûresi, 45.
[8] Ahzab sûresi, 21.
[9] Ahzab sûresi, 46.
[10] İbn Hişam, Sîre, I, 167; İbn Sa’d,Tabakat, I, 100-101.
[11] İbn Abdilber, el-İstîâb, I, 19; Süheyli, Ravdu’l-Unuf, II, 98.
[12] Müslim, Sıyam 197.
[13] Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi, II, 784-793; Kasım Şulul, Hz. Peygamber Devri Kronolojisi, 100-107.
[14]İbn Sa’d, a.g.e., I, 102; İbn Seyyidinnas,Uyunu’l-Eser, I, 40; Süheyli, a.g.e., II, 148.
[15] Beyhaki, Delâil, I, 104-106; Taberi, Tarih, II, 247.
[16] İbn Sa’d,a.g.e., I, 99; İbn Esîr, el-Kamil, II, 10.
[17] İbn Sa’d, a.g.e., I,93.
[18] İbn Hişam, a.g.e., I, 156.
[19] Bakara sûresi, 129.
[20] Saff sûresi, 6.
[21] Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 127-128; İbn Sa’d, a.g.e., I, 102.
[22] İbn Hişam, a.g.e., I, 159; İbn Sa’d, a.g.e., I, 103.
[23] Beyhaki, a.g.e., I, 93; İbn Esîr, Usdü’l-Ğâbe, I, 21.
[24] Buharî, Menâkıb 17; Müslim, Fezâil 124.
[25] Müslim, Fezâil, 126.
[26] Âl-i İmrân sûresi, 144; Ahzâb sûresi, 40; Muhammed sûresi, 2; Fetih sûresi, 29.
[27] Saff sûresi, 6.
[28] Mustafa Fayda, “Ahmed”, DİA, II, 29.
Pazartesi Günü
Peygamberimiz, pazartesi gecesi sabaha yakın bir saatte yeryüzüne teşrif etti.[11]Arkadaşlarından birisi pazartesi günü oruç tutmanın önemini sorduğunda Allah Resûlü şu cevabı vermiştir: “O gün, benim doğduğum ve vahyin bana inmeye başladığı gündür.”[12]
Allah Resûlü genel kabule göre Rebiyülevvel ayının 12. gecesi doğmuştur. Bununla birlikte Efendimizin doğum tarihini belirlemeye çalışan Mısırlı astronomi âlimi Mahmut Felekî, Peygamberimizin oğlu İbrahim’in vefat ettiği günü meydana gelen güneş tutulmasından hareketle 20 Nisan 571 (9 Rebiyülevvel) tarihini tespit etmiş, Muhammed Hamidullah ise Cahiliyye Arapları arasında uygulanmakta olan Nesî Takvimini dikkate alarak 17 Haziran 569 tarihine ulaşmıştır.[13]
Kutlu Doğum
Peygamberimizin doğumu sırasında Osman b. Ebi’l-Âs’ın annesi Fâtıma binti Abdullah ve Abdurrahman b. Avf’ın annesi Şifâ Hatun, Hz. Âmine’nin yanında bulunmuş, yeryüzünün bu en kutlu doğumuna nezaret etme şerefine nail olmuşlardır.[14]
Allah Resûlü’nün doğduğu gece olağanüstü pek çok hadisenin gerçekleştiği rivayet edilmektedir. Buna göre İran hükümdarının sarayının on dört burcu yıkılmış, İranlıların taptıkları ve bin yıldan beri yanmakta olan ateşleri sönmüş, Sâve gölü kurumuş, Semâve nehri taşmış, Kâbe’de bulunan putlar yüzüstü yere düşmüş, birçok Yahudi ve Hıristiyan âlimi o gece Ahmed aleyhiselam’ın yıldızının doğduğunu ifade etmiştir. Ancak bu hadiselerin önemli bir kısmı ilk dönem siyer ve hadis kaynaklarımızda yer almamakta olup bu rivayetlere ihtiyatla yaklaşılması gerekmektedir.[15]
Efendimizin Ailesi
Efendimizin babası Abdullah b. Abdülmuttalib, Kureyş kabilesinin Hâşimoğulları koluna mensup olup ticari bir seyahatin dönüşü sırasında rahatsızlanmış ve oğlunu göremeden, yirmi beş yaşında Medine’de vefat etmiştir.[16]Abdullah’ın babası Mekke’nin bilge lideri Abdülmuttalib b. Haşim, annesi ise Fatıma binti Amr’dır.[17] Peygamberimizin annesi, yine Kureyş kabilesinin önde gelen ailelerinden birisi olan Zühreoğulları’nın lideri Vehb b. Abdümenaf’ın kızı Âmine’dir. Âmine’nin annesi ise Berre binti Abdüluzza’dır.[18]
Allah Resûlü, atası İbrahim aleyhisselam’ın duası,[19] kardeşi İsa aleyhisselam’ın müjdesi[20] ve annesi Âmine’nin rüyasıdır. Hz. Âmine, hamileliği sırasında bir rüya görmüş; rüyasında kendisinden bir nur çıktığını, bu nurun aydınlığıyla Şam ve Busrâ saraylarını seyrettiğini, bir oğlunun olacağı müjdesiyle adını Muhammed ya da Ahmed koymasının tavsiye edildiğini söylemiştir.[21]
Dedesinin Kucağında
Efendimizin dünyaya gelmesi üzerine annesi Âmine, Kureyş lideri Abdülmuttalib’e haber göndererek bir oğlunun olduğunu müjdelemiştir. Kâbe’nin yanında Hicr’de bulunan Abdülmuttalib, oğullarıyla birlikte Muhammed aleyhisselam’ı görmeye gitmiş, Efendimizi kucağına alarak Kâbe’ye götürmüş, çok sevdiği oğlu Abdullah’ın vefatından sonra kendisine bu erkek çocuğunu nasip eden Allah’a şükretmiştir. Âmine, hamileliği esnasında yaşadığı olağanüstü halleri ve oğlunun adının Muhammed olması gerektiğini de Abdülmuttalib’e haber vermiştir.[22]
Efendimizin amcası Hz. Abbas, yıllar sonra bu tatlı hadiseyi Müslümanlara anlatmış; annesi ile birlikte Âmine’nin yanına gittiklerini, Muhammed aleyhisselam’ın ayaklarının döşeğine vurduğunu bugün gibi hatırladığını ve kendisinin Efendimizi öptüğünü söylemiştir.
Abdülmuttalib, sevgili torununun doğumunun yedinci gününde O’nu sünnet ettirmiş, kurbanlar kestirerek Mekke halkına ziyafet vermiş ve torununun adının Muhammed olduğunu ilan etmiştir. Kureyşliler, ataları arasında “Muhammed” isimli bir kimsenin olmadığını hatırlatarak neden bu ismi tercih ettiğini sorduklarında ise onlara şu cevabı vermiştir: “Hem yerdekilerin hem de göktekilerin O’nu övmesini istedim.”[23]
Efendimizin İsimleri
Allah Resûlü şöyle buyurur: “Benim beş ismim vardır. Ben Muhammed’im. Ben Ahmed’im. Ben Mâhî’yim; Allah, küfrü benimle yok edecektir. Ben Hâşir’im; insanlar kıyamet günü benim peşimden dirileceklerdir. Ben Âkıb’im; Benden sonra peygamber gelmeyecektir.”[24]
O, herkesin ve tüm peygamberlerin kendisine tabi olduğu Mukaffî’dir. O, rahmet ve tevbe peygamberidir. O, cihadın peygamberi, kıyamet günü enbiyanın önderi ve insanlığın şefaatçisidir.[25]
Allah Teâlâ, Kur’ân-ı Kerim’de, Efendimizi dört kez Muhammed ismiyle,[26] bir kez de Ahmed ismiyle zikretmiştir.[27]Ahmed, hem Allah’ı en çok öven, hem de kullar arasında en çok övülen kimse anlamına gelir. Efendimizden önce hiç kimseye Ahmed ismi verilmemiştir.[28]
Bir ömür boyu Rabbini öven, geceleri gözyaşları içinde Rabbini zikreden, gündüz olduğunda Allah’ın dinini yüceltmek için kapı kapı dolaşan, savaş meydanlarında canını ortaya koyan sevgili Peygamberimiz; Seni Allah (cc) Kitabı’nda övmüş, Müslümanlar anne babalarından, çocuklarından daha çok Seni sevmiş, Senin davan için canlarından vazgeçmiştir. Ahmed ve Muhammed isimleri hiç kimseye Senin kadar yakışmamıştır.
--------------------------------------------------
[1] Ahzab sûresi, 56.
[2] Hicr sûresi, 72.
[3] Enbiya sûresi, 107.
[4] Kalem sûresi, 4.
[5] Ahzab sûresi, 6.
[6] Tevbe sûresi, 128.
[7] Ahzab sûresi, 45.
[8] Ahzab sûresi, 21.
[9] Ahzab sûresi, 46.
[10] İbn Hişam, Sîre, I, 167; İbn Sa’d,Tabakat, I, 100-101.
[11] İbn Abdilber, el-İstîâb, I, 19; Süheyli, Ravdu’l-Unuf, II, 98.
[12] Müslim, Sıyam 197.
[13] Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi, II, 784-793; Kasım Şulul, Hz. Peygamber Devri Kronolojisi, 100-107.
[14]İbn Sa’d, a.g.e., I, 102; İbn Seyyidinnas,Uyunu’l-Eser, I, 40; Süheyli, a.g.e., II, 148.
[15] Beyhaki, Delâil, I, 104-106; Taberi, Tarih, II, 247.
[16] İbn Sa’d,a.g.e., I, 99; İbn Esîr, el-Kamil, II, 10.
[17] İbn Sa’d, a.g.e., I,93.
[18] İbn Hişam, a.g.e., I, 156.
[19] Bakara sûresi, 129.
[20] Saff sûresi, 6.
[21] Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 127-128; İbn Sa’d, a.g.e., I, 102.
[22] İbn Hişam, a.g.e., I, 159; İbn Sa’d, a.g.e., I, 103.
[23] Beyhaki, a.g.e., I, 93; İbn Esîr, Usdü’l-Ğâbe, I, 21.
[24] Buharî, Menâkıb 17; Müslim, Fezâil 124.
[25] Müslim, Fezâil, 126.
[26] Âl-i İmrân sûresi, 144; Ahzâb sûresi, 40; Muhammed sûresi, 2; Fetih sûresi, 29.
[27] Saff sûresi, 6.
[28] Mustafa Fayda, “Ahmed”, DİA, II, 29.
O gün, Medine’nin ve Medinelilerin yaşadığı en güzel gündü. Enes b. Malik radıyallahu anh’ın da dediği gibi Efendimizin Medine’ye girdiği günden daha güzel, daha parlak bir gün görülmemişti.[1] İnsanlar sokağa dökülmüş, “Resûlullah geldi!” diyerek coşuyor, Mekke’den Medine’ye hicret eden ve bir süredir Allah Resûlü’nü göremeyen Muhacirler sevinç gözyaşları içerisinde hasret gideriyor; O’nu ömürlerinde ilk kez gören Medineli Müslümanlar ise tarifi imkânsız bir mutluluk yaşıyorlardı.
Resûl-i Ekrem, devesinin üzerinde şehrin sokaklarında ilerliyor, Medineli Müslümanların her biri O’nu misafir edebilmek için dil döküyor, âdeta yalvarıyordu. Sevgili Peygamberimiz ise onların hiçbirini kırmıyor, gülümseyerek şöyle buyuruyordu: “Devenin yolunu açınız, nerede duracağı ona bildirilmiştir.”[2]
Gönüllerin Fatihi
Zengin Müslümanların, yemyeşil hurma bahçeleri içerisinde pek güzel evleri vardı, ama dünyaya ve içindekilere bizim baktığımız gibi bakmayan, yeryüzünde garip bir yolcu olduğunu hiç unutmayan Efendimiz, onların davetlerini kabul etmedi. O’nun gelişiyle bayram eden fakirleri, ondan başka umudu olmayan insanları hayal kırıklığına uğratmadı. Gönülleri fetheden Peygamber kimsenin gönlünü kırmadı, devenin çökeceği yere herkes gibi O da razı oldu.
Neccaroğulları’nın sokağındaki bir arsaya geldiklerinde Kusvâ yere çöktü. Onun çöktüğü yer Sehl ve Süheyl adlarındaki iki yetime aitti. Yetimler çağrıldı, Peygamber mescidinin inşası için bu arsa onlardan satın alındı. Sehl ve Süheyl arsayı bağışlamak, Allah yolunda infakta bulunmak için ne kadar uğraştılarsa da sevgili Peygamberimiz onların bu teklifini nazik bir dille reddetti. Üzerinde Mescid-i Nebevî dahi yapılacak olsa yetimleri mağdur edemezdi.[3] Sonra etrafına baktı. En yakın evin sahibi Hâlid b. Zeyd Ebû Eyyub el-Ensarî’nin evine misafir oldu.[4]
Ben de Sizi Çok Seviyorum
Kız çocukları ellerindeki deflerle şarkılar söylüyor, O’na merhaba diyorlardı: “Biz Neccar’ın kızlarıyız. Muhammed’in komşuluğuna can atarız.”
Efendimiz, kızların yanına gitti ve onlara sordu:
- Beni seviyor musunuz?
Çocuklar hep bir ağızdan cevap verdiler:
- Evet, ya Resûlallah!
Allah Resûlü’nün gönlü sevinçle doldu. Dört kız babası olan, kızlarına canı gibi bakan Peygamber, kalbinin tüm güzelliğiyle konuştu: “Vallahi, Ben de sizi çok seviyorum.”[5]
Medineli küçük kızlar bu kadar güzel sözleri belki de ilk kez duymuşlardı. Hatta bu güzel davetçi onlara daha pek çok güzelliği armağan edecekti.
Selametle Cennete Giriniz
Kalabalığın karşısında bir şeyler söylenmeliydi. Müslümanları yurtlarından eden, kendisini öldürmeye teşebbüs eden Mekkeliler hakkında ağır sözler söylenebilir; intikam yeminleri edilebilir; omuz üstünde baş, taş üstünde taş konmayacağı edebî bir dille anlatılabilirdi. Ancak O, coşkun bir topluluğun ortasında kendisini kaybeden, yapamayacağı şeyleri vaat eden ve yalan söylemekten çekinmeyen sıradan bir kimse değildi. O bambaşkaydı. Etrafını çevreleyen insanlara baktı ve şöyle buyurdu:
“Ey insanlar! Aranızda selâmı yayınız. Yemek yediriniz. Akrabalarınıza iyi davranınız. İnsanlar yataklarında uyurken siz kalkıp namaz kılınız. Selametle cennete girersiniz.”[6]
Bu sözler, Allah’a çağıran, salih amel işleyen bir davetçinin sözleridir. Evini çevreleyen keskin kılıçlı savaşçılar, mağaranın ağzında tehdit savuran azılı düşmanlar, ellerindeki mızraklarıyla çölde peşine düşen bedeviler bu yüce davetçiyi istikametinden saptıramaz. Davetçi, etrafına nefret ve düşmanlık tohumları ekemez. Çölün şiddetli sıcağında gayet tehlikeli bir yolculuktan sonra, bu kadar güzel sözleri, ancak müminlerin ilki olan ve Rabbine güzel öğütle çağıran bir peygamber söyleyebilir.
Aranızda Selâmı Yayınız
Medine’de yaşayan Yahudi âlimler, O’nu tanıyabilmek için yanına yanaşır ve henüz O’nunla sohbet etmeden, sadece duruşundan dahi O’nun peygamber olduğunu anlarlar. Bu yüze sahip birinin yalancı olamayacağını itiraf ederler. Onlar O’nun peşinde yürürken, O’nun mübarek dilinden nübüvvetin güzellikleri dökülür: “Allah’a yemin ederim ki, iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olamazsınız. Size, yaptığınız takdirde birbirinizi sevebileceğiniz bir şey göstereyim mi? Aranızda selâmı yayınız.”[7]
Öyleyse Allah’ın selâmı hepinizin ve hepimizin üzerine olsun.
Resûl-i Ekrem, devesinin üzerinde şehrin sokaklarında ilerliyor, Medineli Müslümanların her biri O’nu misafir edebilmek için dil döküyor, âdeta yalvarıyordu. Sevgili Peygamberimiz ise onların hiçbirini kırmıyor, gülümseyerek şöyle buyuruyordu: “Devenin yolunu açınız, nerede duracağı ona bildirilmiştir.”[2]
Gönüllerin Fatihi
Zengin Müslümanların, yemyeşil hurma bahçeleri içerisinde pek güzel evleri vardı, ama dünyaya ve içindekilere bizim baktığımız gibi bakmayan, yeryüzünde garip bir yolcu olduğunu hiç unutmayan Efendimiz, onların davetlerini kabul etmedi. O’nun gelişiyle bayram eden fakirleri, ondan başka umudu olmayan insanları hayal kırıklığına uğratmadı. Gönülleri fetheden Peygamber kimsenin gönlünü kırmadı, devenin çökeceği yere herkes gibi O da razı oldu.
Neccaroğulları’nın sokağındaki bir arsaya geldiklerinde Kusvâ yere çöktü. Onun çöktüğü yer Sehl ve Süheyl adlarındaki iki yetime aitti. Yetimler çağrıldı, Peygamber mescidinin inşası için bu arsa onlardan satın alındı. Sehl ve Süheyl arsayı bağışlamak, Allah yolunda infakta bulunmak için ne kadar uğraştılarsa da sevgili Peygamberimiz onların bu teklifini nazik bir dille reddetti. Üzerinde Mescid-i Nebevî dahi yapılacak olsa yetimleri mağdur edemezdi.[3] Sonra etrafına baktı. En yakın evin sahibi Hâlid b. Zeyd Ebû Eyyub el-Ensarî’nin evine misafir oldu.[4]
Ben de Sizi Çok Seviyorum
Kız çocukları ellerindeki deflerle şarkılar söylüyor, O’na merhaba diyorlardı: “Biz Neccar’ın kızlarıyız. Muhammed’in komşuluğuna can atarız.”
Efendimiz, kızların yanına gitti ve onlara sordu:
- Beni seviyor musunuz?
Çocuklar hep bir ağızdan cevap verdiler:
- Evet, ya Resûlallah!
Allah Resûlü’nün gönlü sevinçle doldu. Dört kız babası olan, kızlarına canı gibi bakan Peygamber, kalbinin tüm güzelliğiyle konuştu: “Vallahi, Ben de sizi çok seviyorum.”[5]
Medineli küçük kızlar bu kadar güzel sözleri belki de ilk kez duymuşlardı. Hatta bu güzel davetçi onlara daha pek çok güzelliği armağan edecekti.
Selametle Cennete Giriniz
Kalabalığın karşısında bir şeyler söylenmeliydi. Müslümanları yurtlarından eden, kendisini öldürmeye teşebbüs eden Mekkeliler hakkında ağır sözler söylenebilir; intikam yeminleri edilebilir; omuz üstünde baş, taş üstünde taş konmayacağı edebî bir dille anlatılabilirdi. Ancak O, coşkun bir topluluğun ortasında kendisini kaybeden, yapamayacağı şeyleri vaat eden ve yalan söylemekten çekinmeyen sıradan bir kimse değildi. O bambaşkaydı. Etrafını çevreleyen insanlara baktı ve şöyle buyurdu:
“Ey insanlar! Aranızda selâmı yayınız. Yemek yediriniz. Akrabalarınıza iyi davranınız. İnsanlar yataklarında uyurken siz kalkıp namaz kılınız. Selametle cennete girersiniz.”[6]
Bu sözler, Allah’a çağıran, salih amel işleyen bir davetçinin sözleridir. Evini çevreleyen keskin kılıçlı savaşçılar, mağaranın ağzında tehdit savuran azılı düşmanlar, ellerindeki mızraklarıyla çölde peşine düşen bedeviler bu yüce davetçiyi istikametinden saptıramaz. Davetçi, etrafına nefret ve düşmanlık tohumları ekemez. Çölün şiddetli sıcağında gayet tehlikeli bir yolculuktan sonra, bu kadar güzel sözleri, ancak müminlerin ilki olan ve Rabbine güzel öğütle çağıran bir peygamber söyleyebilir.
Aranızda Selâmı Yayınız
Medine’de yaşayan Yahudi âlimler, O’nu tanıyabilmek için yanına yanaşır ve henüz O’nunla sohbet etmeden, sadece duruşundan dahi O’nun peygamber olduğunu anlarlar. Bu yüze sahip birinin yalancı olamayacağını itiraf ederler. Onlar O’nun peşinde yürürken, O’nun mübarek dilinden nübüvvetin güzellikleri dökülür: “Allah’a yemin ederim ki, iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olamazsınız. Size, yaptığınız takdirde birbirinizi sevebileceğiniz bir şey göstereyim mi? Aranızda selâmı yayınız.”[7]
Öyleyse Allah’ın selâmı hepinizin ve hepimizin üzerine olsun.
Hüzün Yılı
Nübüvvetin onuncu yılı. Efendimiz aleyhisselâm’ın en çileli ve en zorlu yılı. Acıların birbiri ardınca geldiği günler. Önce Allah Resûlü’nü çocukluğundan itibaren himaye eden, müşriklere karşı koruyan, hiçbir zaman yalnız ve yardımsız bırakmayan amcası Ebû Talib vefat etti. Onun ölümü, Efendimizin adeta kolunu kanadını kırdı. Sonra Müslümanların ilki, müminlerin annesi, Efendimizin hanımı, sığınağı, sevgilisi Hz. Hatice, Rabbine, cennetteki yüce makamına kavuştu. Hz. Hatice’nin ayrılığı Peygamberin gönlünde silinmez bir acı bıraktı. Allah Resûlü ve ashâbı bu yıla “hüzün yılı” adını verdi.
Ebû Talib’ten sonra Mekke, yaşanmaz bir şehir oldu. Onun sağlığında Peygambere yaklaşamayanlar, yokluğunda birer canavara dönüştü. Peygamberin yüzüne tükürüyor, öldüresiye dövüyor, Mescid-i Haram’da boğmaya çalışıyor, secdede iken üzerine deve işkembesi koyuyor, yapılmadık işkence, edilmedik hakaret bırakmıyorlardı. Bu şehir durulacak gibi değildi. Mekke’deki Müslümanlar işkence altında eziliyor, Habeşistan’daki Müslümanlar ise Mekke’den müjdeli bir haber bekliyorlardı. Artık hiç kimse Müslüman olmuyordu. O halde bir şeyler yapmalı, davaya yeni bir merkez bulmalı, bu şehri terk etmeliydi.
Taif Yolculuğu
Peygamber Efendimiz, Zeyd b. Harise ile birlikte Mekke’den gizlice ayrıldı ve yürüyerek Taif şehrine gitti. Taif liderlerini İslam’a davet edecek, onlardan kendisini ve diğer Müslümanları himaye etmelerini isteyecek, Taif’i İslam Medeniyetinin sembolü yapacaktı.
Efendimiz aleyhisselâm Taif’te on gün kaldı. Bu süre içinde görüşmediği, İslâm’ı anlatmadığı kimse kalmadı. Ama Taif’in önde gelenleri, O’nunla alay ediyor, hakaretler yağdırıyor, şehirden kovuyorlardı. Resûl-i Ekrem onlardan en azından bu şehre gelişini Mekkelilere haber vermemelerini istedi. Zira Mekke’yi terk edip bir başka yurt aradığını duyan Kureyşliler O’nu şehre sokmazlardı. Fakat Taifliler bunu dahi kabul etmedi. Taif’in önde gelenleri en az Kureyşliler kadar zalimdi.
Şehrin serserileri Efendimizin üzerine üşüşmüş, hakaretler yağdırıp küfürler ederken, Allah Resûlü onlara Tarık sûresini okuyordu.
Gönlü kırılmış, alay ve hakaretlerle bunalmış sevgili Nebi, şehri terk edeceği sırada yolun iki tarafına sıralanmış, ellerindeki taşlarla kendisini bekleyen çocukları, serserileri ve aşağılık insanları gördü. Bunlar Efendimizi taşlayacak, linç edeceklerdi. Allah Resûlü yürüdü. O yürüdüğünde vücuduna taşlar yağmaya başladı. Yaralandı, ayaklarından akan kanları görünce durup dinlenmek istedi, belki de düştü. O düşünce müşrikler O’nu kalkıp yürümeye zorladı ve O yürüyünce taş yağmuru yeniden başladı.
Peygamber’in Fedaisi Zeyd b. Harise
Zeyd b. Harise… Efendimizin üzerine titrediği, öz çocuklarından ayırmadığı sevgili Zeyd. Belki de Allah Resûlü’nün en çok sevdiği, sevdiğim dediği Zeyd. Dört bir yandan gelen taşlara karşı Peygamberini koruyan, sağa sola, öne arkaya sıçrayan, Muhammed aleyhisselâm’ın etrafında pervane olan Zeyd. Başından akan kanları görmeyip şehrin çıkışına kadar sevdiğini koruyan Zeyd. Acaba senin o günkü sevabını melekler yazabilir mi? Senin o an hissettiklerini kalemler yazabilir mi, senin çırpınışını insanlar anlayabilir mi?
Addâs’ın İmanı
Taifliler, Efendimizi ve Zeyd’i şehrin çıkışına kadar taşladılar. Son derece üzgün ve yaralı olan Peygamberimiz yol üzerinde bulunan bir bağa sığınmak zorunda kaldı. Bu bağ Mekkeli müşriklerden Utbe ve Şeybe b. Rebîa’ya aitti. Onlar, EfendimizinNhalini görünce, köleleri Addâs’ı bir tabak üzümle Allah Resûlü’ne gönderdiler.
Efendimiz kendisine gelen köleyle sohbet etti. Hıristiyan asıllı köle aniden Efendimizin başını, ellerini, ayaklarını öpmeye başladı. Taif iman etmemişti ama Addâs Müslüman olmuştu. Allah Resûlü, yaralı bir haldeyken dahi davetten vazgeçmiyor, yılgınlık göstermiyordu. Addâs’ın imanı ve mutluluğu için taşlanmaya değerdi. Zira Addâs’ın hidayete ermesi yerle gök arasındaki her şeyden daha güzeldi.
Taif Duâsı
Allah Resûlü biraz dinlenip kendine geldikten sonra iki rekat namaz kıldı. Sonra ellerini açarak şöyle dua etti:
“Ya Rabbi! Kimsesizliğimi, çaresizliğimi, insanların gözündeki değersiz halimi sana şikâyet ediyorum. Ey merhametlilerin en merhametlisi, Sen zulme uğramış tüm mazlumların Rabbisin. Sen Benim de Rabbimsin. Beni kimlerin eline bırakıyorsun? Bana kaba ve sert davranan yabancılara mı? Yoksa Bana galip gelme gücünü verdiğin bir düşmana mı? Eğer Sen Bana dargın değilsen, başıma gelen eziyet ve işkencelere aldırmam. Fakat Senden gelecek bir himaye ve koruma çok daha hoştur. Senin üzerime gazab indirmenden yahut gazabının üzerimde yerleşmesinden, karanlıkları aydınlatan, dünya ve âhiret işlerini düzene koyan Zâtının nuruna sığınırım! Her şey Senin rızan içindir ve bütün güç, kuvvet Sende, Senin Elindedir!”
Allah Resulü’nün En Zor Günü
O gün Efendimizin yaşadığı en acı gündü. Yıllar sonra hanımı Hz. Âişe; Uhud’dan daha şiddetli bir zorluk yaşayıp yaşamadığını sorduğunda, Resûl-i Ekrem Taif’te başına gelenleri hatırlamış ve en büyük sıkıntıyı o gün çektiğini söylemişti.
Efendimizin Merhameti
Yaşadığı bütün sıkıntılara, çektiği acılara rağmen Allah Resûlü’nün yüreği sevgi ve merhamet doluydu. Rabbine durumunu en samimi bir şekilde arz ettikten sonra gökyüzüne baktı. Bir bulutun içinde Cebrail’i gördü. Cebrail, Efendimize bir başka meleği, Dağlar Meleğini gösteriyordu. Dağlar Meleği Efendimizin mübarek lisanından çıkacak bir söze bakıyordu. Eğer isterse iki dağı harekete geçirir ve Kureyş halkını yok ederdi. Ama âlemlere rahmet olarak gönderilen sevgili Nebi bunu istemedi ve şöyle dedi:
“Ben onların soylarından yalnız Allah’a ibadet eden ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayan muvahhid bir neslin yetişeceğini ümid ediyorum.”
Allah Resûlü, Taiften Mekke’ye döndüğünde şehre giremedi. Mekke’ye ancak bir Mekkelinin himayesinde girebilirdi. Fakat başvurduğu kimseler Efendimizi himaye etmeye yanaşmadı. Şehrin dışındaki dağlarda üç gün boyunca beklemek zorunda kalan Peygamberimiz nihayet Mutim b. Adiy’in himayesi altında Mekke’ye girebildi.
Allah Celle, davet yolunda bunca sıkıntıya maruz kalan, sevdiklerini kaybeden, hicret etmeyi göze alan ve gittiği yerde en ağır işkencelere uğrayan, vatanına geri dönüşünde dahi pek çok zorluğa göğüs geren Habibini, hiçbir kula nasip olmayan, akılların almadığı büyük bir mucize ile ödüllendirdi. Taif’te taşlanan Kul gökyüzüne yükseldi.
Nübüvvetin onuncu yılı. Efendimiz aleyhisselâm’ın en çileli ve en zorlu yılı. Acıların birbiri ardınca geldiği günler. Önce Allah Resûlü’nü çocukluğundan itibaren himaye eden, müşriklere karşı koruyan, hiçbir zaman yalnız ve yardımsız bırakmayan amcası Ebû Talib vefat etti. Onun ölümü, Efendimizin adeta kolunu kanadını kırdı. Sonra Müslümanların ilki, müminlerin annesi, Efendimizin hanımı, sığınağı, sevgilisi Hz. Hatice, Rabbine, cennetteki yüce makamına kavuştu. Hz. Hatice’nin ayrılığı Peygamberin gönlünde silinmez bir acı bıraktı. Allah Resûlü ve ashâbı bu yıla “hüzün yılı” adını verdi.
Ebû Talib’ten sonra Mekke, yaşanmaz bir şehir oldu. Onun sağlığında Peygambere yaklaşamayanlar, yokluğunda birer canavara dönüştü. Peygamberin yüzüne tükürüyor, öldüresiye dövüyor, Mescid-i Haram’da boğmaya çalışıyor, secdede iken üzerine deve işkembesi koyuyor, yapılmadık işkence, edilmedik hakaret bırakmıyorlardı. Bu şehir durulacak gibi değildi. Mekke’deki Müslümanlar işkence altında eziliyor, Habeşistan’daki Müslümanlar ise Mekke’den müjdeli bir haber bekliyorlardı. Artık hiç kimse Müslüman olmuyordu. O halde bir şeyler yapmalı, davaya yeni bir merkez bulmalı, bu şehri terk etmeliydi.
Taif Yolculuğu
Peygamber Efendimiz, Zeyd b. Harise ile birlikte Mekke’den gizlice ayrıldı ve yürüyerek Taif şehrine gitti. Taif liderlerini İslam’a davet edecek, onlardan kendisini ve diğer Müslümanları himaye etmelerini isteyecek, Taif’i İslam Medeniyetinin sembolü yapacaktı.
Efendimiz aleyhisselâm Taif’te on gün kaldı. Bu süre içinde görüşmediği, İslâm’ı anlatmadığı kimse kalmadı. Ama Taif’in önde gelenleri, O’nunla alay ediyor, hakaretler yağdırıyor, şehirden kovuyorlardı. Resûl-i Ekrem onlardan en azından bu şehre gelişini Mekkelilere haber vermemelerini istedi. Zira Mekke’yi terk edip bir başka yurt aradığını duyan Kureyşliler O’nu şehre sokmazlardı. Fakat Taifliler bunu dahi kabul etmedi. Taif’in önde gelenleri en az Kureyşliler kadar zalimdi.
Şehrin serserileri Efendimizin üzerine üşüşmüş, hakaretler yağdırıp küfürler ederken, Allah Resûlü onlara Tarık sûresini okuyordu.
Gönlü kırılmış, alay ve hakaretlerle bunalmış sevgili Nebi, şehri terk edeceği sırada yolun iki tarafına sıralanmış, ellerindeki taşlarla kendisini bekleyen çocukları, serserileri ve aşağılık insanları gördü. Bunlar Efendimizi taşlayacak, linç edeceklerdi. Allah Resûlü yürüdü. O yürüdüğünde vücuduna taşlar yağmaya başladı. Yaralandı, ayaklarından akan kanları görünce durup dinlenmek istedi, belki de düştü. O düşünce müşrikler O’nu kalkıp yürümeye zorladı ve O yürüyünce taş yağmuru yeniden başladı.
Peygamber’in Fedaisi Zeyd b. Harise
Zeyd b. Harise… Efendimizin üzerine titrediği, öz çocuklarından ayırmadığı sevgili Zeyd. Belki de Allah Resûlü’nün en çok sevdiği, sevdiğim dediği Zeyd. Dört bir yandan gelen taşlara karşı Peygamberini koruyan, sağa sola, öne arkaya sıçrayan, Muhammed aleyhisselâm’ın etrafında pervane olan Zeyd. Başından akan kanları görmeyip şehrin çıkışına kadar sevdiğini koruyan Zeyd. Acaba senin o günkü sevabını melekler yazabilir mi? Senin o an hissettiklerini kalemler yazabilir mi, senin çırpınışını insanlar anlayabilir mi?
Addâs’ın İmanı
Taifliler, Efendimizi ve Zeyd’i şehrin çıkışına kadar taşladılar. Son derece üzgün ve yaralı olan Peygamberimiz yol üzerinde bulunan bir bağa sığınmak zorunda kaldı. Bu bağ Mekkeli müşriklerden Utbe ve Şeybe b. Rebîa’ya aitti. Onlar, EfendimizinNhalini görünce, köleleri Addâs’ı bir tabak üzümle Allah Resûlü’ne gönderdiler.
Efendimiz kendisine gelen köleyle sohbet etti. Hıristiyan asıllı köle aniden Efendimizin başını, ellerini, ayaklarını öpmeye başladı. Taif iman etmemişti ama Addâs Müslüman olmuştu. Allah Resûlü, yaralı bir haldeyken dahi davetten vazgeçmiyor, yılgınlık göstermiyordu. Addâs’ın imanı ve mutluluğu için taşlanmaya değerdi. Zira Addâs’ın hidayete ermesi yerle gök arasındaki her şeyden daha güzeldi.
Taif Duâsı
Allah Resûlü biraz dinlenip kendine geldikten sonra iki rekat namaz kıldı. Sonra ellerini açarak şöyle dua etti:
“Ya Rabbi! Kimsesizliğimi, çaresizliğimi, insanların gözündeki değersiz halimi sana şikâyet ediyorum. Ey merhametlilerin en merhametlisi, Sen zulme uğramış tüm mazlumların Rabbisin. Sen Benim de Rabbimsin. Beni kimlerin eline bırakıyorsun? Bana kaba ve sert davranan yabancılara mı? Yoksa Bana galip gelme gücünü verdiğin bir düşmana mı? Eğer Sen Bana dargın değilsen, başıma gelen eziyet ve işkencelere aldırmam. Fakat Senden gelecek bir himaye ve koruma çok daha hoştur. Senin üzerime gazab indirmenden yahut gazabının üzerimde yerleşmesinden, karanlıkları aydınlatan, dünya ve âhiret işlerini düzene koyan Zâtının nuruna sığınırım! Her şey Senin rızan içindir ve bütün güç, kuvvet Sende, Senin Elindedir!”
Allah Resulü’nün En Zor Günü
O gün Efendimizin yaşadığı en acı gündü. Yıllar sonra hanımı Hz. Âişe; Uhud’dan daha şiddetli bir zorluk yaşayıp yaşamadığını sorduğunda, Resûl-i Ekrem Taif’te başına gelenleri hatırlamış ve en büyük sıkıntıyı o gün çektiğini söylemişti.
Efendimizin Merhameti
Yaşadığı bütün sıkıntılara, çektiği acılara rağmen Allah Resûlü’nün yüreği sevgi ve merhamet doluydu. Rabbine durumunu en samimi bir şekilde arz ettikten sonra gökyüzüne baktı. Bir bulutun içinde Cebrail’i gördü. Cebrail, Efendimize bir başka meleği, Dağlar Meleğini gösteriyordu. Dağlar Meleği Efendimizin mübarek lisanından çıkacak bir söze bakıyordu. Eğer isterse iki dağı harekete geçirir ve Kureyş halkını yok ederdi. Ama âlemlere rahmet olarak gönderilen sevgili Nebi bunu istemedi ve şöyle dedi:
“Ben onların soylarından yalnız Allah’a ibadet eden ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayan muvahhid bir neslin yetişeceğini ümid ediyorum.”
Allah Resûlü, Taiften Mekke’ye döndüğünde şehre giremedi. Mekke’ye ancak bir Mekkelinin himayesinde girebilirdi. Fakat başvurduğu kimseler Efendimizi himaye etmeye yanaşmadı. Şehrin dışındaki dağlarda üç gün boyunca beklemek zorunda kalan Peygamberimiz nihayet Mutim b. Adiy’in himayesi altında Mekke’ye girebildi.
Allah Celle, davet yolunda bunca sıkıntıya maruz kalan, sevdiklerini kaybeden, hicret etmeyi göze alan ve gittiği yerde en ağır işkencelere uğrayan, vatanına geri dönüşünde dahi pek çok zorluğa göğüs geren Habibini, hiçbir kula nasip olmayan, akılların almadığı büyük bir mucize ile ödüllendirdi. Taif’te taşlanan Kul gökyüzüne yükseldi.
RAŞiT TUNCA
BAŞAĞAÇLI RAŞiT TUNCA

FORUMUMUZDA
Dini Bilgiler...
Kültürel Bilgiler...
PNG&JPG&GiF Resimler...
Biyografiler...
Tasavvufi Vaaz Sohbetler...
Peygamberler Tarihi...
Siyeri Nebi
PSP&PSD Grafik
ALLAH
BAYRAK
Radyo Karoglan
Foruma Misafir Olarak Gir
Forumda Neler Var
GALATASARAY
FENERBAHÇE
BEŞiKTAŞ
TRABZONSPOR
MiLLi TAKIM
ETKiNLiKLERiMiZ
Portal
Forum
Search
Community 
Forum Statistics
Forum Team
Calendar
Members
» Son Üye
» Toplam Konular 19,758
» Toplam Yorumlar 21,529
Read More / Comment 
