MUHAMMED
BAYRAK
| Hoşgeldin, Ziyaretçi |
|
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız. |
| Forum İstatistikleri |
» Toplam Üyeler 28 » Son Üye Raşit Tunca » Toplam Konular 19,759 » Toplam Yorumlar 21,530 Detaylı İstatistikler |
DOWNLOADEN
AYET
FELSEFEMiZ
Raşit Tunca Sözü
GÜZEL SÖZ
Boksör Muhammed Ali (Cassius Marcellus Clay Jr.) Kimdir - Biyografisi
Muhammed Ali, önceki adı : Cassius Marcellus Clay Jr. (17 Ocak 1942; Louisville,
Kentucky - 3 Haziran 2016; Phoenix, Arizona), Amerikalı Müslüman profesyonel
boksör. Tüm zamanların en iyi boksörü olarak kabul edilen Muhammed Ali, kariyeri
boyunca yaptığı maçların yalnızca 5 tanesini kaybetmiştir.[2][3]
Hayatı
Müslüman olmadan önceki ismi Cassius Marcellus Clay Jr. olan Muhammed Ali, 17
Ocak 1942'de Kentucky Louisville'de doğdu. Afro-Amerikan ve İrlanda kökenlidir.
12 yaşındayken boksla tanıştı ve kısa zaman içinde National AAU ve Altın Eldiven
Şampiyonası'nda amatör kayıtlara girdi. Yine 1960'ta Roma'da ağır hafif siklette
altın madalya alarak profesyonel lige döndü. 18 yaşındayken katıldığı Roma
Olimpiyatları'nda altın madalya aldıktan sonra ünü giderek artmaya başladı.
1964 yılında 22 yaşındayken, S. Liston'u yenip Dünya Şampiyonu oldu. Bu zaferden
sonra dinini değiştirdiğini ve İslam'a geçtiğini açıkladı. Muhammed Ali ismini
aldı ve çok sevdiği boks'a 1967'den 1970'e kadar ara vermek zorunda kaldı.
"Vietnamlılar bana hiçbir kötülük yapmadılar ki onlarla savaşayım." diyerek
Vietnam Savaşı'na gitmediği için 5 yıl hapis ve 10 bin dolar para cezasına
çarptırıldı. Lisansı ve pasaportu elinden alınınca dava süresince maddi
sıkıntılar yaşadı ve iflas ettiğini açıkladı. Ailesinin yardımı ve
üniversitelerde para karşılığı yaptığı konuşmalarla geçimini sağladı. 1970'te
temyiz davasını kazanıp tekrar boksa döndü. 1971'de Joe Frazier ile 'Asrın
maçı'na çıktı ve profesyonel boks kariyerinde ilk defa kaybetti. Uzmanlar üç
buçuk sene aradan sonra sadece 2 maç yapan Muhammed Ali'nin bu kadar zor bir maça
hazır olmadığı görüşünde hemfikirdi. Fakat o en kısa zamanda tekrar şampiyon
olmak istiyordu. Ardından çenesinin kırıldığı maçta Ken Norton'a sayı ile
yenilince, kendi ve yakınları dışında birçok kişi kariyerinin bittiğini sandı.
Fakat o azmedip art arda unvan için rakip olan boksörleri bir bir yendi. Ken
Norton'i yenip rövanşı aldı.
1973'te Joe Frazier ile unvan maçı için anlaştı. Arada sadece Joe Frazier-George
Foreman maçı kalmıştı. Frazier sürpriz bir şekilde iki raund'da nakavt oldu. Ali
böylece önce Fraizer ile maç yapıp arkasından da Foreman'la maç ayarladı ve iki
maçı da nakavt'la kazandı. Böylece hem kaybettiği unvanını alacak hem de daha
bitmediğini gösterecekti. 1974'te Foreman’ın bahisçilerde 7'ye 1 favori olduğu
maçta rakibini hiç beklenmedik bir taktik ile sekizinci raundda nakavt edip hak
ettiği unvanı Floyd Patterson'den sonra tekrar elde eden ikinci boksör oldu.
1978'de L. Spinks'e yenilip ardından aynı yıl rakibini yenince Dünya
Şampiyonluğunu 3 kez elde eden ilk boksör oldu. O zamanlar sadece 2 Dünya Boks
Federasyonu olması değerini daha da farklı kılıyordu. 2008 yılı itibari ile 8
Dünya Boks Federasyonu bulunuyordu. Muhammad Ali'nin etkin döneminde en iyi
boksörler, unvanı elde edebilmek için, mutlaka karşı karşıya gelirlerdi. George
Foreman'in 1994 yılında 20 sene aradan sonra tekrar Dünya Şampiyonu olması ve
unvanını çok kez savunması, o dönemin boksunun birçok ülkede neden "Altın 70'li
yıllar" diye anıldığını bize anlatıyor.
1978'de boksu Şampiyon olarak bıraktı. Sonra 1984'te Parkinson hastalığına
yakalanmasına rağmen bunu gizleyip büyük para karşılığı iki maç daha yapıp
kaybetti. İkisi de o vaktin veya sonrasının Dünya Şampiyonları idi. (eski
sparring partneri Larry Holmes ve Trevor Berbick). Profesyonel döneminde sadece 5
kez yenilen, Olimpiyat ve Dünya Şampiyonu olan Muhammed Ali, 36 yaşına kadar
bütün şampiyonlar için tek isim olmayı başardı ve 37'si nakavt olmak üzere 56 maç
kazandı.
Ona sadece bir boksör olarak bakmamak gerekir. Çünkü o gücüyle olduğu kadar
kişiliğiyle de hep daha iyisini yapmaya çalışmıştır. 1960 Roma Olimpiyatları'ndan
döndükten iki gün sonra bir lokantada sadece beyazlara servis yapıldığını
öğrenince, altın madalyasını Ohio Nehri'ne atmıştır. 1996 Atlanta
Olimpiyatları'nda bu madalyanın yerine başka bir altın madalya kendisine
verilmiştir.
Din olarak İslamiyet'i seçmiştir ve Vietnam Savaşı'na gitmemiştir. Bu durumu
şöyle dile getirmiştir : "Benim onlarla sorunum yok." (I'I ain't got no quarrel
with them Vietcong'). Bu nedenle unvanlarına el konuldu ve bokstan
uzaklaştırıldı. Fakat o yılmadı. Bu süre içerisinde üniversiteleri dolaşarak
İslamiyet'i anlattı. Malcolm X ile yakın ilişkileri oldu. Verimli işlerle
uğraştı.
Bokstan sonraki yaşamı
Oval Ofiste Başkan Ronald Reagan ve Muhammed Ali, 1983
Eşi Lonnie Ali ile beraber, Başkan George W. Bush, Beyaz Saray'daki törende, 9
Kasım 2005 tarihinde Başkanlık Özgürlük Madalyasını sunduktan sonra Muhammed
Ali'ye sarılırken.
1984 yılında, Muhammed Ali Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Ronald Reagan'ın
yeniden seçilebilmesi için kendisine destek verdiğini açıkladı.[4] 1991 yılında
Ali, Körfez Savaşı sırasında Irak'a gitti ve Amerikalı rehinelerin serbest
bırakılmasını müzakere etmek amacıyla Saddam Hüseyin ile bir araya geldi.[5]
1996 yılında Atlanta, Georgia'da 1996 Yaz Olimpiyatları'nda ateşini yakma onuruna
vardı.
17 Kasım 2002 tarihinde, Muhammed Ali, "Barış BM Elçisi" olarak Afganistan'a
gitti.[6] BM özel konuğu olarak üç günlük bir iyi niyet misyonuna ilişkin
Kabil'de bulundu.[7]
27 Temmuz 2012 tarihinde Ali, Londra'da, 2012 Yaz Olimpiyatları Açılış
törenindeki Olimpiyat Bayrağını taşıdı. Parkinson hastalığından dolayı stadyumda
bayrağı taşıyamayacak hale gelince eşi Lonnie tarafından ayakta durmasına
yardımcı oldu.[8]
20 Aralık 2014 tarihinde Ali, pnömoni şikayetine muzdarip hastaneye yatırıldı.
Ali bir kez daha Scottsdale, Arizona'da bir konuk evinde tepkisiz bulunduktan
sonra idrar yolu enfeksiyonu rahatsızlığı ile 15 Ocak 2015 tarihinde hastaneye
yatırıldı. Ertesi gün taburcu oldu.
Muhammed Ali (28 Ocak 2006, Davos)
Muhammed Ali'nin zamanının en iyisi olduğu kabul edilir. 2001 yılında Hollywood
tarafından hayatı filme alındı. Ali adlı filmde Muhammed Ali'yi Will Smith
canlandırdı.
Parkinson hastalığı yüzünden uzun süre Michigan'daki çiftliğinde gözlerden uzak
yaşamayı tercih eden ünlü boksör, ringlerde 20 yıldır ağzından düşürmediği "Bütün
zamanların en iyisiyim" lafını ispatlayarak bir efsane olmuştur.
Buna rağmen, 2001 yılındaki 11 Eylül saldırıları üzerine Muhammed Ali, başında
New York İtfaiye Müdürlüğü şapkası ile Sıfır Noktasına giderek destek ve
dayanışmasını göstermek gereği duymuş ve şöyle demiştir :
“Beni asıl inciten, 'İslam' adının bulaştırılması ve 'Müslüman' [adının]
bulaştırılması ve sorun çıkarılıp nefret ve şiddete yol açılması. İslam, katil
dini değildir. İslam, barış demektir. Evde öylece oturup insanların sorunun
kaynağı olarak Müslümanları yaftalamalarına seyirci kalamazdım.”[9]
Hayatını anlatan biyografik roman, 2002 yılında Kaknüs Yayınları tarafından
yayımlanmıştır (ISBN 975-6698-34-9).
Uzun süredir Parkinson hastalığı ile mücadele eden Muhammed Ali 3 Haziran 2016
tarihinde solunum yolu rahatsızlığı nedeniyle tedavi gördüğü hastanede yaşamını
yitirmiştir.[10]
----------------------
Holywodda ünlüler anıtındaki isimini Muhammed yazıyor diye yere değilde duvara
yazdıran adam vefat etti.
“Ben Peygamber’in (sav) ismini taşıyorum, bu sebeple insanların bu ismin üstünde
gezmesine müsade edemem” diyerek teklifleri reddeder.Bunun üzerine üzerinde
Muhammed Ali’nin ismi olan yıldız duvara asılır. Duvara asılı tek isim Muhammed
Ali’nin ismidir.
Mekanın cennet olsun şampiyon…
Muhammed Ali (Önceki adı : Cassius Marcellus Clay Jr., 17 Ocak 1942; Louisville,
Kentucky – 3 Haziran 2016; Phoenix, Arizona)[2], Amerikalı profesyonel boksör.
Tüm zamanların en iyi boksörü olarak kabul edilen Muhammed Ali, kariyeri boyunca
yaptığı maçların yalnızca 5 tanesini kaybetmiştir.
Hayatı
-----------------
Kaynak :
-------------
Halk Ansiklopedisi Wikipedia
-------------
Etiketler : Boksör, Muhammed Ali, Cassius Marcellus Clay
Jr., Kimdir ,Biyografisi, efsane boksör,Halk Şampiyonu, Boksun En iyisi,The
Greatest Boxer,Boxer,MuhammedAli,Ali,Muhammed,Şampiyon,Şampiyon boksör,
Karl Landsteiner Kimdir - Biyografisi
Karl Landsteiner (d. 14 Haziran 1868, Viyana, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu
- ö. 26 Haziran 1943, New York, ABD), Avusturya kökenli ABD'li immünolog ve
patolog.Başlıca kan gruplarını bulması ve kan naklinin tıpta basit bir işlem
haline gelmesini sağlayan ABO kan grupları sistemini geliştirmesiyle 1930 Nobel
Fizyoloji veya Tıp Ödülü'nü almıştır.
1898-1908 arasında Viyana Patoloji Enstitüsü'nde araştırmacı olarak çalışırken
insanlarda kanın yapısındaki farklılıkları bularak, uygun olmayan kan
nakillerinin tehlikelerini ortaya çıkardı. 1901'de, alyuvarlarda hücre zarının
dış katmanına bağlanan antijenlerin türüne göre insanda en az üç kan grubu
olduğunu gösterdi; bu grupları A, B ve O olarak adlandırdı. Bir yıl sonra, A ve B
antijenlerinin ikisini birden taşıyan ve AB antikorları içermeyen AB grubu
bulundu. Landsteiner, 1927'de M ve N gruplarını, 1940'ta ilk kez bulunduğu maymun
türünün adını taşıyan Rhesus (Rh) faktörünü saptadı. Rh faktörü, anne ve dölütün
kanında ortaya çıkabilen ve düşük, ölü doğum ya da yeni doğanda ölümcül bir
hastalığa yol açan bir dizi tepkimenin temelini oluşturuyordu.
Landsteiner'in çalışmaları adli tıbbın gelişmesine önemli katkılarda bulundu;
babalık ve cinayet davalarında kan gruplarının güvenilir birer kanıt olarak
kullanılmasını sağladı. Kan gruplarının belirli genler aracılığıyla kuşaktan
kuşağa aktarıldığının kanıtlanması, kalıtım ve antropoloji araştırmaları için de
etkili bir yöntem sağladı.
Landsteiner 1909-1919 arasında Viyana Üniversitesi'nde, 1922-1943 arasında New
York kentindeki Rockefeller Tıp Araştırmaları Enstitüsü'nde patoloji dersleri
verdi. Başlıca yapıtı, bağışıklık kimyasının kurulmasına katkı niteliğindeki The
Specificity of Serological Reactions 'dır (1936; Serolojik Tepkimelerin
Özgünlüğü).
-------------------
AUF DEUTSCH
------------------
Karl Landsteiner (* 14. Juni 1868 in Baden bei Wien; † 26. Juni 1943 in New York)
war ein österreichisch-US-amerikanischer Pathologe und Serologe, der 1901 das
AB0-System der Blutgruppen entdeckte, wofür er 1930 den Nobelpreis für
Physiologie oder Medizin erhielt. 1921 führten ihn weitere Arbeiten zur Prägung
des Begriffs Hapten; 1940 entdeckte er außerdem mit Alexander Solomon Wiener und
Philip Levine den Rhesusfaktor.
Anfang der Karriere
Landsteiners Vater Leopold (1817 Wien – 22. Februar 1875 ebenda), ein bekannter
Journalist und erster Chefredakteur der Zeitung Die Presse, starb mit 58 Jahren,
als Karl sechs Jahre alt war. Dadurch hatte er eine sehr enge Beziehung zu seiner
Mutter Fanny, geb. Heß, und ihre Totenmaske hing bis zu seinem Tod in seinem
Schlafzimmer. Landsteiner studierte nach seiner am heutigen Gymnasium Wasagasse
in Wien mit Vorzug bestandenen Matura [1] ab 1885 an der Universität Wien Medizin
und promovierte dort 1891. Während seines Studiums veröffentlichte er eine Arbeit
über den Einfluss von Diäten auf die Zusammensetzung des Blutes.
Nach seinem Studium verbrachte Landsteiner fünf Jahre im Ausland in Laboratorien
in Zürich bei Arthur Hantzsch, in Würzburg beim berühmten deutschen Chemiker Emil
Fischer und in München bei Eugen Bamberger. 1896 kehrte er nach Wien zurück und
wurde Assistent am von Max von Gruber geleiteten Hygienischen Institut. Dort
führte er Studien über den Mechanismus der Immunität und das Wesen von
Antikörpern durch. Zwischen 1898 und 1908 war Landsteiner Assistent an der
Pathologischen Anatomie der Universität Wien, danach bis 1919 Prosektor am
Wilhelminenspital in Wien. 1903 habilitierte er sich bei Anton Weichselbaum im
Fach Pathologie und 1911 erfolgte die Ernennung Landsteiners zum
außerordentlichen Professor für Pathologie. Während dieser Zeit veröffentlichte
er viele medizinische Arbeiten, unter anderem über die Übertragung der
Kinderlähmung. Landsteiners Leistung – zusammen mit Erwin Popper – war der
endgültige Nachweis, dass Kinderlähmung eine infektiöse Krankheit ist und durch
Injektion von Rückenmarkflüssigkeit eines an der Krankheit verstorbenen Kindes
auf Affen übertragen und von einem Tier zum nächsten übertragen werden kann.[2]
Für seine bahnbrechenden Er
Entdeckung der Blutgruppen
Landsteiner entdeckte 1900, dass bei Kontakt das Blut zweier Menschen oft
verklumpte (Hämagglutination). 1901 stellte er fest, dass dieser Effekt auch
durch Kontakt von Blut mit Blutserum eintrat. In seiner Arbeit „Über
Agglutinationserscheinungen normalen menschlichen Blutes“, welche 1901 in der
„Wiener klinischen Wochenschrift“ der Gesellschaft der Ärzte in Wien erschien,
berichtete er erstmals in einer Fußnote über die Annahme, dass es drei
verschiedene Blutgruppen geben müsse.[3] In der Folge gelang es ihm dann, die
drei Blutgruppenmerkmale A, B, und 0, die er als C bezeichnete, des menschlichen
Blutes zu identifizieren.[4] Das (erst 1910 von Emil von Dungern und Ludwik
Hirszfeld so bezeichnete) Blutgruppenmerkmal AB wurde 1902 von zwei Kollegen
Landsteiners, dem Wiener Internisten Alfred von Decastello-Rechtwehr (1872–1960)
und dessen Mitarbeiter Adriano Sturli (1873–1964), entdeckt. Die 1910 von Dungern
und Hirszfeld vorgeschlagene AB0-Nomenklatur wurde übrigens erst 1928 auch
international übernommen.
Landsteiner war es auch, der erkannte, dass die Bluttransfusion zwischen Personen
der gleichen Gruppe nicht zur Zerstörung der Blutzellen führte, wohl aber
zwischen Personen verschiedener Blutgruppen, so dass im Jahre 1907 die erste
erfolgreiche, auf seinen Arbeiten basierende Bluttransfusion am Mount Sinai
Hospital in New York von Reuben Ottenberg durchgeführt werden konnte.
Heute weiß man, dass Menschen mit der Blutgruppe AB Erythrozyten aller anderen
Blutgruppen akzeptieren (Universalempfänger), Erythrozyten der Blutgruppe 0
können von allen Gruppen empfangen werden (Universalspender). Dies liegt daran,
dass Menschen mit der Blutgruppe AB keine Antikörper gegen die Blutgruppe A oder
B bilden. Die Blutgruppe 0 dagegen besitzt weder das Merkmal A noch das Merkmal
B, so dass nach der Übertragung beim Empfänger auch keine Antikörper dagegen
gebildet werden können.
Heutzutage werden bei Bluttransfusionen nur Erythrozytenkonzentrate ohne
Blutserum mit Antikörpern übertragen. Diese Erkenntnis ist besonders bei
Bluttransfusionen und Operationen sehr wichtig. Für die Entdeckung der
Blutgruppen erhielt Landsteiner 1930 den Nobelpreis für Medizin.
Weitere Forschungstätigkeit
Nach dem Ende des Ersten Weltkriegs folgte Landsteiner 1919 der Berufung nach Den
Haag, wo er die Prosektur eines kleinen Katholischen Krankenhauses leitete, in
zwölf Veröffentlichungen jedoch weiterhin verschiedene serologische Probleme
behandelte. So berichtete er 1921 über niedermolekulare „spezifische Substanzen“,
die die Bindung an ein Protein benötigen um ein sog. Vollantigen zu werden, und
für die er die Bezeichnung Haptene vorschlug. 1922 nahm Landsteiner eine Stelle
am Rockefeller-Institut in New York an, wo er 1940 zusammen mit seinen Schülern
Philip Levine und Alexander Solomon Wiener den Rhesusfaktor beschrieb, den er im
Blut von Rhesusaffen entdeckt hatte. Neben der Arbeit an den Blutgruppen
beschäftigte er sich mit Fragen zur Entstehung der Paroxysmalen
Kältehämoglobinurie, in deren Folge die Donath-Landsteiner-Reaktion als Test zur
Diagnosesicherung entwickelt werden konnte. In den Jahren 1927/1928 fungierte er
als Präsident der American Association of Immunologists.
Auf dem Gebiet der Bakteriologie gelang es Landsteiner zusammen mit Clara Nigg in
den Jahren 1930–1932 Rickettsia prowazekii, den Fleckfiebererreger, in lebenden
Gewebekulturen zu züchten.
In seinen letzten Jahren arbeitete er an onkologischen Fragestellungen, da seine
Frau an einem bösartigen Tumor der Schilddrüse erkrankt war.
Karl Landsteiner war ein Mensch voller Energie und Forscherdrang. Typisch dafür
ist auch sein Ende : Mit 75 Jahren, am 24. Juni 1943, erlitt er während der
Arbeit in seinem Labor am Rockefeller-Institut einen Herzinfarkt, dem er zwei
Tage später erlag. Seine Frau starb am Weihnachtstag desselben Jahres.
Im Laufe seines Lebens empfing er viele hohe Auszeichnungen, darunter
Ehrendoktorate von Universitäten – eines allerdings fehlt, das von Wien.
Lediglich im Arkadenhof der Wiener Universität wurde ihm eine Gedenkplakette
gewidmet. Seit 1929 besaßen er und seine Familie die US-amerikanische
Staatsbürgerschaft. 1946 wurde er postum mit dem Albert Lasker Award for Clinical
Medical Research ausgezeichnet.
Privatleben
1916 heiratete Landsteiner nach langjähriger Verlobungszeit (Landsteiner konnte
sich aufgrund seiner freiwilligen Arbeitslast nicht zur Heirat entschließen)
Leopoldine Helene, geborene Wlasto. Sie war die Tochter des Mesners der
griechisch-orientalischen Kirchengemeinde zu St. Georg. Aufgrund ihrer Liebe zu
ihm verließ sie ihre angestammte Konfession, um ihrem – 1890 vom Judentum zum
katholischen Bekenntnis konvertierten[5] – Gatten auch religiös näher zu sein.
1917 wurde sein Sohn Ernst Karl geboren. Landsteiner war ein guter und äußerst
besorgter Vater, dem es im letzten Kriegsjahr gelang, eine Ziege aufzutreiben, so
dass trotz allen Mangels wenigstens frische Milch im Haus zur Verfügung stand.
Eigenhändig sammelte er Kräuter, damit daraus Ersatzspinat gekocht werden konnte.
In der Gemeinde Purkersdorf hatte er ein Haus gekauft, damit sein Nachwuchs nicht
in der Stadt, im 9. Wiener Gemeindebezirk, aufwachsen musste.
Privat las er gerne, heimlich auch Kriminalromane – heimlich deswegen, weil er
diese Lektüre eigentlich als unter seiner Würde empfand.
Aussehensmäßig strahlte er große Würde aus, war ein Hüne von Gestalt, von
kräftiger Statur mit herabhängendem Schnurrbart und einem vergeistigt-forschenden
Blick.
Obwohl er seit 1929 die amerikanische Staatsbürgerschaft hatte, fühlte er sich
zeit seines Lebens als Europäer, sprach Deutsch allerdings nur dann, wenn er
ungehalten wurde, wie seine Schüler an der Universität feststellten.
Seine Frau und er wurden Seite an Seite in Nantucket, Massachusetts, beigesetzt.
[1]
Landsteiner war ein ausgezeichneter Pianist. Er hatte einen großen
Bechsteinflügel in seinem Salon.
Würdigung
1968 brachte die Österreichische Post zum 100. Geburtstag eine
Sonderpostmarke heraus.[6]
Seit 1976 ist der Mondkrater Landsteiner nach ihm benannt.
Bis zur Euro-Umstellung zierte sein Bild den österreichischen 1000-
Schilling-Schein. Die Rückseite zeigte ihn in seinem Labor im Pathologisch-
Anatomischen Institut der Universität Wien.
Seit 1988 vergibt die Österreichische Gesellschaft für Allergologie und
Immunologie (ÖGAI) jährlich den „Karl Landsteiner Preis“ für hervorragende
wissenschaftliche Publikationen auf dem Gebiet der immunologischen
Grundlagenforschung. Im Jahre 2003 wurde von der ÖGAI die „Karl Landsteiner-
Medaille“ für ein hervorragendes Lebenswerk auf dem Gebiete der Immunologie
gestiftet und 2004 erstmals verliehen. Zu Ehren von Landsteiner wird auch der
Avery-Landsteiner-Preis verliehen, der Karl Landsteiner Memorial Award der
American Association of Blood Banks (AABB) sowie die alle zwei Jahre vergebene
Landsteiner Vorlesung der Deutschen Gesellschaft für Transfusionsmedizin und
Immunhämatologie (DGTI).
Am Geburtstag Karl Landsteiners wird seit 2004 der „Weltblutspendetag“
begangen.
Seit 2005 besteht in Niederösterreich die „Karl Landsteiner Gesellschaft“ als
Verein zur Durchführung von wissenschaftlichen Forschungen im Bereich der Medizin
und verwandter wissenschaftlicher Disziplinen.
er war seit 1927 Mitglied der Deutschen Akademie der Naturforscher Leopoldina
– Nationale Akademie der Wissenschaften
In Klagenfurt ist die Karl-Landsteiner-Gasse nach ihm benannt.
Auf Beschluss des Leipziger Stadtrates[7] wurde 2011 eine Straße im
Stadtbezirk Mitte, Ortsteil Zentrum-Südost, nach ihm benannt.
2013 nahm in Krems an der Donau (Österreich) die Karl Landsteiner
Privatuniversität für Gesundheitswissenschaften ihren Betrieb auf.
2016 widmete ihm Google zu seinem Geburtstag einen eigenen Doodle
Werke (Auswahl)
Über die Agglutinationserscheinungen normalen menschlichen Blutes. 1901.
Die Spezifizität der serologischen Reaktionen. 1933.
Literatur
Paul Speiser. Karl Landsteiner, Entdecker der Blutgruppen und Pionier der
Immunologie. Biographie eines Nobelpreisträgers aus der Wiener Medizinischen
Schule. 3. unveränd. Auflage. Blackwell Ueberreuter-Wiss., Berlin 1990 ISBN 3-
89412-084-3.
Landsteiner, Karl. In : Österreichisches Biographisches Lexikon 1815–1950
(ÖBL). Band 4, Verlag der Österreichischen Akademie der Wissenschaften, Wien
1969, S. 433 f. (Direktlinks auf S. 433, S. 434).
Handbuch österreichischer Autorinnen und Autoren jüdischer Herkunft 18. bis
20. Jahrhundert. Hrsg. : Österreichische Nationalbibliothek, Wien. K. G. Saur,
München 2002, ISBN 3-598-11545-8 (Band 2) S. 781.
Hans Schadewaldt : Landsteiner, Karl. In : Neue Deutsche Biographie (NDB).
Band 13, Duncker & Humblot, Berlin 1982, ISBN 3-428-00194-X, S. 521–523
(Digitalisat).
-------------------
Etiketler : Karl Landsteiner,Kimdir,Biyografisi,wer ist
Karl Landsteiner,immünolog,patolog.Başlıca, kan gruplarını bulması, ve kan
naklinin, tıpta, basit bir işlem, haline gelmesini, sağlayan
adam,avusturyali,österreicher,
SEYYİD AHMED EL ARVÂSÎ KİMDİR
SEYYİD AHMED EL ARVÂSÎ KİMDİR
Köklü medeniyetlere sahip olan milletler; sıra dışı mütefekkirler, çok değerli âlimler, eşsiz sanatkârlar, emsalsiz edipler, müstesnâ gönül mîmarları ve çok kıymetli dâvâ adamları yetiştirirler… Gerçekten de; münevverlerini, mütefekkirlerini, sanatkârlarını, ilim erbâbını, ruh hamurkârlarını, ideâlistlerini ve dâvâ adamlarını yetiştiremeyen toplumların devamlı irtifâ kaybettiği tarihî bir hâkikâttir. Yine inkârı mümkün olmayan bir diğer gerçek ise, bir milletin büyük fikir adamları yetiştirebilmesi için o toplumun; âteşin bir îmana, köklü bir medeniyete, zengin bir kültüre, engin bir tarihî birikime, ulvî bir ülküye ve millî bir ideâle sahip olması gerektiğidir…
Türk Milleti; muhteşem İslâm Medeniyeti’ne, 5000 yıllık tarihi geçmişe ve muazzam bir kültüre sahip olmasına rağmen; ne yazık ki, uzun zamandan beri bir medeniyet seyyahı durumuna düş/ürül/erek temel değerlerinden uzaklaş/tırıl/mış, toplum olarak ârafta kalmış, münevver ve mütefekkir insanlar yetiştirme hususunda da önemli sıkıntılar çekmiştir / çekmektedir…
Türk Millet olarak bizler, son iki asırdır medeniyet değiştirme vetiresinin tabiî neticelerini yaşadık… Bizi “Biz” yapan millî-İslâmî ve insânî değerlerimizden uzaklaştık… Mefkûrelerimizi, âlemşümul hedeflerimizi ve büyük düşünme ideâllerimizi yitirdik… Din-dil ve târih şuurumuzu paslandırdık, ufkumuzu aydınlatacak olan gerçek fikir adamlarımızı yetiştirebilme bahtiyarlığından mahrum kaldık ve bugünkü fikir fukarâlığına duçâr olduk…
Artık günümüzde; ismiyle müsemmâ gerçek “fikir adamı” çıkartamamanın üzüntüsünü tâ kalbimizde duyarken, ‘Eskimeyen Eski Medeniyetimiz’in yetiştirdiği erbâb-ı kalemleri ebedî âleme bir bir yolcu ediyor ve yerlerine yenilerini ikâme edemediğimiz için, hem maddî, hem de mânevî açıdan çok ıstıraplı dönemler yaşıyoruz… Ne yazık ki; yeni Mehmet Âkifler, Peyâmî Safâ’lar, Nurettin Topçu’lar, Necip Fazıl’lar, Osman Turan’lar, Cemil Meriç’ler, Galip Erdem’ler, Erol Güngör’ler… yetiştiremiyoruz…
Türk-İslam Medeniyeti’nin ferah-fezâ ikliminden ilhâm alarak fikir susuzluğumuzu gideren bu müstesnâ mütefekkirler; sadece yaşadığı dönemi değil, sonraki birkaç asrı da aydınlatan, istikbâldeki pek çok nesli de irşâd eden/ edecek olan âbide şahsiyetlerdi… Bu mümtaz insanlar, “Herkes ölür, ama herkes hayatı gerçek mânâsıyla yaşamaz.” sözüne örnek teşkil eden ölümsüz fânilerdi… Onlar, düşünce dünyamızın sönmeyen yıldızları olarak vefâtından sonra da yaşayan, tahlilleri, tespitleri, teşhisleri ve çözüm yolları günümüzle birlikte gelecekteki meselelerimize de ışık tutan, her geçen gün kıymetleri daha iyi anlaşılan ve değerleri artarak devam eden “Mektep Adamlar”dı…
İşte Seyyid Ahmed Arvâsî Hoca da; bu müstesnâ mütefekkirlerden, âbide şahsiyetlerden, mümtaz insanlardan, ölümsüz fânilerden, Mektep Adamlardan birisiydi…
Seyyid Ahmed Arvâsî, hayatını “..Emrolunduğun gibi dosdoğru ol..” (Hûd, 11/112) İlâhî îkazına göre şekillendiren, Kur’ân-ı Azimüşşân’ı her konuda rehber olarak gören, hiçbir zaman Şanlı Peygamberimiz(s.a.v.)’in sünnet-i seniyyelerinden ayrılmayan, ömrünü inancına ve milletine adayan, Efendimiz’de en kâmil mânâsıyla tebârüz eden bir çok güzellikleri ve özellikleri bünyesinde toplayan bir îman burcuydu…
Seyyid Ahmed Arvâsî, İslâm parantezindeki Türk Milliyetçiliği’nin husûsî adını “İ’lây-ı Kelimetullah için Nizâm-ı Âlem Ülküsü” diye tavsif eden, fikriyatımızı bu doğrultuda tebellür ettiren, “izm”lerin ya da şahısların putlaştırılmasına şiddetle karşı çıkan, yanlış ölçülere sahip olmamızı önleyerek zihinlere vurulmak istenen prangaları söken ve ufkumuzu aydınlatan gerçek bir münevver, îmanlı bir mefkûre adamıydı…
Rahmetli Arvâsî Hoca; mükemmel şahsiyeti, şahsiyetinden kaynaklanan ölçülü tavrı, tevazuu, yüksek ideâli, düşünce dünyası, ilmi, asâleti, ahlâkı ve inancıyla düşünce hayatımızda derin izler bırakan büyük bir âlimdi…
Seyyid Ahmed Arvâsî, çölleşen tefekkür dünyamıza hayat veren, çoraklaşmış gönüllerimizi suya kavuşturan bir fikir vâhasıydı… O; “Türk-İslam Ülküsü” adlı 3 ciltlik kitabıyla Ülkücü Hareket’in anayasasını yazan, tarihe, beşeriyetin hâfızasına ve Türk milliyetçilerinin gönlüne silinmez harflerle yazılan büyük bir mütefekkirdi… O, Ülkücü Hareketin fikri temellerini İslâmî ölçülere göre şekillendiren ve yönlendiren çok önemli fikir adamlarından birisiydi…
Yaşadığını yazan, yazdığını yaşayan, inandığını söyleyen, söylediğinin arkasında duran bir münevver olan Seyyid Ahmed Arvâsî, örnek bir Alp-Erendi… 56 yıllık kısa ömrüne çok büyük hizmetler sığdıran gerçek bir âlim, sâlih bir mü’min, müstesnâ bir insandı… O; sıradan bir kişi değildi, ender yetişen bir dehâ idi… O, bütün hayatını İslâm Dîni’ne ve bu hak dîne 1000 yıllık hizmetiyle şereflenen Türk Milleti’ne adamış, mükemmel bir eğitimci, farklı bir yazar, ufku geniş bir erbâb-ı kalemdi…
Seyyid Ahmed Arvâsî; bilge bir dervişti, yokluğu çok fazla hissedilen bir gönül adamıydı… O, İslâm Âlemi’nin geçirdiği buhran ve bunalımların, düştüğü zelil durumların sebeplerini ve çarelerini gösteren, bu uğurda bir ömür harcayan gerçek bir mücahitti… O, “Sahâbe-i Kiram’dan sonra İslâm’a en büyük hizmeti Türk Milleti yapmıştır.” diyen, “Yıldızlı göklerde dolaşan Hilâl’in mahzun olmasına” gönlü aslâ razı olmayan, “İslâm’ın basiretini ve Türk’ün haysiyetini” temsil eden tam bir karakter âbidesiydi…
Arvâsî Hoca; asırlardır İslâm sancağını taşımayı kendisine vazife bilen, İ’lây-ı Kelimetullah için Nizâm-ı Âlem Ülküsü’nü gâye edinen Türk Milleti’nin yetiştirdiği gönül ordusunun nurânî halkalarından birisiydi…
Seyyid Ahmed Arvâsî; Mekke’de doğan, Medine’de devlet hâline gelen, risâlet ve nübüvvetin nûruyla insanlığı îman çağına eriştirerek, cehâletin girdabında debelenen beşeriyeti medeniyetin en üst seviyesine çıkaran Yüce İslâm Dîni’yle; Türkistan’da tarih sahnesine çıkan, “Mekke’nin tevhid nûruyla” yıkanan, mefkûresini cihad ruhuyla taçlandıran ve Anadolu’da “Ufukların Efendisi” bir cihan devleti kuran Aziz Türk Milleti’nin İlâhî kader çizgisindeki kesişme noktalarından feyz ve ilhâm alan bir ilim, fikir, düşünce, îman ve aksiyon adamıydı…
Seyyid Ahmed Arvâsî, Allahü Teâlâ’nın Kur’ân-ı Kerim’de “..Ey Ehl-i Beyt, Allah sizden her türlü kiri giderip, sizi tertemiz yapmak istiyor..” (Ahzâb, 33/33) şeklinde belirttiği Muhammedî ahlâk ve sâlih îmanla bezenmiş “Nur Nesli”nden, yâni Ehl-i Beyt’tendir… Şeceresine göre Seyyid Ahmed Arvâsî; 42. baba ile Oniki İmam’dan Seyyid İmam Ali Rıza’ya, 47. babadan ise Hazreti Hüseyin’e ulaşmaktadır…
Seyyid Ahmed Arvâsî, 15 Şubat 1932 Pazartesi günü Doğubeyazıt ilçesinde doğar. Aslen Van’ın Bahçesaray ilçesine bağlı Arvas (Doğanyayla) köyündendir. 1952 yılında Öğretmen Okulu’nu bitirir ve Konya’nın Doğanbeyli Kasabasına ilkokul öğretmeni olarak tâyin edilir. Üç yıllık ilkokul öğretmenliğinden sonra askerliğini yedek subay olarak yapar ve 1958 yılında Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Pedagoji Bölümü’nden mezun olur. Arvâsî Hoca, Van Alparslan Öğretmen Okulu, Savaştepe Öğretmen Okulu, Balıkesir Necati Bey Eğitim Enstitüsü, Bursa Eğitim Enstitüsü ve İstanbul Atatürk Eğitim Enstitüsü’nde pedagoji öğretmenliği yapar. 1978 yılında İstanbul Atatürk Eğitim Enstitüsü’nden sürgün edildiği Kırşehir ve Ümraniye’de çalışma imkânı bulamayınca, 1979 yılında emekli olmak zorunda kalır. Seyyid Ahmed Arvâsî, bir yandan öğretmenlik ve eğitimcilik görevini sürdürürken, diğer yandan da milliyetçi-mukaddesatçı dernek ve kuruluşlarla irtibatını hiç kesmeden devâm ettirir. Ülkemizde yayınlanan millî ve İslâmî dergilerde yazılar yazar.
Seyyid Ahmed Arvâsî, 1976 yılının eylül ayından itibâren haftalık “Devlet” gazetesinde ve 15 günde bir yayınlanan “Ülkücü Kadro”da dînî ve îtîkâdî konularda yazılar kaleme alır. “Genç Arkadaş”, “Hasret” ve “Nizâm-ı Âlem” dergilerinde yazmış olduğu yazılar Türkiye genelinde büyük yankı uyandırır. Ülkücü gençliğin millî-İslâmî şuurla yetişmesi için pek çok konferans ve seminer verir.1 Mart 1978 tarihinden îtibâren Hergün Gazetesi’nde günlük olarak makâleler yazmaya başlar. 12 Eylül 1980’de tutuklanır.12 Eylül Cuntasının cezaevlerine doldurduğu binlerce ülkücüden biri olarak Mamak zindanlarında çile çeker. İnançlarından ve fikirlerinden aslâ tâviz vermez. Berâber tutuklandığı partili arkadaşlarına: “Ülkücülük sâdece bir inanç, bir kimlik değil, her türlü baskılara, zulümlere karşı sönmeyen, söndürülemeyecek olan bir meşâledir.” diyerek moral ve sabır telkin eder. 17 Aralık 1981 günü “MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası”nda vakur bir savunma yapar. 1983’te dönemin ülkücü yayın organları olan “Yeni Düşünce”, “Hamle”, “Doğuş”, “Millî Eğitim ve Kültür” gibi dergi ve gazetelerde görüşlerini dile getirir. 16 Eylül 1985 tarihinden itibâren vefâtına kadar (31 Aralık 1988) Türkiye Gazetesi’ndeki “Hasbihâl” adlı köşesinde hiç aksatmadan günlük yazılarına devam eder.
Müslüman Türk Milleti’nin büyük mütefekkiri, Ülkücü Hareket’in manifestosu olan “Türk-İslâm Ülküsü” adlı muhteşem eserin müellifi olan Seyyid Ahmet Arvâsî’nin Mamak zindanlarında rahatsızlanan kalbi; onun Alemlerin Rabbî’yle vuslatına vesile olur. 31 Aralık 1988 tarihinde İstanbul’da Hakk’ın rahmetine kavuşur. Vefâtının duyulması üzerine, yurdun dört bir yanından talebeleri, dava arkadaşları ve ömrünü hizmetine adadığı Ülkücü Hareket’in mensupları İstanbul’a akın eder. Rahmetli Seyyid Ahmed Arvâsî, 1 Ocak 1989 günü öğleyin Fatih Camii’nde on binlerce kişiden müteşekkil cemaatın kıldığı cenaze namazdan sonra Edirnekapı Mezarlığında toprağa verilir…
56 yıllık ömrüne ciltler dolusu eserler sığdıran ve “Bir Mektep Adam” olan Seyyid Ahmed Arvâsî, bütün yazılarında Türk Milleti’nin dolayısıyla da Türk milliyetçilerinin dâvâsının “Allah ve Resûlü’nün dâvâsı” olduğunu tebârüz ettirmiştir. Arvâsî Hoca, hayatı boyunca Şanlı Peygamberimiz(s.a.v.)’in; “İlmi yazı ile bağlayınız” hadisini kendisine rehber edinerek düşüncelerini kitaplaştırmıştır.
Seyyid Ahmed Arvâsî, “İleri Türk Milliyetçiliğinin İlkeleri” isimli 18 sayfadan oluşan ilk kitapçığını 1965 yılında yayınlamıştır. Bu eser, Türk-İslâm Ülküsü’nün özeti mahiyetinde 44 maddelik bir beyannâmedir. Arvâsî Hoca, bu kitapçıkta: “Milliyetçilik bir milletin kendini ekonomik, kültürel, sosyal ve politik yönden güçlendirmesi, başka millet ve gruplara sömürtmeme çabasıdır. Bu bakımdan milliyetçilik meşrû bir hak ve şuurdur.” demektedir.
Seyyid Ahmed Arvâsî’nin tanınmasına ve geniş kitleler tarafından okunmasına vesile olan eseri, 1968 yılında yayınladığı “Kendini Arayan İnsan” kitabıdır. “Kendini bilen Rabb’ini bilir.” hikmetine mebnî olan bu eserinde Arvâsî Hoca; madde ve mânâ terkibinden ibâret olan ve maddeye hiç benzemeyen insanı, materyalist bir mantıkla tanımanın mümkün olmadığını ifâde etmektedir. Arvâsî Hocamızın 1970 yılında yayınlanan “İnsan ve İnsan Ötesi” isimli eseri, “Kendini Arayan İnsan” adlı kitabının bir devamı niteliğindedir. İnsana ve insanın değerlerine psikolojik bir yaklaşım ve yeni bir bakış açısı getiren bu eser; “zübde-i âlem” olan insanın metafizik pencereden ilmî bir yorumudur…
Seyyid Ahmed Arvâsî’nin branşı olan pedagojide ve öğretmenlik mesleğinde söz sahibi olduğunu gösteren kitabı, 1976 yılında yazdığı ve o yıllarda bu konudaki tek eser olan “Eğitim Sosyolojisi”dir.
Rahmetli Hocamızın, en önemli eseri “Ülkücülüğü” bir reaksiyon olmaktan çıkarıp, bir fikrî aksiyon hareketi haline getiren, âlemşümul bir mesaj olarak cihâna ilân eden “Türk-İslâm Ülküsü”dür… “Türk-İslâm Ülküsü”, Seyyid Ahmed Arvâsî’nin 1Mart 1978 yılında Hergün Gazetesi’nde yazmaya başladığı yazılarının üç cilt halinde kitaplaştırılmasıdır. Bu eser, rahmetli Galip Erdem’in ifâdesiyle “Benzeri ve örneği olmayan” bir yazı tarzı olup, bir plan dâhilinde günlük yazı şeklinde tefrika edilen muhteşem bir kitaptır.” Tamamı 10 bölüm ve 559 makaleden oluşan “Türk-İslâm Ülküsü” adlı bu eser; bugün zihnimizi bulandıran ve kavram kargaşasına yol açan bütün meseleleri yıllar önce mufassal bir anlatım, objektif bir tespit ve detaylı bir tahlille ele almıştır…
Teşhisi konulan problemlerin çözüm yollarını da; ilmî bir değerlendirme, sağlam bir mantık, farklı bir bakış açısı, nitelikli bir yorum, inançlı bir zâviye, enteresan bir üslup ve hayata uygulanabilir projelerle izâh etmiş ve akılcı teklifler ortaya koymuştur. Arvâsî Hoca, bu muhteşem eserinde çok önemli fıkıh dersleri vermiş, konuları klasik fıkıh kitaplarındaki gibi madde madde sıralayarak anlatmamış, herkesin kolayca anlayacağı, fakat çok şümullü bir biçimde en girift meseleleri yorumlamış, hayatın her safhasında bilinip, tatbik edilmesi gereken İslâmî hükümleri insanların gönlüne ve beynine nakşetmiştir. Arvâsî Hoca, “aksiyoner olmadan dâvâ adamı olunamayacağını” bizlere öğretmiştir… Türk Milliyetçiliğini izah ederken; “Ülkücülük; ülkemiz ve yeryüzünde Allah’ın nizâmını hâkim kılmak için kendine metot olarak Allah ve Resûlünü ölçü alan bir îmân hareketinin adıdır.” diye açıklamıştır…
Seyyid Ahmed Arvâsî’nin 1982 yılında yayınladığı “Diyalektiğimiz ve Estetiğimiz”isimli eseri müstâkil bir kitap olmakla beraber, Türk-İslâm Ülküsü’nün bütünlüğü içinde düşünülmesi gereken bir eserdir. “Diyalektiğimiz ve Estetiğimiz”, iki bölümden müteşekkil olup, birinci bölümde İmâm-ı Gazâli’nin “Mahluk, Hâlık’ın anahtarıdır” düşüncesinden yola çıkılarak “diyalektik” anlatılmış; ikinci bölümde ise “estetik” mevzuuna yer verilmiştir. Bu eserde Arvâsî Hoca; insanı ve insan ruhunu ele almış, İslâmî motiflerle süslediği orijinal tahliller vücuda getirmiştir. İnsan ruhundaki arayışların ifâdesi olan sanatı, Necip Fâzıl’ın
“Anladım işi, sanat Allah’ı aramakmış,
Mârifet bu, gerisi yalnız çelik, çomakmış”
dediği gibi “Allah’ı aramak ve O’na ulaşmak için bir vasıta” olarak görmüş ve bu bakış açısıyla îzah etmiştir.
Seyyid Ahmed Arvâsî’nin 1982 yılında yayınlan “İlm-i Hâl” isimli eseri; başta insan olmak üzere, bütün mevcûdâta, bütün mahlûkâta ve kâinata yeni bir bakış açısı getiren, îtikat ve akâid bilgilerini klasik usulün farklı bir anlatımı diyebileceğimiz bir üslûpla ele alan müstesnâ bir ilmihâl kitabıdır.
Arvâsî Hocanın, 1986 yılında yazdığı “Doğu Anadolu Gerçeği” isimli eserinde “Şark Meselesi” olarak ele aldığı “bölücülük” konusunda çok önemli tespitler ve tekliflerde bulunmuştur. Seyyid Ahmed Arvâsî, emperyalist güçler tarafından üzerinde haince oyunların sergilenmeye çalışıldığı bu talihsiz beldemizin bir ferdi olması hasebiyle bölücüleri ve onların oyunlarını çok iyi tanıyan bir insandır. Arvâsî Hoca, Doğu Anadolu Gerçeği isimli eserinde sun’î bir şekilde vücuda getirilen Şark Meselesi’ne bir eğitimci ve bir sosyolog gözüyle yaklaşmış ve bu problemin bütün boyutlarını büyük bir vukûfiyetle vuzûha kavuşturarak gözler önüne sermiştir: “Bazı ahmak politikacılar, bazı gâfil yazar ve çizerler, aldatılmış piyon ve basiretsiz ideologlar, millî ve mukaddes değerlere yabancılaşmış kadrolar, ajanlar, çeşitli türdeki azınlık ırkçıları, yabancı uzmanlar, misyonerler, barış gönüllüleri….vb el ele vererek ülkemizi felâkete sürüklemek istemektedirler… Fakat unutmamak gerekir ki, Türk Devleti’nin parçalanması, sadece, çeşitli renkteki “küfür cephesinin” işine yarayacaktır. Allah korusun, muhalfarz, böyle bir parçalanma olursa, bundan sadece Türklük değil topyekûn İslam Dünyası zarar görecektir. Bunu bilerek ve düşünerek hareket etmek yalnız bir namus borcu değil, aynı zamanda “dinî” ve “millî” bir vecibedir.” demiştir.
Rahmetli Seyyid Ahmed Arvâsî’nin son eseri “Hasbihâl”dir. Hasbihâl serileri de Türk-İslâm Ülküsü gibi gazete yazılarından meydana gelmiştir. 16 Eylül 1985 tarihleri ile vefât ettiği gün olan 31 Aralık 1988 tarihleri kaleme aldığı ve Türkiye Gazetesi’nde “Hasbihâl” başlığı altında yayınlanan köşe yazılarıyla, hiçbir yerde yayınlanmamış olan makâlelerinden oluşmuştur.
Seyyid Ahmed Arvasî’nin İlâhî aşk ve îmân dolu olan kalbi rahatsızdı… İlk kalp krizini Mamak Cezaevi’nde geçirmişti… Arvâsî Hoca, 30 Aralık 1988 günkü yazısında “Bu gece duvara yeni bir takvim asacağım” demişti..Ve öyle de yaptı…31 Aralık 1988 günü, o büyük insan daktilosunun başında dünya misafirliğini tamamladı… “Ölümüm, idrâkimin Mutlak Varlık’ta tükenişini ifâde eder. Çünkü; her şey ondan gelmiş, yine O’na dönecektir..” diyen, “İslâm îman ve ahlâkına göre yaşamayı en büyük saadet bilen, büyük Türk Milleti’ni iki cihanda aziz ve mesut görmek isteyen” Arvâsî Hoca, simsiyah gözlerini, her zaman olduğu gibi dünya çirkinliklerine ebediyyen kapadı… Ve eşinin söylediği Kelime-i Şahadete iştirâk ederek mübârek ve temiz ruhunu Hakk’a teslim etti….Hayatı gibi son nefesi de mübârek ve şerefli oldu… Allah (c.c) rahmet eylesin… Rûhu şâd, mekânı Cennet olsun…
Nasıl bir deryâyı bardağa sığdırmak mümkün değilse, bütün hayatı mücâdele, çile, irşâd ve hizmet içinde geçen bu kadar büyük bir insanı benim kırık dökük cümlelerimle tasvir etmem elbette mümkün değil… Ummandan bir katre sunabildimse ne mutlu bana… Ve Fâtihâlar Arvâsî Hocaya…
SEYYİD AHMED ARVASİ HOCANIN BiR SOHBETİ
S. Ahmed ARVASİ HOCADAN müthiş bir yazı. Tam gündeme uygun. Bugünlere ışık tutuyor.
“Türk milleti, yeni ihtida etmiş bir millet değildir. O en az bin yıldan beri İslâm ile müşerref olmuştur. İslâmiyeti en doğru tarzda anlayan, yaşayan ve söz sahibi olan bir millettir. Bağrından İmâm-ı Azamları, İmâm-ı Mâtûridileri, İmâm-ı Gazâli’leri, İmâm-ı Birgivileri, İbni Kemâl’leri, Mollla Fenari’leri Ebu suud Efendiler gibi daha nice din âlimlerini Mevlâna Celâleddin-i Rûmî, Hacı Bayram-ı Veli, Hacı Bektaş-ı Veli Yunus Emre gibi nice tasavvuf büyüklerini yetiştiren Türk milleti büyük ve tarihi bir kitaplığa ve «bid’âtsız» bir din kültürüne sahiptir. İslâm dünyasının bütün kaynakları en sağlam belgeleri ile elimizdedir. Genç nesilleri bu kaynaklardan mahrum ederek onları ne idiği belirsiz kimselerin kitap ve yazılarına muhtaç bırakmak asla doğru değildir.
Bugün, kimlerin kontrolünde olduklarını bilmediğimiz pek çok “din akımı” ve onları temsil eden yazarların kitapları harıl harıl tercüme edilip, genç nesillerin ve halkımızın eline verilmektedir. Kimdir, bu yazarlar? Ne yazarlar? Hangi emellere hizmet ederler? Meselâ Serge Hutin adlı bir masonun yazdığı ve Fransa’da yayınlanan Fransızca “Les Francs-Maçons” adlı kitabın 27. sahifesinde yazıldığına göre, Cemaleddin-i Efgâni ve Muhammed Abduh din maskesi altında çalışan birer korkunç mason üstadıdırlar. (“Telfik-i Mezahip» adlı kitabın yazarı Reşit Rıza ise bunların talebesidir.) Arap dünyasında birçok siyasî hareketi ve yazarı etkisi altında tutan “İhvan-ül Müslimin” hareketi, aynı kitaba göre masonların kontrolü altındadır. Seyit Kutupların ve benzerlerinin kitaplarını genç nesillerin eline veren kimselerin bu yazarın “İhvanül Müslimin” hareketinin öncülerinden olduklarını bilmiyorlar mı? Meryem Cemile adlı yahudi dönmesi kadını himayesi altına alan Mevdudi acep ne yapmak ister? Bütün bu karanlık adamları okutmak için çırpınan çevreler, ne hikmetse İmâm-ı A’zam, İmâm-ı Malik. İmâm-ı Şafiî, İmâm-ı Hanbelî gibi sünnet yolu büyüklerini küçümsemek ve unutturmak isteyen kimselerdir. Bunların içinde İmâm-ı Gazâlileri bile beğenmiyenlerine rastlarsınız. Yüce Mevlâna’ları ve Yunus’ları tenkid edenler, Muhyiddin-i Arabi’ye kâfir diyenler ne hikmetse bunların arasında yer bulur
0 halde, İslâm dininin dosdoğru öğrenilmesinin yolu nedir? Herşeyden önce bu işe, devletimizin ve milletimizin selâmeti ve ferdî vicdânen tertemiz bir tarzda oluşması bakımından gerekli önemi ve değeri vermenin lüzumuna inanmak şarttır. Sonra, genç nesilleri ve milletimizi ne idiği belirsiz yazarların ve kitapların tesirinden kurtarıcı tedbirleri almak gerekir. Bugün kitaplığımızı dolduran binlerce cilt kitabımız yalnız bizi değil, bütün İslâm dünyasını yeniden tertemiz İslami hayatı yaşamak için bekleyen en berrak ve gür kaynak durumundadır. Bu kaynakları yeniden gözlere ve gönüllere açacak inkılâp çapındaki hareket nerede?
Katışıksız, sapasağlam günümüze gelen tek vahiy kitabı Kur’ân-ı kerim’i okutacak okul ve öğretmen nerede? Kitaba, Sünnete, İcma-ı Ümmete ve Kıyas-ı Fukahaya bağlanarak “ana caddeyi” arayan ve bulan hamleyi bekliyoruz.”
S. Ahmed ARVASİ HOCA
Seyyid Ahmed El Arvasi'den Güzel Sözler
Batmayacağına inanarak suya bas, yürür gidersin. Mucize yürüyebilmen değil, inanabilmendir.
Benim milliyetçilik anlayışımda asla ırkçılığa, bölgeciliğe ve dar kavmiyet şuuruna yer yoktur.
Bir Doğu Anadolu çocuğu olarak, doğduğum ve büyüdüğüm bölge etrafında döndürülmek istenen hain niyetlere, (:::) tertiplere karşı elbette kayıtsız kalamazdım. Beni yakından tanıyanlar, bütün hayatımı ve çalışmalarımı Türk-İslam Ülküsü’ne vakfettiğimi elbette bilirler.
Biz Müslüman Türk’üz. Bizi, gelecek asırlarda yine biz olarak temsil edebilecek güçlü kadrolara muhtacız.
Kadrolar değişmedikçe, anayasalar, kanunlar, kararnameler ve tüzükler değişse bile bir mana ifade etmez.
Hayretle gördüm ki bu ülkede Türk kelimesinden ürkenler var. Yine hayretle gördüm ki bu ülkede İslam kelimesinden ürkenler var. Ve yine ürpererek gördüm ki, bu ülkede Türk ve İslam kelimelerinin yan yana gelmesinden dehşete kapılan kişi ve çevreler var.
Bugün yeryüzünde iki sömürgeci blok vardır. Bunlardan biri kara renkli “kapitalist” emperyalizm, diğeri ise bütün fraksiyonu ile “kızıl” emperyalizmdir. Birincisi “çok uluslu şirketlerin” paravanasında “az gelişmiş veya gelişmekte olan halklara yardım etmek, özgürlük ve uygarlık götürmek” maskesi altında, ikincisi de “ezilen, sömürülen halklara bağımsızlık, özgürlük ve adalet götürmek” maskesi altında “sınıfsal savaş” sloganı ile “iç savaşlar” çıkarmakta ve “dünya proleterlerinin dayanışması” adı altında işgalini gerçekleştirmektedir.
Ve tarih bir gün, acz içinde kıvrana kıvrana şehadete susamış bir ülkücüden daha müthiş bir silahın keşfedilemediğini yazmak zorunda kalacaktır.
Çok defa beynelmilelci sloganlara yapışarak vatan çocuklarını kendi öz tarihlerine milli ve mukaddes kültür ve medeniyetlerine, milli ülkülerine yabancılaştırmaya, dinlerine, dillerine, bayrağına ve tarihine düşman etmeye çalışıyorlar.
Tarihine, kültürüne, bayrağına, devletine ve milletine yabancılaşmış nesiller ve kadrolar teşekkül etmişse, bizi biz yapan milli ve mukaddes değerlerimize alenen tecavüz edilebiliyorsa, devletin ve milletin bütünlüğüne yönelen eylemler pervasızlaşmışsa, bunları sadece sosyal değişmelerin tabii sonuçları olarak yorumlamak mümkün değildir; ihanetle, kendini sosyal değişmenin sancıları ile maskeleyemez.
İtikat ve ibadete bid’at katan, İslâmiyet’i kendi dar idraklerine göre tamamlamaya kalkan beyinsizler, kendilerine ne ad verirlerse versinler, asla İslâm’a hizmet etmemektedirler.
Türk milliyetçilerinin çile ve ıstıraba duçar olduğu dönemler Türk milli şuurunun yeni bir zaferini müjdelemektedir. Mustaripler, mağdurlar ve mazlumlar çoğalıp Türk milliyetçilerinin saflarını takviye ettikçe hareketin aşk ve hararet potansiyeli de artmaktadır.
Türküm, Müslümanım ve medeniyim diyen Türk-İslam ülkücülerine, en az 200 yıldan beri ezilen hor görülen vatan çocuklarına devrimbazların neden, niçin ve nasıl düşman edildiğini acaba gösteremeyecek miyiz? “Türküm” derse ilkel olmakla itham edilen, milletin tarihine, kültürüne ülküsüne yabancılaşmayan öğretmen, memur, polis, öğrenci, işçi ve halkın ıstırabı ne zaman bitecek?
Vatanımız ve milletimiz dört bir yandan ayrı renk ve biçimde gelişen kültür emperyalizmine maruz kalmaktadır. Kapitalist ve komünist oyunlara ilaveten Arap ve Fars kültürünün ülkemizdeki tahribatı çok büyük olmaktadır.
Türk Milletinin hayati meselesi, tamamen kendinden olan, kendini çok seven milli tarihine, milli kültürüne gönülden bağlı ve bu değerlere yabancılaşmamış aydın ve milliyetçi kadrolardır. İşte milli eğitim Türk milletine daima bunları vermelidir.
Dinimizin ve milliyetimizin düşmanları, din ve milliyet gibi iki mukaddes varlığımızı birbirine düşman göstermek oyunundan kolay kolay vazgeçeceğe benzemiyor.
İnanıyorum ki hem Türk, hem Müslüman olmak, hem de muasır dünyaya öncülük etmek mümkündür.
Türk devletini yıkmak ve Türk milletini parçalamak isteyen bölücüler yalnız Türklüğe değil, İslâm’a da ihanet etmektedirler.
İslâm dünyasını esir almak isteyen şer kuvvetlerin ilk hedefi Türk devleti ve Türk milleti olmuştur.
Kesin olarak iman etmişimdir ki Müslüman Türk milleti ve onun devleti güçlüyse, İslâm dünyası da güçlüdür.
Kişi kavmini sevmekle suçlandırılamaz. Kavminin efendisi, kavmine hizmet edendir. Vatan sevgisi imandandır.
Tarık Akan Kimdir? Biyografisi
Tarık Tahsin Üregül ya da sahne adıyla Tarık Akan (13 Aralık 1949, İstanbul - 16 Eylül 2016, İstanbul), Türk oyuncu.
1970 yılında Ses dergisinin oyunculuk yarışmasına katılarak birinci olmuştur. 1971 yılında ilk sinema filmi Emine ile oyunculuk kariyeri başlamıştır. Bir anda Yeşilçam'ın en yakışıklı oyuncularından birisi haline gelmiştir. Daha sonra 1972 yılında oynadığı film Suçlu ile 1973 yılında Altın Portakal Film Festivali'nde En İyi Erkek Oyuncu ödülünü alır. 1973 yılında Yeşilçam'ın en iyi duygusal filmlerinden birisi olarak bilinen Canım Kardeşim (1973) adlı filmde Halit Akçatepe ile başrol oynar. 1974 yılında Ertem Eğilmez'in yönettiği Rıfat Ilgaz'ın aynı adlı eserinden uyarlanan Hababam Sınıfı (1975) adlı filmde Damat Ferit adlı karakteri canlandırır, film 1975 yılında vizyona girer ve Türkiye'nin gelmiş geçmiş en iyi filmlerinden birisi olur ve bir klasik haline gelir. Ardından Hababam Sınıfı Sınıfta Kaldı (1976) adlı, serinin ikinci filminde rol alır. Film Akan'ın oynadığı son Hababam Sınıfı filmi olmuştur ve serinin gelmiş geçmiş en çok hasılat yapan filmi olur. Gülşen Bubikoğlu ile oynadığı her filmde büyük başarı elde eden Akan'ın, 1975 yılında Bubikoğlu ile birlikte oynadıkları Ah Nerede adlı romantik-komedi filmi ile büyük başarı elde eder.
1970'li yıllarda oynadığı filmlerle adından sıkça söz ettirmiştir. Boyu, giyinişi ve saç stili ile 70'li yıllara damgasını vurarak Yeşilçam'ın büyük jönleri arasına adını yazdırmıştır. Yeşilçam'ın "cici çocuğu" olarak bilinen Akan, 1977 yılında Zeki Ökten'in yönetmenliğini üstlendiği başrollerini Melike Demirağ ve Tuncel Kurtiz ile paylaştığı Sürü adlı filmde oynamıştır. 70'li yıllardaki tarzından uzak ve artık genelde bıyıklı olarak film çekmiştir. Sürü adlı film ile çok büyük başarı sağlamıştır. Ardından 1978 yılında Cüneyt Arkın ile beraber başrol oynadığı Maden adlı film ile artık her türlü filmde oynayabileceğini kanıtlamıştır. 1982 yılında Şerif Gören ve Yılmaz Güney'in yönettiği efsane olan Yol filmi ile çok büyük başarı elde etmiş ve dünyaya adını duyurmuştur. Film 1982 yılında Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye ödülünü alan tek film olmuştur ve Akan, En İyi Erkek Oyuncu kategorisinde aday olmuştur. 1990 yılında başrolünü oynadığı Karartma Geceleri adlı film Yeşilçam'ın klasikleri arasında yer almıştır. Tarık Akan, Altın Portakal Film Festivali adlı ödül yarışmasında yedi ödül alan tek erkek oyuncudur.
Yaşam öyküsü
Asıl adı, Tarık Tahsin Üregül olan oyuncu 13 Aralık 1949 yılında İstanbul'da bir abla ve bir ağabeyden sonra üçüncü çocuk olarak doğdu. Akan, bir dönem subay olan babası Yaşar Üregül'ün görevi nedeniyle Erzurum, Dumlupınar'da yaşamıştır. Babasının başka bir tayini üzere Kayseri'ye taşındılar ve ilkokulunuda burada tamamladı. Babasının emekliliği üzerine İstanbul'a tekrar taşındılar ve Bakırköy'e yerleştiler. Bakırköy'e taşındıktan sonra ortaokul ve liseyi burada tamamlamıştır. Lise'yi bitirdikten sonra, Yıldız Teknik Üniversitesi'ne girdi ve burada makine mühendisliği bölümünü okudu. Sinemaya geçmeden önce Bakırköy'deki plajlarda can kurtaranlık yapmaya başladı. Aynı zamanda sokaklarda işportacılık da yapmaya başladı. Yıldız Teknik Üniversitesi'nde, Makina Mühendisliği okuduktan sonra Gazetecilik Yüksek Okulu'na girdi ve bu okuldan mezun oldu. 1969 yılından sonra, 1970 yılında Ses adlı derginin düzenlediği Sinema Artist Yarışması adlı yarışmaya katılarak birinci oldu. Yarışmada birinci olduktan sonra 1971 yılında ilk kez Filiz Akın ve Ekrem Bora'nın başrol oynadığı sinema filmi Emine ile sinema filmi ile oyunculuk kariyerine başlamış oldu. 1979 yılında askerlik görevini yedek subay olarak Denizli'de yaptı. Sinemacılığın kötü gittiği 1978-1981 yılları arasında ticari taksi alarak kiralama sistemi ile ticaret hayatına devam etti. Tarık Akan, 1980 yılında 12 Eylül Darbesi'nde 12 yıl hapis cezası ile yargılanmış ancak 2.5 ay hücre hapsi cezası almıştır. 7 Ağustos 1986 tarihinde Yasemin Erkut ile evlenmiştir. Bu evlilikten 1986 yılında Barış Zeki Üregül dünyaya gelmiştir. Ardından 1988 yılında ikiz olan Yaşar Özgür ile Özlem dünyaya gelmişlerdir. 1991 yılında Bakırköy'de olan Taş Mektep adlı ilkokulun ortaklarından birisi olmuştur.
1995 yılında Aziz Nesin'in vefatından sonra görevini devralan oğlu Ali Nesin'den Nesin Vakfı başkanlığını devralmıştır. 2002 yılında Anne kafamda bit var isimli bir kitap çıkardı. Kitabında 12 Eylül Darbesi'nden sonra yaşadıklarını kaleme aldı. Yazları fırsat bulduğunda Bodrum, Akyarlar'da Manço kulüp yanında taştan bir Rum evini restore edip dostlarını da ağırladığı yazlık evinde kalmayı tercih etmiştir.
Kariyeri
1970-1976: İlk yıllar, Büyük başarı ve Şöhret
1970 yılında oyunculuk kariyerine ilk olarak Ses adlı derginin Sinema Artist Yarışması adlı yarışmasına girerek birinci olmuştur. Daha oyunculuk kariyerine başlamıştır. Tarık Akan, ilk olarak 1971 yılında Orhan Aksoy'un yönettiği Filiz Akın ve Ekrem Bora'nın başrollerde oynadığı Emine adlı filmde Metin karakterini canlandırarak Yeşilçam'a adımını atmıştır. İlk filmi duygusal bir film olduğu için sakin bir karakteri canlandırmıştır. Aynı yıl vizyona giren ikinci filmi, Beyoğlu Güzeli adlı filmde Hülya Koçyiğit ile başrolde oynamıştır. Aynı zamanda Ertem Eğilmez ile ilk kez çalışırken 1970'li yıllarda kendisiyle eşleşmiş olan "Ferit" adlı karakteri ile oynadığı ilk filmdir. 1971 yılında Vefasız, Melek mi, Şeytan mı? ve Solan Bir Yaprak Gibi adlı filmlerde de yer almıştır. 1972 yılında ise ilk olarak Sisli Hatıralar adlı filmde Türkân Şoray ile başrol oynamıştır. Ardından Azat Kuşu ve Kaderimin Oyunu adlı filmlerde oynamıştır. Aynı yıl ilk romantik-komedi filmi olan Mehmet Dinler'in yönettiği Suçlu adlı filmde Fatma Belgen ile başrol oynamıştır. İlk büyük başarısı bu filmle olmuştur. Filmde oynayan Akan, 1973 yılında Altın Portakal Film Festivali'nde En iyi Erkek Oyuncu ödülünü almıştır. Ardından Yeşilçam'ın büyük talep gören oyuncuları arasına girmiştir. Yakışıklılığı, uzun boyu, giyim tarzı ve saç stiliyle aranan oyuncu haline gelmiş ve kısa zamanda büyük bir ilerleme kat etmiştir. Bu başarısının ardından Para, Aşkların En Güzeli ve Üç Sevgili adlı filmlerde oymamıştır.
1972 yılında Hülya Koçyiğit, Adile Naşit, Münir Özkul ve Hulusi Kentmen gibi büyük oyuncuların yer aldığı Sev Kardeşim adlı filmde oynamıştır. Aynı Kemal Sunal ile oynadığı ve Sunal'ın ilk filmi olan Tatlı Dillim adlı filmde Filiz Akın ile başrol oynamıştır. Filmde Halit Akçatepe, Metin (:::)ınar, Zeki Alasya ve Münir Özkul gibi oyuncular da yer alıyordu. 1972 yılında oynadığı son film olan Feryat adlı film ise Emel Sayın ile ilk defa başrol oynadığı film olmuştur. 1973 yılına gelindiğinde ilk olarak Yeryüzünde Bir Melek adlı filmde oynamıştır. Ardından Necla Nazır ile birlikte başrol oynadığı Umut Dünyası adlı filmde yer almıştır. Daha sonra Emel Sayın ile birlikte Yalancı Yarim adlı filmde başrol oynadı. 1973 yılında Halit Akçatepe ve dönemin çocuk oyuncusu olan Kahraman Kıral ile birlikte oynadığı Canım Kardeşim adlı filmde başrol oynamıştır. Film Yeşilçam'ın klasikleri arasına girmiştir ve en iyi dram filmlerinden birisi olmuştur. 1973 yılında son olarak Bebek Yüzlü adlı filmde oynamıştır.
1974 yılında vizyona giren ve Oh Olsun filminde Hale Soygazi ile birlikte başrol oynamıştır. Ardından Ömer Lütfi Akad'ın yönettiği Esir Hayat filminde Perihan Savaş ile başrol oynamıştır. Memleketim, Kanlı Deniz gibi filmlerde oynadıktan sonra, Mahçup Delikanlı ve Boşver Arkadaş adlı filmlerde boy gösterdi. 1975 yılında Yeşilçam'ın en iyi filmlerinden birisi olarak gösterilen ve en büyük oyuncu kadrosunun yer aldığı filmlerden birisi olarak kabul edilen Mavi Boncuk adlı filmin kadrosunda yer almıştır. Filmdeki Emel Sayın'ı kaçırma sahnesi ise Yeşilçam'ın akılda kalan büyük sahnelerinden birisi olmuştur. Ardından Yeşilçam'ın gelmiş geçmiş en büyük komedi filmlerinden birisi olarak kabul edilen Hababam Sınıfı adlı filmde "Damat Ferit" adlı karakteri canlandırmıştır. Film 1975 yılında gişe'de hasılat rekorunu kırmıştır. Film İmdb adlı internet sitesinde 9.5/10 alarak tarihin en yüksek puanlarından birini alarak büyük başarılara imza atmıştır. Filmdeki her karakter ve her sahne hafızalara kazınmıştır. Filmden Kel Mahmut, Hafize Ana, Güdük Necmi, Damat Ferit, Tulum Hayri, Hayta İsmail, Domdom Alil, Deli Bedri, Badi Ekrem ve Kemal Sunal ile eşleşmiş olan Türk sinemasının en çok tanınan karakteri İnek Şaban gibi karakterler çıkmıştır. Hababam Sınıfı'nın ardından, Ateş Böceği adlı romantik-komedi filminde Necla Nazır ile başrol oynadı film vizyona girdiğinde büyük başarı gösterdi. Ardından, Çapkın Hırsız ve Gece Kuşu Zehra gibi filmlerde başrol oynadı. Bu filmlerin ardından 1975 yılında ard arda üç romantik-komedi filminde oynamıştır. Delisin ve Evcilik Oyunu filmlerindeki büyük başarısından sonra Yeşilçam'ın bilinen en iyi romantik-komedi filmlerinden birisi olarak kabul edilen Ah Nerede adlı filmde 70'li yıllarda oynadıkları filmlerle unutulmaz ikili olmuş, Gülşen Bubikoğlu ile başrol oynamıştır. Film vizyona girdiği dönemde büyük bir hasılat elde etmiştir. 1976 yılında Yeşilçam sinemasının en kalabalık kadrolarından birisi olarak kabul edilen Bizim Aile adlı filmde rol almıştır. Film klasikler arasına adını yazdırmıştır ve en iyi Türk filmlerinden birisi olarak tarihe geçmiştir. Aynı yıl Gizli Kuvvet ve Cani adlı filmlerde oynamıştır. 70'li yıllarda Gülşen Bubikoğlu ile oynadığı romantik-komedi filmleri ile büyük sükse yapmıştır ve Bubikoğlu ile Kader Bağlayınca adlı filmde oynamıştır. 1976 yılında son olarak Öyle Olsun ve Aşk Dediğin Laf Değildir adlı filmlerde rol aldı.
1977-1989: Tarz değişimi ve Ödüller
1976 yılından sonra ciddi bir karar alarak değişme kararı almıştır. Oynadığı romantik-komedi filmleri ile büyük ün kazanmıştır. Romantik-komedi filmlerinin çizgisinden çıkıp daha ciddi filmlerde oynama kararı aldığında henüz 28 yaşındadır. 1977 yılından sonra bıyık bırakarak daha ağır rollerde oynamıştır. 1977 yılında az da olsa yine romantik-komedi ve komedi filmlerinde oynamıştır. Bunlardan ilki 1970'li yıllarda Gülşen Bubikoğlu ile birlikte oynadığı son romantik-komedi filmi Bizim Kız adlı film olmuştur. Aynı yıl Öztürk Serengil ve Robert Widmark ile bir komedi filminde rol almıştır. 1970'li yıllarda oynadığı son komedi filmi ve oynadığı son bıyıksız film Sevgili Dayım adlı film olmuştur. Bıyıklı olarak oynadığı ilk film Baraj adlı dram, gerilim filmi olmuştur. Ardından Nehir adlı filmde rol almıştır. 1978 yılında Şeref Sözü adlı Perihan Savaş ile oynadığı dram filmi vizyona girmiştir. Daha sonra Maden adlı filmde Cüneyt Arkın ile başrol oynamıştır. Film çok büyük başarı elde etmiştir. Yeşilçam tarihinin en iyi filmlerinden birisi olarak kabul edilmiştir. Bu büyük başarının ardından, Seninle Son Defa adlı filmde oynamıştır. Filmin bir bölümü Kıbrıs'ta çekilmiştir. Ardından Erden Kıral'ın ilk uzun metrajlı filmi olan Kanal adlı filmde oynamıştır. Filmin müzikleri, 1979 yılında Altın Portakal Film Festivali'nde En İyi Müzik Ödülü'nü almıştır. Bu filmden sonra, 1978 yılında çekimlerine başalanan ve 1979 yılında vizyona giren Zeki Ökten'in en iyi filmlerinden birisi olarak bilinen Sürü adlı filmde Melike Demirağ ve Tuncel Kurtiz ile birlikte başrolleri paylaştı. Film büyük yankı uyandırdı ve Yeşilçam'ın en iyi filmleri arasına girmeyi başardı. Film, 12 Ekim 2011 tarihinde düzenlenen Altın Portakal Film Festivali'nde Geç Gelen Altın Portakallar gecesinde En İyi Film, ödülünü almıştır. Ödülün filmden 31 yıl sonra alınmasının nedeni ise, 12 Eylül Darbesi'nden dolayı 1980 yılında ödül gecesinin düzenlenememesidir. 1978 yılında son olarak Lekeli Melek adlı filmde rol almıştır. 1979 yılına gelindiğinde, ilk olarak Atıf Yılmaz'ın yönettiği Adak adlı filmde Necla Nazır ile başrol oynamıştır. Ardından, Demiryol adlı filmde usta oyuncu Fikret Hakan ile birlikte başrol oynamıştır. Film, Altın Portakal Film Festivali'nde "En İyi Film", "En İyi Yonetmen" (Yavuz Özkan), "En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu" (Sevda Tolga) ve "En İyi Erkek Oyuncu" (Fikret Hakan) dalında dört ödül alarak büyük başarı göstermiştir. 1980 yılında 12 Eylül Darbesi'nden dolayı Yeşilçam'da az çok az film çekilmekteydi. Tarık Akan, bu nedenle bu yıl içerisinde hiçbir filmde rol almamıştır. 1981 yılında ilk olarak Müjde Ar ile başrol oynadığı Deli Kan adlı filmde oynadı. Filmin yönetmeni Atıf Yılmaz, filmi Zeyyat Selimoğlu'nun 1976 yılında yayınlanan Deprem adlı hikâye kitabından uyarlamıştır. Ardından, Herhangi Bir Kadın adlı filmde yer aldı. Bu filmden sonra Yılmaz Güney ve Şerif Gören'in birlikte yönetmenliğini üstlendiği Yeşilçam'ın gelmiş geçmiş en iyi filmlerinden biris olan Yol adlı filmde Şerif Sezer ile birlikte başrol oynamıştır. Film, senaryo aşamasındayken adı Bayram olacaktı, fakat sonradan değiştirildi. 1982 yılında dünyanın en prestijli ödül törenlerinden birisi olarak gösterilen Cannes Film Festivali'nde en büyük ödül olan Altın Palmiye'yi alarak Türkiye'ye bir ilki yaşatmıştır. Film dünya çapında gösterime girmiştir. Tarık Akan, Cannes'a "En İyi Erkek Oyunu" dalında aday gösterilmiştir. Filmi, 1983 yılından sonra izlemek yasaklanmıştır. Fakat, 1999 yılında İmaj stüdyoları tarafından tekrar restore edilerek aynı yılın Şubat ayında gösterime girmiştir.
1982 yılında Nazmi Özer'in Arkadaşım adlı filminde oynadı. Daha sonra, Fatma Girik ile birlikte başrollerini paylaştığı Kaçak adlı filmde oynadı. Filmin ilk versiyonunu 1962 yılında Ömer Lütfi Akad, Üç Tekerlekli Bisikler adıyla çekmiştir. 1983 yılında ilk olarak Derman adlı filmde Hülya Koçyiğit ile birlikte başrol oynadı. Ardından, Çocuklar Çiçektir ve Gecenin Sonu gibi filmlerde rol aldıktan sonra, son olarak Beyaz Ölüm adlı polisiye-suç filminde Ahu Tuğba ile başrol oynadı. 1984 yılında ilk olarak Zeki Ökten'in yönettiği Pehlivan adlı filmde oynadı. Akan, bu filmdeki performansı ile 21. Altın Portakal Film Festivali'nde "En İyi Erkek Oyuncu" ödülünü kazandı. Sonra, oyuncu kadrosunda Ahu Tuğba, Nuri Alço, Diler Saraç ve Şemsi İnkaya gibi isimlerin bulundığu Yosma adlı filmde oynadı. Ardından, Damga ve Kayıp Kızlar adlı filmlerde oynadı. 1984 senesinde oynadığı son film 1970'li yıllarda oynadığı her filmle olay olduğu partneri Gülşen Bubikoğlu ile 1980'li yıllarda oynadığı ilk film Alev Alev ile birlikte tekrar kamera karşısına geçti. Filmin bir diğer başrol oyuncusu ise usta aktör Cüneyt Arkın olmuştur. 1985 yılında Muammer Özer'in yönettiği Bir Avuç Cennet adlı filmde Hale Soygazi ile birlikte başrol oynamıştır. Türkiye-İsveç ortak yapımı olan film yurt içi ve yurt dışında toplam beş ödül kazanmıştır. Bunlardan birisi "İsveç Göçmen Filmleri Festivali", Özel Ödülü'dür. Filmin ardından, 1985 yılında oynadığı ikinci film Kan adlı filmde "Haydar Ali" rolünü canlandırmıştır. Daha sonra, Hülya Avşar'la birlikte başrol oynadığı Tele Kızlar adlı filmde "Şahin" karakterini canlandırmıştır. 1985 yılında son olarak Son Darbe ve Paramparça adlı filmlerde oynamıştır. 1986 yılında Halkalı Köfte, Adem ile Havva, Acı Dünyalar, Ses ve Kıskıvrak gibi filmlerde oynadıktan sonra, Erdal Özyağcılar ve Oya Aydoğan ile birlikte başrol oynadığı Beyoğlu'nun Arka Yakası adlı filmde oynamıştır. 1987 yılı içerisinde Yağmur Kaçakları, Skandal, Su Da Yanar gibi çeşitli filmlerde oynamıştır. Fakat aynı yıl oynadığı Çark adlı film çok büyük bir çıkış yapmıştır. İşçi sınıfının en örgütsüz ve en çok ezilen kesimlerinin yaşantısına ışık tutan özelliğiyle dönemin en dikkat çekici filmlerinden birisi olmuştur. 1987 yılında son olarak Kızımın Kanı adlı filmde oynamıştır. 1988 yılında sadece üç filmde rol almıştır. Bunlar El Kapıları, Dönüş ve Üçüncü Göz adlı filmlerdir. 1989 yılında İkili Oyunlar, İsa, Musa, Meryem, Leyla ile Mecnun ve Kimlik adlı filmlerde oynamıştır, bunlardan en çok ses getireni baş rollerini Meral Konrat ile birlikte oynadığı "İsa, Musa, Meryem" filmi olmuştur.
1990-2013
1990'lı yıllarda daha az sinema filmlerinde yer aldı. 1990 yılında Bir Küçük Bulut, Devlerin Ölümü ve Berdei gibi filmlerde oynadıktan sonra aynı yıl oynadığı son film Karartma Geceli adlı filmde Nurseli İdiz ile birlikte başrol oynadı. Rıfat Ilgaz'ın aynı adlı eserinden sinemaya uyarlanan film 1991 senesinde senesinde yut içinde ve yurt dışında birçok ödül aldı. 1991 yılında Bir Kadın Düşmanı ve Uzun İnce Bir Yol adlı filmlerde oynadıktan sonra, aynı yıl oynadığı Siyabend ile Heco adlı iki kürt gencin aşk yaşamını anlatan filmde birkez daha dikkat'leri üzerine çekmiştir. 1992 yılında hiçbir filmde oynamamıştır, fakat ilk kez bir televizyon dizisinde rol almıştır. Taşların Sırrı adlı dizide "Kuray" adlı karakteri canlandırmıştır. Dizi Star'da yayınlanmıştır. 1993 yılında ise hem TV dizisinde hem de sinema filminde oynamamıştır. 1994 yılına gelindiğinde Yolcu ve Çözülmeler adlı iki sinema filminde oynadı. 1995 yılında ise tek bir filmde rol aldı fakat film beş yönetmene ait beş kısa filmden oluşan bir sinema filmi olan Aşk Üzerine Söylenmemiş Her Şey adlı filmde rol almıştır. 1996 yılında hiçbir filmde rol almayan oyuncu, 1997 yılında bir yıllık bir sürenin ardından Mektup ve Antika Talanı adlı iki filmde oynamıştır. 1998 senesinde tekrar hiçbir filmde rol almamıştır. 1999 yılında ilk olarak Hayal Kurma Oyunları adlı filmde Ayşegül Aldinç ile başrol oynamıştır. Ardından aynı sene oynadığı ikinci ve son film olan Eylül Fırtınası adlı filmde Zara, Nejat İşler, Hazım Körmükçü (oyuncu, 1965), Kutay Özcan ve Deniz Türkali'nin oynadığı Atıf Yılmaz'ın yönettiği 1980 darbesini bir aile üzerindeki etkisini anlatan filmde oynadı. 2000 ve 2002 yılları arasında oyunculuğa ara veren oyuncu, 2002 yılında tekrar beyaz perdeye geri döndü. İlk olarak Gülüm adlı filmde oynadı, daha sonra Abdülhamid Düşerken adlı, kadrosunda büyük oyuncuların yer aldığı ve Yeşilçam tarihinin 1 milyon doları aşan bütçesiyle o zamana kadar çekilmiş en pahalı filminde oynadı. Ardından TRT 1'de yayınlanan gençlik dizisi Koçum Benim'de başrol oynadı.
Koçum Benim adlı dizisi devam ederken, 2001 yılında çekilen Vizontele adında klasik olmuş olan filmin, 2004 yılında çekilen ikinci filmi Vizontele Tuuba adlı filmde "Güner Sernikli" adlı karakteri canlandırmıştır. Aynı yıl Koçum Benim adlı dizisi bittikten sonra Gece Yürüyüşü adlı televizyon dizisinde oynadı fakat dizi fazla sürmemiştir. 2006 yılında Ankara Cinayeti adlı filmde oynamıştır. Aynı yıl dördüncü televizyon dizisi olan Ahh İstanbul adlı dizide oynamıştır, fakat bu dizisi de fazla sürmemiştir. Oyunculuğa iki yıl ara veren Tarık Akan, 2009 yılında Şerif Sezer ile birlikte Yol filminin ardından Deli Deli Olma adlı sinema filminde oynamıştır. Film iyi bir hasılat elde etmiştir. Filmde Akan'ın gençliğini büyük oğlu Barış Zeki Üregül oynamıştır.
Özel yaşamı
1986 yılında Yasemin Erkut ile evlenen oyuncunun aynı yıl Barış Zeki Üregül adlı oğlu dünyaya gelmiştir. İki yıl sonra, 1988 yılında Yaşar Özgür Üregül ve Özlem Üregül adındaki ikiz çocukları dünyaya gelmiştir. Oyuncu, evlendikten dört yıl sonra 1989 yılında boşanmıştır. 1990 yılında, Acun Günay ile birlikte yaşamaya başlamıştır ve birliktelikleri hala devam etmektedir. Akan'ın, ilk çocuğu olan Barış Zeki Üregül 2009 yılında Tarık Akan'ın da oynadığı "Deli Deli Olma" adlı filmde babasının gençliğini oynayarak oyunculuk hayatına atılmıştır.
Ölümü
Akciğer kanseri olan Akan, tedavisini İstanbul'da sürdürmekteyken 16 Eylül 2016 hayatını kaybetti.[1] Cenazesi için 18 Eylül 2016 tarihinde Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu'nda düzenlenen anma etkinliği sonrasında, Teşvikiye Camii'nde kılınan cenaze namazının ardından Bakırköy Zuhuratbaba Mezarlığı'na defnedildi.
Siyasi görüşü ve 1980 darbesi
Tarık Akan, solcu bir görüşe sahip. 1977 kısmen de olsa, 1978 yılından itibaren mesaj vermeye yönelik ağırlıklı filmlerde rol almaya başladı. Özellikle, Yılmaz Güney'in projeleri olan Sürü ve Yol filmleri ile her tür filmde oynayabileceğinin başarısını göstermiştir. "27 Mayıs ve 28 Şubat darbe değildir. Birincisi önümüzü açtı, yeni düşüncelerle tanışmamızı sağladı. Çünkü laik Cumhuriyet'ten uzaklaşmamızın önünü kapattı. 1971 darbe teşebbüsü ve 1980 Darbesi faşist darbelerdir. Türkiye'yi bugünkü noktaya taşıyan hareketler. 1980 son vuruştur emperyalizm için. TSK bu ülkenin her şeye rağmen en önemli kurumu." demiştir.[2] 2013 yılında yapılan Gezi Parkı protestoları destek vermiştir. Tarık Akan, 1980 darbesinin olduğu dönemlerde hapise girer. 31 Mart 1982’de beraat eder. Daha sonra 1979 yılında İzmir'de Nazım Hikmet'in doğum yıl dönümüne katılmak ve Barış Derneği’ne üye olmak suçlarından yine yargılanır. Spor salonunda yapılan o doğum yıl dönümüne binlerce insan katılmışken bir tek Tarık Akan'a dava açılmıştır. Fakat, 1987 yılında davadan beraat etmiştir.[3]
Kitap
Tarık Akan 12 Eylül Darbesi'nin hemen ardından 1981 başlarında Almanya'da yaptığı bir konuşma yüzünden yurda dönüşünde tutuklanmış ve aylar boyunca tutuklu kalmıştı. Akan, bu uzun tutukluluk ve yargılanma sürecini kitaplaştırmıştı. Dönemin önemli olaylarına da değindiği anı kitabı ilk kez 2002'de yayımlanmış ve daha sonra da onlarca yeni baskıları yapılmıştı. Kitabın bir bölümünde de Yol filminin yapım öyküsüne yer verilmiştir[4].
"Anne Kafamda Bit Var"(12 Eylül Anıları), Tarık Akan, Can Yayınları, İstanbul, 2002.
Filmografi
Akan, toplam 111 filmde ve 4 televizyon dizisinde oynamıştır.
Yıl Film Rol Notlar
1971 Solan Bir Yaprak Gibi Murat Sayman Rol aldığı ilk sinema filmi
1971 Melek mi, Şeytan mı? Sedat
1972 Sisli Hatıralar Hakan
1972 Beyoğlu Güzeli Ferit Aker
1972 Emine Metin
1972 Vefasız Halil
1972 Azat Kuşu Hakan
1972 Sev Kardeşim Ferit Çalışkan
1972 Kaderimin Oyunu Bülent Akman
1972 Suçlu Hakan Ödül aldığı ilk film
Altın Portakal En İyi Erkek Oyuncu Ödülü
1972 Tatlı Dillim Ferit
1972 Aşkların En Güzeli Ali Yanyalı
1973 Feryat Damat Ferit
1973 Üç Sevgili Ali
1973 Para Murat
1973 Canım Kardeşim Murat
1973 Umut Dünyası Ahmet
1973 Yalancı Yarim Ferdi
1974 Oh Olsun Ferit Haznedar
1974 Yeryüzünde Bir Melek Ömer Mutlu
1974 Boşver Arkadaş Ferit
1974 Esir Hayat Mühendis Aydın
1974 Kanlı Deniz Ahmet
1974 Mahçup Delikanlı Metin
1975 Mavi Boncuk Yakışıklı Necmi
1975 Memleketim Mehmet
1975 Yaz Bekarı Orhan Güven
1975 Ah Nerede Ferit
1975 Ateş Böceği Tarık
1975 Delisin Ferit
1975 Gece Kuşu Zehra Ferit
1975 Hababam Sınıfı Damat Ferit
1976 Hababam Sınıfı Sınıfta Kaldı Damat Ferit
1976 Evcilik Oyunu Adnan
1976 Bizim Aile Ferit
1976 Öyle Olsun Ferit
1976 Aşk Dediğin Laf Değildir Yakup
1976 Gizli Kuvvet Türk-İtalyan ortak yapımı film
1976 Kader Bağlayınca Murat
1977 Babanın Evlatları Fırıldak Ömer
1977 Sevgili Dayım Tarık
1977 Cani Murat
1977 Baraj Orhan
1977 Nehir Sinan
1978 Şeref Sözü Sedat
1978 Lekeli Melek Salih
1978 Seninle Son Defa Uğur
1978 Maden Nurettin 15. Altın Portakal Film Festivali En İyi Erkek Oyuncu
1978 Sürü Şivan 17. Altın Portakal Film Festivali En İyi Erkek Oyuncu
1979 Kanal Kaymakam
1979 Adak Mümin 17. Altın Portakal Film Festivali En İyi Erkek Oyuncu
1980 Demiryol Bülent
1982 Herhangi Bir Kadın Cemal
1982 Deli Kan Sefer
1982 Yol Seyit Ali Adaylık: Cannes Film Festivali, "En İyi Erkek Oyuncu"
1983 Arkadaşım Ali
1983 Kaçak Habip
1983 Beyaz Ölüm Yılmaz
1983 Derman Şehmuz
1983 Gecenin Sonu Kadir
1983 Kuduz/Çocuklar Çiçektir Topal Yakup
1984 Damga Cengiz
1984 Kayıp Kızlar Komiser Yılmaz
1984 O'na Çirkin Kral Derlerdi Kendisi Yılmaz Güney belgeselinde fotoğraflarıyla yer almakta
1984 Pehlivan Bilal 21. Altın Portakal Film Festivali En İyi Erkek Oyuncu
Mansiyon: Berlin Film Festivali
1984 Yosma Kerem
1984 Alev Alev Murat
1985 Bir Avuç Cennet Kamil
1985 Kan Haydar Ali
1985 Paramparça Tayfun
1985 Tele Kızlar Şahin
1986 Acı Dünya Yusuf
1986 Adem ile Havva Münir Kozan
1986 Son Darbe Nazmi
1986 Kıskıvrak Yılmaz
1986 Halkalı Köle Sefer
1986 Ses Adem
1987 Kızımın Kanı Cemil
1987 Beyoğlu'nun Arka Yakası Haydar Rıza
1987 Skandal Çetin
1987 Su Da Yanar Damat Ferit/Fero 1987 yılında Tokyo'ya gönderilmesinden 1 yıl sonra festival tarafından negatifin kaybolduğu bildirildi.
O günden beri bulunamamıştır. Filmin sadece negatifleri yok olmuş fakat daha sonra filmin Betacam video kopyasından 35mm negatif master çıkarılmıştır.[5]
1987 Yağmur Kaçakları
1987 Çark Rauf İlk senaryo yazdığı film
1988 Dönüş Arif
1988 El Kapıları Zeynel
1988 Kimlik Sadettin
1988 Üçüncü Göz Tunç Yapımcılığını üstlendiği ilk film
26. Altın Portakal Film Festivali En İyi Erkek Oyuncu
1989 İkili Oyunlar Tarık Dede
1989 İsa, Musa, Meryem Musa
1989 Leyla İle Mecnun Mecnun
1990 Bir Küçük Bulut Saycan
1990 Karartma Geceleri Mustafa Ünal 27. Altın Portakal Film Festivali En İyi Erkek Oyuncu
6. Altın Koza Film Festivali En İyi Erkek Oyuncu
1990 Berdel Ömer
1990 Devlerin Ölümü Yönetmen, Hoca, Dava Vekili ve Ağa
1991 Bir Kadın Düşmanı Ziya
1991 Siyabend ile Heco Siyabend
1991 Uzun ince Bir Yol Müşfik
1994 Yolcu Makasçı
1994 Çözülmeler Uğur
1995 Adana - Paris Kendisi Yılmaz Güney belgeseli
1996 Aşk Üzerine Söylenmemiş Her Şey
1997 Antika Talanı Anlatıcı
1997 Mektup Ragıp
1999 Hayal Kurma Oyunları Baba
2000 Eylül Fırtınası Hüseyin Efe
2003 Gülüm Ali 40. Altın Portakal Film Festivali En İyi Erkek Oyuncu
2003 Abdülhamid Düşerken Mahmut Şevket Paşa
2004 Vizontele Tuuba Güner Sernikli
2009 Deli Deli Olma Mişka Dede
2009 "Karşıyaka Memleket" Nazım Hikmet Ran
Televizyon
Yıl Şov Rol Notlar
1992 Taşların Sırrı Kuray Oynadığı ilk TV dizisi
2002-2004 Koçum Benim Koç Can
2004 Gece Yürüyüşü Chuck
2006 Ahh İstanbul Marmara Eşref
2013 "Geç Gelen Ödüller" Kendisi
Ödülleri
Yıl Ödül Kategori Film Sonuç
1973 1973 Antalya Altın Portakal Film Festivali En İyi Erkek Oyuncu Suçlu Kazandı
1978 1978 Antalya Altın Portakal Film Festivali En İyi Erkek Oyuncu Maden Kazandı
1980 1980 Antalya Altın Portakal Film Festivali En İyi Erkek Oyuncu Adak ve Sürü Kazandı
1982 Cannes Film Festivali En İyi Erkek Oyuncu Yol Aday
1984 1984 Antalya Altın Portakal Film Festivali En İyi Erkek Oyuncu Pehlivan Kazandı
1985 Berlin Uluslararası Film Festivali Gümüş Ayı Pehlivan Mansiyon
1989 1989 Antalya Altın Portakal Film Festivali En İyi Erkek Oyuncu Üçüncü Göz Kazandı
1990 1990 Antalya Altın Portakal Film Festivali En İyi Erkek Oyuncu Karartma Geceleri Kazandı
1992 1992 Adana Altın Koza Film Festivali En İyi Erkek Oyuncu Karartma Geceleri Kazandı
1996 1996 Antalya Altın Portakal Film Festivali Yaşam Boyu Onur Ödülü
2003 2003 Antalya Altın Portakal Film Festivali En İyi Erkek Oyuncu Gülüm Kazandı
2006 Sinema Yazarları Derneği Ödülleri Onur Ödülü
2007 Çağdaş Sinema Oyuncuları Derneği Ödülleri Sinema Emek Ödülü
Tarık Akan Fotograflari
Yaşar Nuri Öztürk Kimdir? Biyografisi
Yaşar Nuri Öztürk (5 Şubat 1951, Bayburt[2][5] – 22 Haziran 2016, İstanbul[3]), Türk İslam felsefesi profesörü, gazeteci, yazar, avukat, televizyon programcısı, siyasetçi, İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi kurucu dekanı.
Hakkında
Yaşar Nuri Öztürk, Bayburtlu bir anne ile Sürmeneli bir babanın çocuğu olarak 05 Şubat 1951 Pazartesi günü Bayburt'ta doğdu. Trabzon'un Sürmene ilçesinin Fındıcak köyünde büyüdü.[2] Çoğu Çaykara'da bulunan Niyazoğlu sülalesindendir. İlk eğitimini babasından Kur'an okuyarak aldı ve dokuz yaşında hâfız oldu. On yıllık klâsik medrese eğitiminden sonra hukuk ve ilahiyat tahsilini tamamladı. 12 yıl imamlık ve vaizlik yaptıktan sonra üniversiteye tekrar dönerek 1980 yılında "İslâm Felsefesi" konulu doktorasını tamamladı ve 1986 yılında aynı dalda doçent oldu. Ortadoğu, Balkanlar, Avrupa ve Afrika ülkeleri, ABD, Güney Kore ve Japonya'da kendi alanı ile ilgili akademik araştırmalar yapan Öztürk, ayrıca Fransa'da Grenoble Üniversitesinde çalıştı. New York'ta "İslâm Düşüncesi ve Çağdaş Sûfî Düşünce" dersleri okuttu.
Time Dergisi’nin gerçekleştirdiği ‘20. Yüzyılın En Önemli Kişileri’ (The Most Important People of the 20th. Century) anketinin ‘En Önemli Bilim Adamları ve Islahatçılar’ (The Most Important Scientists and Healers) listesinde, dünya kamuoyunca belirlenmiş yüz ismin ilk onu arasında yer aldı.[1]
Türkçe, Arapça, Farsça, İngilizce ve Fransızca dillerinde çeşitli çalışmaları bulunan Yaşar Nuri Öztürk, 1978 ve 1982'de "Türkiye Millî Kültür Vakfı" ödülünü kazandı.
Hayat hikâyesi
Yurt dışında ve yurt içinde pek çok yerde İslâm dininin zihniyeti, insan ve insan hakları konularında konferanslar verdi. Türkiye'de Kur'ân-ı Kerîm'in Özüne Dönüş Hareketi'nin öncüsü olan Yaşar Nuri Öztürk aynı zamanda da, Türk üniversitelerinde öğretim üyesi ve dekan olarak 26 yıl görevde bulundu. ABD-New York’ta (The Theological Seminary of Barrytown) bir yıl misafir profesör olarak “İslâm Düşüncesi” dersleri okuttu. Aynı süre içinde The World Scripture’ın İslâm bölümünün hazırlanışında görev aldı. Büyük çoğunluğu İslâmiyet hakkında seksene [Kitap Sayısı 1]yakın kitabı vardır. Özellikle onun "Kur’an’daki İslâm" adlı ansiklopedi vasfındaki kitabı, Yaşar Nuri Öztürk tarafından çoğu konferansında telkin edilmektedir.
1992 yılında İstanbul Üniversitesi’nde İlahiyat Fakültesi kuruldu. 19 Kasım 1993 yılında ise Öztürk kurucu dekan olarak atandı.
İlk tercümesi Elmalılı M. Hamdi Yazır tarafından yapılan Kur'an'ın yorum katılmamış Türkçe çevirisini yayınlamıştır. 1993 - 2011 yılları arasında üç yüzü aşkın baskı yapan bu çeviri[7], “Türkiye Cumhuriyeti Tarihinin En Çok Baskı Yapan Kitabı” sayılmaktadır.[kaynak belirtilmeli]
14 Şubat 2013 tarihinde TRT sanatçısı Nazlı Kanaat ile nişanlanmıştır.
Siyasi hayatı
Yaşar Nuri Öztürk, 3 Kasım 2002 seçimlerinde Cumhuriyet Halk Partisi'nden İstanbul milletvekili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne girdi. Daha sonra CHP'den istifa etti. Ardından da Halkın Yükselişi Partisi’ni kurdu ve bu partinin genel başkanlığını dört yıl boyunca sürdürdükten sonra 19 Ekim 2009 tarihinde üniversite ile çok ilgilenemediği gerekçesiyle genel başkanlıktan istifa ederek aktif siyasi hayatını sona erdirmiş oldu. Öztürk, İstanbul ilinin Beykoz ilçesine bağlı Paşabahçe semtinde ikamet etmekteydi.[8] "Saba Tümer ile Bugün" programında Kur'an meali yorumlamış; Facebook, Twitter ve telefon üzerinden gelen sorulara cevap vermiştir.
Vefâtı
2011 yılından beri mide kanseri ile mücadele eden Yaşar Nuri Öztürk, 22 Haziran 2016 Çarşamba günü İstanbul'daki evinde hayatını kaybetti. Cenazesi Kanlıca Mezarlığı'na defnedilmiştir.[4] Yaşar Nuri, Aydınlık Gazetesi'nde makaleler yazmaktaydı.
Görüşleri
İmâm-ı Â’zam Ebû Hanîfe[9] ve İmâm Zeyd[10] hakkındaki kişisel görüşleri
Ana maddeler: Şîʿa-i Ulâ, Hanefîlik, İmâm-ı Â’zam Ebû Hanîfe Nu’man İbn-i Sâbit, Zeydîlik, ve Zeyd bin Ali
Onun aslında Hanefilik ile itikaden pek ilgisi bulunmadığını ifade ediyor:
“ İmâm-ı Â’zam Ebû Hanîfe, H. 121 / M. 739 yılında “Hânedan-ı Alevîyye” mensuplarından “İmâm Zeyd bin Ali Zeyn el-Âb’ı-Dîn” tarafından Emevi Halifesi Hişâm bin Abd’ûl-Melik’in zalimane idaresine karşı çıkarılan isyanı da Muhammed’in komuta ettiği Bedir Savaşı’na benzetmiş ve destek vermekten hiç de çekinmemişti.[11] ”
Ayrıca “İmâm Zeyd” ile olan fikrî benzerliğine de şu cümlelerle değiniyor:
“
“İmâm Zeyd”, – “Eftâl olarak nitelendirilen daha seçkin bir şahıs varken, Mafdûl olarak adlandırılan daha az seçkin olan bir başka şahıs tercihen hilafet makamına getirilebilir” görüşüyle İmamiye Şiası’ndan,
“İmâm-ı Â’zam” ise, – Zâlim yönetimlere kılıçla isyan etmeyi farz kabul eden görüşüyle, önderi olarak gösterilen günümüz “Ehl-i Sünnet vel Cemaat” itikadından,
ayrılmaktalardı.[12] Akabinde verdiği fetvalar ile sürekli olarak Ehl-i Beyt’e arka çıkan Aleviler'i[13] destekleyen Ebû Hanîfe Nu’man İbn-i Sâbit[14] de Halife Mansûr tarafından katledildi.[15]
”
Ayrıca bakınız: Emevîler, Hişam bin Abdülmelik, Emevîler devrinde Alevîler, Hasan bin Zeyd’ûl-Alevî ve Abbâsîler devrinde Alevîler
Bâtınî Karmatîlik hakkındaki kişisel görüşleri
Bâtınî-Karmatîlik konusundaki görüşlerini ise HALLÂCI MÂNSUR isimli iki ciltlik eserinin birinci cildinde açıklıyor. Birinci cildin ilk elli sayfalık giriş kısmı Karmatîler'in kurdukları toplumcu sistemin ne kadar başarılı olduğundan bahsetmektedir.[16]
Ayrıca bakınız: Bâtınîler, Karmatîler, Hallâc-ı Mansûr, Hurûfîler ve İsmâililer
Reenkarnasyon hakkındaki kişisel görüşleri
Kur'an-ı Kerîm’e göre reenkarnasyonun olası olduğunu ayetlerden örnekler vererek savunan Yaşar Nuri, buna inanmayanların ise bir tür tabuculuk içinde olduklarını söylüyor. Ona göre Kur'an-ı Kerîm reenkarnasyona mesnet olacak onlarca ayet barındırmaktadır. Süleyman Ateş'in Cennet ve Cehennem'i reenkarnasyon ile izah ettiğini söylüyor. Reenkarnasyonun müteşabih bir ahiret inancının bir tür yorumu ve işleyişi olduğunu da ekliyor.[17] İslam tarihinde reenkarnasyon konusu hakkındaki görüşlerini,
“ İslam düşünce tarihinde reenkarnasyonun kabulü çok eskilere gider. Ta ben şeyde inceledim bunu genişçe, Hallâc kitabımda. Hallâc'ın bağlı olduğu Karmatî ekol ve İhvan-ı Safa risaleleri, o beş cilt kitapta, ki insanlık tarihinin fikir mirası bakımından devlerindendir. Orada incelenmiştir, kabul edilir. Ama bugünkü insanlar da bunu yeniden ele almalıdır. Çünkü, Dünya'da çok ciddi bir konudur reenkarnasyon meselesi. Bir Hint tenasühü ile karıştırmayalım. Çünkü reenkarnasyona inananlarda ahiret inancı var, İki. Peşinen evet veya hayır demeyelim, bunun üzerinde düşünelim. Çünkü, Kur'an’da buna onay olarak alınacak İki düzine ayet var.[18] ”
olarak belirtiyor.
Kur'an-ı Kerîm’de reenkarnasyon
Kur'an bu Dünya'ya iki defa gelip üçüncü kez gelmek isteyip de kendilerine müsaade edilmeyenlerden bahsediyor ve onlara üçüncüyü gidemezsiniz dendiğini söylüyor. Fakat bu durumun herkes için bağlayıcı olmadığını belirtiyor. Ona göre, kimi bir kez gelir adam gibi yaşar ve tekâmülünü tamamlar. İçlerinde Süleyman Ateş'in de bulunduğu birçok tefsir aliminin müteşâbih olan Cennet-Cehennem gibi kavramların açılımını reenkarnasyonla verdiklerini kuvvetle yineliyor. Bununla beraber, Kur'an-ı Kerîm'in böyle ayrıntılar vermediğini de ekliyor. Fakat, ona göre insan tekâmülünü bir şekilde tamamlamaya mecburdur. Reenkarnasyonun da bu tekâmülü tamamlamanın yollarından biri değil, yegâne yolu olduğunu vurguluyor.
“ Bana göre, yanılmıyorsam reenkarnasyon hayatın en mühim realitelerinden biridir. Reenkarnasyonsuz hayatı da, dini de, hiç bir şeyi izah edemezsiniz... Ben bundan önceki hayatımda mesela kumandanmışım, üç tane de hanımım varmış... Zaten reenkarnasyon yoluyla Cennet ve Cehennem'i yaşıyor insan, Dünya'da yaşıyor bir nevi. Ama bir de büyük kıyamet koptuktan sonra, artık gelip gitmek falan o her şey bitecek, o zaman ne olacak? İşte orada da bir Cennet ve Cehennem söz konusu. O ayrı bir iştir. Onun hakkında bizim hiçbir bilgimiz yok. Ne vakti hakkında bilgimiz var, ne nasıllığı hakında bir bilgimiz var. Allah orada hepimizin yardımcısı olsun. Ama o da olacak. Büyük hesap, büyük mizan, büyük kıyamet. Yalnız İslam bilginleri Cennet ve Cehennem'in şu anda mevcut olduğunu ve işlemekte olduğunu söylüyor. Nasıl işliyor bu? İşte reenkarnasyon yoluyla.[19] ”
diyor.
Ahiret inancı ve reenkarnasyon
Yaşar Nuri, bu konudaki görüşlerini
“ Şimdi dinlerin getirdiği ahiret inancı, ahiret inancı olmadan din olur mu? Niçin? Çünkü omurgadır. Omurgadır. Ahiret inancı karmanın bir başka ifadesidir. İşte reenkarnasyon var mı? Yok mu? Efendim, bunlar işin müteşâbih tarafı. Ahiret inancı olmadan din de olmaz, hayat da olmaz, insanlık da olmaz. O olacak. Ha onun izahı. O bir reenkarnasyon sistemiyle mi yürüyor? Nasıl? O ayrı, onu tartışın konuşun. Dolayısıyla kimse kötülüğe kötülükle mukabele ederek bir meziyet işlediğini zannetmesin. Ben reenkarnasyonun, hüküm vermiyorum, dedim ya müteşâbih bir alandır, ahiret inancı iman olarak korunmalıdır, müteşâbih açıklamaları ayrı bir dava. Ben reenkarnasyonun, büyük dinlerdeki ahiret inancının bir işleyişi olduğunu düşünüyorum. Ve hayatın en muhteşem gerçeklerinden biridir bana göre reenkarnasyon.[20] ”
şeklinde dile getiriyor.
Kitapları
Kur'an'ı Tanıyor musunuz? (O'nu hiç okudunuz mu?)
Din Maskeli Allah Düşmanlığı "Şirk" ve Şirke Tepkinin Felsefeleşmesi: "Deizm"
Allah ile Aldatmak
Türkiye'ye Mektuplar
Asr-ı Saadet Şehitleri
Kur'an'ı Anlamaya Doğru
400 Soruda İslam
Ehl-i Beyt'in Annesi Hazreti Fatıma
Kur'an-ı Kerim ve Türkçe Meali
Kur'an-ı Kerim Meali (Surelerin İniş Sırasına Göre)
Kur'an Açısından Küresel Afetler
Kur'an'ın Öğrettiği Dualar
Atatürk'ten Sonraki CHP (Çağı Yanlış Okumanın Serüveni)
Batı Sömürgeciliği ve İslam Dünyası
Anadilde İbadet Meselesi Çiğnenen Bir Kitlesel Hakkın Savunulması
Kur'an Açısından Şeytancılık (Satanizm ve Ötekiler)
Cevap Veriyorum 1 (Gerçek Dini Arayanlarla Baş Başa)
Cevap Veriyorum 2 (Gerçek Dini Arayanlarla Baş Başa)
İslam Nasıl Yozlaştırıldı Vahyin Dininden Sapmalar, Hurafeler, Bid'atlar
Depremin Gösterdikleri (Yeni Yüzyıl İçin Uyarılar)
Kur'an'ın Temel Kavramları
Kur'anın Temel Buyrukları (Emirler ve Yasaklar)
Kur'an'daki İslam
Fatiha Suresi Tefsiri
Kur'an Verileri Açısından Laiklik
Tasavvuf ve Tarikatlar (İslam Mistisizmi) - 2 Cilt
Kendi Dilinden Hz.Muhammed
Ses Bir Gün Yankılanır
Konferanslarım (Bir İmanın Destanlaşması)
Halkın Diliyle Yaşar Nuri
Halkın Şiirlerinde Yaşar Nuri Öztürk
Halkın Yükselişi Hareketi
Tarihi Boyunca Bektaşilik
Tasavvufun Ruhu ve Tarikatlar
Mevlana ve İnsan
Kur'an ve Sünnete Göre Tasavvuf
Kur'an Penceresinden Kurtuluş Savaşı'na Bir Bakış
Asrı Saadetin Büyük Kadınları
Yeniden Yapılanmak Kur'an'a Dönüş
Din ve Fıtrat (Yaratılış)
Çıplak Uyarı
Kur'an Açısından Küresel Afetler
Arapçılığa Karşı Akılcılığın Öncüsü: İmamı Azam Ebu Hanife
İmamı Azam Savunması (Şehit Bir Önder İçin Apolocya)
Kur'an'ın Yarattığı Mucize Devrimler
İnsanlığı Kemiren İhanet DİNCİLİK (Zulümleriyle Dini Kirletenlerin Tarihi)
Maun Suresi Böyle Buyurdu (Din Maskeli Zulme Tanrı'nın Vuruşu)
Enel Hak İsyanı Hallâc-ı Mansur (Darağacında Miraç) - 2 Cilt
Arapçılığa Karşı Akılcılığın Öncüsü İmamı Azam Ebu Hanife (Esas Fikirleri Gölgelenen Önder)
Kur'an-ı Kerim'de Lanetlenen Soy
Emevî Dinciliğine Karşı Mücadelenin Öncüsü Ebu Zer
Kur'an Verileri Işığında Tasavvuf ve Tarikatlar
Tanrı'dan Başka İnsanüstü Tanımayan İnanç Deizm
Ehlibeytin Annesi Hz.Fâtıma
Türkiye'ye Mektuplar
Saltanat Dinciliğinin Öncüsü Firavun (Çağdaş Firavunları Tanıma Kılavuzu)
Kur'an Verilerine Göre Kötülük Toplumu
Kur'an-ı Kerim'de Lanetlenen Soy
İslam'da Büyük Günahlar
Kur'an Penceresinden Özgürlük ve İsyan
The Eye of The Heart
Büyük Türk Mutasavvıfı Muhammed Tevfîk Bosnevî
Kuşadalı İbrahim Halvetî (İslam Düşüncesinde Bir Dönüm Noktası)
Kur'an'ı Anlamaya Doğru
Levent Kırca Kimdir? Biyografisi
Zeki Levent Kırca (28 Eylül 1948, Samsun - 12 Ekim 2015, İstanbul), Türk komedyen, tiyatro ve sinema oyuncusu. Aydınlık Gazetesi yazarlığı ve Vatan Partisi'nin Merkez Yürütme Kurulu üyeliği yapmıştır. Sanatçının ikisi ilk eşinden, ikisi de Oya Başar'dan olan 4 çocuğu bulunuyor.
Kariyeri
İlk kez 1964'te Ankara Devlet Tiyatrosu'nda sahneye çıktı. Ankara Birlik Tiyatrosu ve Halk Oyuncuları'nda çalıştı. Nasreddin Hoca Oyun Treni, Siz Olsaydınız Ne Yapardınız?, Bu Oyun Nasıl Oynanmalı?, Sağlık Olsun!, Ne Olur Ne Olmaz gibi televizyon dizilerinin yapımcılığını üstlendi. 1978'de Altınşehir adlı filmle sinemaya geçti. Ne Olacak Şimdi? ve Mavi Muammer adlı filmlerde oynadı. Hodri Meydan Topluluğu adlı Tiyatro Grubu'nu kurdu. Eski eşi Oya Başar ile birlikte "Güzel ve Çirkin" ve "Sefiller" adlı oyunları sergiledi. Üç Baba Hasan, Kadıncıklar adlı oyunları sergiledi. 1988'de başlayıp 22 yıl süren Olacak O Kadar adlı televizyon programını hazırladı. İlk sinema yönetmenlik denemesini Son adlı filmle yaptı. Daha sonra Şeytan Bunun Neresinde adlı filmi yönetti.
1998 yılında 33. Türkiye Hükûmeti'nde Kültür Bakanlığının tavsiyesiyle verilmeye başlanan Devlet Sanatçısı unvanına[1] lâyık görülmüş Kırca'nın bu ünvanı Nisan 2015'te geri alındı.[2] Saint Petersburg Bal Mumu Heykelleri Müzesi'nde heykeli olan nadir Türk sanatçılardan olup 2011 yılında Karımın Dediği Dedik Çaldığı Kontrbas isimli komedi dizisine başlamıştır, fakat reyting alamadığından dolayı dizi dört bölüm sürmüş ve bitmiştir.
Filmografi
Filmler
Yıl Başlık Rolü Notlar
1978 Taşı Toprağı Altın Şehir Ökkeş İlk sinema filmi
1979 N'Olacak Şimdi Orhan
1985 Mavi Muammer Muammer
2000 Ölürsün Gülmekten Nebahat
2001 Son Oyuncu, senarist ve yönetmen
2002 Şeytan Bunun Neresinde Oyuncu ve yönetmen
2004 Kendini Bırak Gitsin Hizmetçi
2004 Ağa Kızı Osman Ağa-Hasan Ağa
2010 Son İstasyon Son sinema filmi
Televizyon dizileri
Yıl Başlık Rolü Notlar
1986-2005 Olacak O Kadar Senarist ve yapımcı
2011 Karımın Dediği Dedik Çaldığı Kontrbas
Oynadığı bazı tiyatro oyunları
Ateşin Düştüğü Yer
Toros Canavarı
Kadıncıklar
Üç Baba Hasan
Sefiller
Güzel Ve Çirkin
Oyun Nasıl Oynanmalı
Oyunculuk dışı kariyeri
Beykent Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nde öğretim üyeliği yapmış,[3] Levent Kırca Mart 2009 Belediye Seçimleri için Demokratik Sol Parti'den Üsküdar Belediye Başkanlığı için aday olmuştur; fakat 4'üncü sırayı alarak kazanamamıştır. 2011'den itibaren Aydınlık gazetesinde köşe yazarlığı yapmış, 2013 yılının Ocak ayında ise Ulusal Kanal genel müdürlüğü, daha sonra Yönetim Kurulu Başkanlığı görevini üstlenmiştir ve son olarak 30 Mart 2014 günü yapılan Mahalli İdareler Seçiminde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığına İşçi Partisi'nden adaylığını açıklamıştır. 15.232 (%0.2) oy alarak 8. sırada yer almıştır.[4]
Ölümü
2015 yılında yakalandığı karaciğer kanseri nedeniyle kemoterapi tedavisi görmekte olduğu Marmara Üniversitesi Pendik Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde 12 Ekim 2015 gecesi saat 02.40'ta yaşamını yitirdi. Cenazesi, 13 Ekim 2015 Salı günü Levent Camii'nde kılınan cenaze namazının ardından Zincirlikuyu Mezarlığı'na defnedilmiştir.
Hülya Avşar Kimdir ? Biyografisi
Hülya Avşar (d. 10 Ekim 1963), Kürt asıllı[1][2][3] Türk sinema ve dizi oyuncusu, şarkıcı ve sunucu.
Hayatı
Emral ve Celal Avşar'ın ilk çocuğu olarak Edremit-Balıkesir'de dünyaya geldi. Ailesi tarafından Kürtçe "malakan curri" diye çağırılırdı. Bu söz "sarışın" anlamına gelmektedir.[4] Anne tarafından Balıkesirli olan Avşar'ın baba tarafı Hasköy, Ardahanlıdır. Hülya Avşar, Avşar-Pirebat Kürt aşiretine mensuptur. [5] Babası Celal Kürt ve annesi Emral ise Türk kökenli bir aileye mensuptur.[6][7]
Bulvar Gazetesi'nin düzenlediği Kâinat Güzellik Yarışması'nda birinci seçildi (1982), fakat evlendiği ortaya çıkınca tacı geri alındı. 1983 yılı Avşar'ın yaşamında dönüm noktasıydı. Fikret Hakan ve Salih Güney ile başrolü paylaştığı Haram filmi ile kariyerine başladı.
Kariyerine müzik eğitimi aldıktan sonra müzikaller, altı albüm ve bir single ile devam etti. 1995 yılının son günlerinde yayınladığı Yarası Saklım adlı albümüyle döneme damgasını vurdu. "Bu Gece Uzun Olacak" adlı parçası, şarkının çıkış klibiydi. Klip, Hülya Avşar'ın popo sallama sahnesi başta olmak üzere daha pek çok sahnesi ile bir kült haline geldi. Klip, feministlerin tepkisini topladı, ancak ikinci klip "Yürü Ya Kulum" oldukça feminist ve erkek karşıtı bir klip oldu.[kaynak belirtilmeli] Albümden üçüncü klip bir Suat Suna şarkısı olan "Sensiz Kaldım" parçasına çekildi. Şarkı oldukça beğenildi ve pek çok kişi tarafından Avşar'ın söylediği en iyi şarkı olarak görüldü. Hülya Avşar artık 90'ların en çok konuşulan isimlerden biri haline gelmişti.
1998 yılında yayınladığı Hayat Böyle albümüyle müzik sahnesindeki yerini sağlamlaştırdı. "Aradın Mı" adlı Serdar Ortaç parçasıyla o yıl her yerde dinlendi. Şarkının klibinin de beğenilmesi üzerine, "Aradın Mı", Hülya Avşar'ın "Bu Gece Uzun Olacak"tan sonra en çok bilinen şarkısı oldu. Albümden ikinci klip "Ah Be Güzelim" parçasına çekildi. Sanatçı, bu şarkıyla da başarı sağladı.
2000 yılında Kral TV tarafından düzenlenen yılın müzik ödüllerinde en iyi kadın şarkıcı ödülüne layık görüldü. Hülya Avşar, Günaydın'da köşe yazarlığı yaptıktan sonra, Show TV'de Hülya Avşar Show'u yaptı. Medyapım tarafından talk show formatında yayınlanan programının yönetmenliğini Birkan Uz ve Uğur Aksay yaptı. Avşar Show aynı zamanda Türkiye'de ilk defa Uğur Aksay tarafından uygulanan 16/9 mm sinematografik formattaki dijital rejili seti ile çekilen show programı olma özelliğini taşımaktadır.[kaynak belirtilmeli] Avşar, TV şovuyla aynı anda sergilediği tek kişilik tiyatro oyunundan başka, reklam filmlerinde oynadı ve hâlâ Hülya adlı aylık derginin editörlüğünü yapmaktadır.
2001 yılında kendi adını taşıyan Hülya Avşar by H markasını kurmuştur. Kendisinin de üzerinden çıkarmadığı siyah-beyaz düz basic t-shirtler web sitesi www.byh.com.tr üzerinden satışa sunulmaktadır. Spora ve tenise tutkunluğuyla bilinen Avşar'ın 2001 yılından bu yana kendi adını taşıyan Hülya Cup tenis turnuvası düzenleyerek buradan elde ettiği gelirle eğitime destek vererek çocuklara burs ve tenis imkanı kazandırmaktadır.
Özel yaşamı
İlk evliliğini 1979'da Mehmet Tecirli ile yaptı ve iki yıl evli kaldı.[8] Kaya Çilingiroğlu ile olan evliliğinden Zehra (1998) isminde bir kız çocuğu sahibidir. Çift, 2005 yılında boşandı. Kendisi sıkı bir Beşiktaş taraftarıdır. Kaya Çilingiroğlu'ndan boşandıktan sonra bir süre iş adamı Sadettin Saran ile beraber olmuştur. Annesi Emral Avşar, 6 Şubat 2009'da kanserden hayatını kaybetmiştir.[9] 24-25 Ağustos 2009 tarihlerinde Milliyet'te yayımlanan röportajında Kürt açılımını hakkında görüşlerini bildirmesiyle hakkında Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından "Halkı kin, nefret ve düşmanlığa tahrik ettiği" gerekçesiyle soruşturma açıldı.[10] Soruşturmayı yürüten savcı, Avşar hakkında takipsizlik kararı verdi.
Müzik albümleri
1988: Her şey Gönlünce Olsun
1990: Hatırlar mısın?
1991: Hülya Gibi
1993: Dost Musun Düşman Mı?
1995: Yarası Saklım
1998: Hayat Böyle
2000: Sevdim (single)
2002: Aşıklar Delidir
2009: Kişiye Özel-HauteCouture
2011: Geçmiş Olsun (single)
2013: Aşk Büyükse
Video klipleri
Hatirlarmisin
Hulya Gibi
Nasilsin Bugun
Hata
Yalan Dunya
Agora Meyhanesi
Dost Musun Dusman Mi
Sensiz Kaldım
Yürü Ya Kulum
Bu Gece Uzun Olacak
Sevdim
Aradın Mı
Ah Be Güzelim
Yar Senin Derdin Ne
Sonsuza Dek
Geçmiş Olsun
Bana Bir Koca Lazım
Sana Sakladım
Oynadığı diziler
İntibah (1982)
Sevginin Gücü (1993)
Süper Yıldız (1996)
Ah Bir Zengin Olsam (1999)
Savunma (2000)
Zümrüt (2004)
Kadın İsterse (2004)
Kadın Severse (2006)
Muhteşem Yüzyıl: Kösem (2015-2016)
Oynadığı filmler
Yıl Film Rol Notlar
1983 Kahır Hülya
Haram Hülya
Çelik Mezar Gül
1984 Karanfilli Naciye Naciye
Tutku Hacer
Ömrümün Tek Gecesi Gülseren
Yabancı Hülya
Kaptan Melike
Güneş Doğarken Nalan
Ayşem Ayşe
Nefret Hülya
1985 Tele Kızlar Çağla
Ölüm Yolu Zeynep
Mavi Mavi Sibel
Sekreter Hülya
Tapılacak Kadın Sabiha
Suçlu Gençlik Neslihan
Paranın Esiri Başak
1986 Uzun Bir Gece Gülsüm
Dağlı Güvercin Azize
Üç Halka 25 Gülçiçek
Kısrak Hülya
Aşk Hikayemiz Sevda
Alın Yazım Hülya
Sevda Ateşi Maviş Gülcan
Mavi Melek Billur Elif
1987 Yarın Yarın Seyda
Bir Kırık Bebek Gülizar
Çil Horoz Ayten
Geri Dön Gamze
Alamancının Karısı Zeliha
Ziyaret Arzu
1988 Aşıksın Deniz
Hülya Hülya
Melodram Esra
1989 Öğretmen Zeynep Zeynep
Fotoğraflar Neslihan
Fazilet Fazilet
1990 Benim Sinemalarım Nesibe
1993 Hasan Boğuldu Emine
Berlin in Berlin Dilber
1995 Bir Kadının Anatomisi Sibel
1999 Salkım Hanımın Taneleri Nora
2002 Yeşil Işık Elif
2004 Kalbin Zamanı Belkıs
2005 İki Genç Kız Leman
Hababam Sınıfı Askerde Zehra
2007 Bir İhtimal Daha Var Alev
2011 8 Ülke 8 Yönetmen ve Sinan Hürrem Sultan
72. Koğuş Fatma
Jüri olduğu veya Sunuculuk yaptığı televizyon programları
Çek Bakalım
Alaturka Solist
Hülya Avşar Soruyor, Habertürk (28 Eylül 2009 - 2011)[12]
Hülya Avşar Show, TNT Show TV Kanal D TGRT
Hülya Avşar'la Sen Bilirsin, atv
Pişti, Show TV
Hülya Avşar Stüdyosu, Turkmax
Kadınlar ve Erkekler, atv
Yetenek Sizsiniz Türkiye, Show TV Star TV - 2009-2014
O Ses Türkiye, Show TV Star TV - 2011-2013
Hülya Avşar; Tv8 - 2014-2015
Hülya Avşar,Hülya Avşar Resimleri, Hülya Avşar Fotoğrafları,ünlü,yerli ünlü.sanatci,yildiz,star,
Tükenmez Kalemin Mucidi Ladislav Biro Kimdir? - László József Bíró
Ladislav Biro (Macarca: Bíró László József) (29 Eylül 1899 - 24 Kasım 1985) Macar gazeteci. Asıl olarak doktorluk eğitimi almıştır fakat hiçbir zaman mezun olamamıştır. Gazeteciliğe başlamadan önce hipnotize etme ve otomobil yarışı gibi hobilerle uğraşmıştır. 1938 yılında tükenmez kalemi icat etmiştir.
1931 yılında Budapeşte Uluslararası Fuarı'nda tükenmez kalemi ilk üretime sundu.
Ladislao Biro 1985 yılında Buenos Aires'te öldü.
Tükenmez kalem
Tükenmez kalem ya da kısaca tükenmez, içindeki borucuktaki özel ve koyu kıvamdaki mürekkebi, ucunda bulunan bilye sayesinde yüzeye aktaran modern bir yazım aracı. Kullanılabilirliği ve bulunabilirliği ile günlük yaşamda yaygın bir kullanıma sahiptir. En yaygın mürekkep renkleri mavi, siyah ve kırmızı olup, diğer renklerde yazan tükenmez kalemler de üretilmektedir.
Tükenmez kaleme "tükenmez" denmesinin nedeni, onunla yaklaşık iki-üç kilometre uzunluğunda bir çizgi çizilebilmesidir.[1] Tipik bir tükenmez kalemin içindeki ince plastik tüpün boyutları 2 mm (iç), 3 mm (dış) ve 120 mm.dir (uzunluk).
Tarihi
30 Ekim 1888 tarihinde ABD'li denizci John Loud, derilerini işaretlemek için ucunda bilye bulunan mürekkepli kalemi icat etti ve ilk patentini aldı.[2][3] Bu buluşu, 1935 yılında gazete editörü olan Macar Ladislao Biro ve kimyager kardeşi geliştirdi. Biro Kardeşler, buldukları kalemi tanıştıkları Arjantin Başkanı Augustine Justo'ya gösterdi ve başkanın teşvik etmesiyle kardeşler, Arjantin'de fabrika kurdular. Yapılan ikinci denemede başarılı oldular. Chicago'lu Milton Reynolds, Arjantin'de gördüğü bu kalemleri, Amerika Birleşik Devletleri'nde perakende olarak satmaya başladı. 1940'larda artan tükenmez kalem üreticileri arasında rekabet oluşmaya başladı.
II. Dünya Savaşı sırasında Amerikan Hava Kuvvetleri, uçuş personeli için tükenmez kalemi tercih etti çünkü 3 bin metre yüksekteki basınçta diğer kalemlerin mürekkebi akıyordu.
Standardları
ISO'nun tükenmez kalemler için yayımladığı standartları şunlardır:
ISO 12756
1998: Resim ve yazı gereçleri - tükenmez kalem - Sözcük[4]
ISO 12757-1
1998: Tükenmez kalem ve doldurma - Bölüm 1: Genel kullanım[5]
ISO 12757-2
1998: Tükenmez kalem ve doldurma - Bölüm 1: Belge kullanımı (DOC)[6]
ISO 14145-1
1998: Rulo tükenmez kalem ve doldurma - Bölüm 1: Genel kullanım [7]
ISO 14145-2
1998: Rulo tükenmez kalem ve doldurma - Bölüm 2: Belge kullanımı (DOC)[8]
AUF DEUTSCH
László József Bíró
László József Bíró [ˈlaːsloː ˈjoːʒɛf ˈbiːroː] (* 29. September 1899 in Budapest, Ungarn; † 24. Oktober 1985 in Buenos Aires, Argentinien) war ein ungarischer Erfinder. Er ist der Erfinder des Kugelschreibers.
Schon sein Vater betätigte sich als Erfinder: Der Zahnarzt Mátyás Bíró kreierte so manche Mittel und Werkzeuge für seine Praxis. Eigentlich sollte sein Sohn in seine Fußstapfen treten, doch László Bíró brach sein Medizinstudium ab.
Frühe Erfindung
Nach diversen Interessen und Tätigkeiten, unter anderem als Versicherungsmakler und Rennfahrer, entwickelte er 1932 mit einem Freund ein Automatikgetriebe für Personenkraftwagen. Das Patent erwarb General Motors – aber allein aus dem Grund, damit keine andere Firma es verwerten konnte. Der Autokonzern baute seine Autos weiterhin nur mit hydraulischen Gangschaltungen.
Im selben Jahr wurde Bíró als Chefredakteur der Zeitschrift „Hongrie-Magyarország-Hungary“ damit beauftragt, die Kunst Ungarns im Ausland populär zu machen. Anschließend kam er zur Wochenzeitung „Előre“. In der dortigen Druckerei kam ihm beim Betrachten der Rotationswalzen die Idee eines Stiftes, der mit Tinte schreibt, aber nicht schmiert.
Es brauchte nur eine Röhre mit einer sich drehenden Kugel an ihrem Ende sowie Tinte, die in der Röhre nicht austrocknet, auf dem Papier aber sofort trocken wird.
Bíró meinte, wenn er eine Tinte hätte, die aus festen und flüssigen Bestandteilen besteht, würden die flüssigen Teile vom Papier eingesaugt werden, während die festen auf der Papieroberfläche blieben. Mit Hilfe seines Bruders György, des Erfinders Andor Goy und der Gebrüder Kovalszky gelang ihm die Konstruktion eines solchen Stiftes. Am 25. April 1938 erhielt er das Patent für den Kugelschreiber. Die ersten, noch ziemlich stotternden Stifte kamen unter dem Namen Go-Pen bald auf den Markt.
Emigration
Bíró war inzwischen verheiratet und hatte eine Tochter. Da Ungarn Verbündeter Deutschlands war und unter der Herrschaft von Miklós Horthy zunehmend judenfeindlichem Druck ausgesetzt wurde, verschärften sich die Lebensbedingungen für die jüdische Familie zunehmend. Am 31. Dezember 1938, einen Tag vor Inkrafttreten eines neuen Gesetzes, das es untersagte, Patente ins Ausland mitzunehmen, verließ er daher mit seiner Familie Ungarn und ging mit ihr nach Frankreich.
In Paris setzte Bíró die Forschungen in einem eigenen Labor fort, im kriegsgeplagten Frankreich mussten die Arbeiten aber eingestellt werden. Nach dem Einmarsch der deutschen Truppen floh Bíró mit seiner Familie nach Argentinien. Durch einen glücklichen Zufall hatte er 1938 den damaligen argentinischen Präsidenten Agustín Pedro Justo in Jugoslawien kennengelernt.
Der Erfolg
Argentinische Werbung für den Stratopen „Birome“ von 1945
In Südamerika forschte Bíró weiter, erhielt am 10. Juni 1943 ein neues Patent, und gleich danach begann man mit der Produktion der Stifte unter dem Namen „Eterpen“. Der Erfinder wurde Direktor der größten Kugelschreiberfabrik Argentiniens „Sylvapen“, die jährlich sieben Millionen Kulis herstellte. Der tatsächliche Durchbruch für den Kugelschreiber kam mit dem britischen Geschäftsmann Henry George Martin. Er erkannte ihn als ideales Schreibwerkzeug für Flugzeugbesatzungen, kaufte Bíró die Patentrechte ab und startete eine Kugelschreiberproduktion in Reading in England. Nach dem Zweiten Weltkrieg begannen mehrere Unternehmen, Kugelschreiber zu produzieren, teilweise ohne die Patentrechte zu besitzen.
Bíró wollte mehr: Er plante ein Parfüm mit dem gleichen Kugel-Prinzip, den Vorläufer der Deo-Roller. Die Serienherstellung in den USA schlug aber fehl. Die nächste Bíró-Erfindung war ein Fieberthermometer für das Handgelenk und ein Blutdruckmesser ähnlichen Formats. Er erarbeitete auch eine neue Methode für die Herstellung von künstlichem Harz und erfand einen neuen Kunststoff, das Birolit.
Bíró entwickelte zudem gemäss der Encyclopaedia of Perfume eine Reihe von Parfümen und liess diese auf seine Firma Biro, Meyne & Biro registrieren:
Name Firma Jahr Status
Symphony Biro, Meyne & Biro 1945 Produktion eingestellt
Voix du Cœur Biro, Meyne & Biro 1945 Produktion eingestellt
Voix de France Biro, Meyne & Biro 1947 Produktion eingestellt
Voix de la Forêt Biro, Meyne & Biro 1947 Produktion eingestellt
Voix de Paris Biro, Meyne & Biro 1947 Produktion eingestellt
Voix du Ciel Biro, Meyne & Biro 1947 Produktion eingestellt
Anaïtis Biro, Meyne & Biro 1948 Produktion eingestellt
Chou-Chou Biro, Meyne & Biro 1947 Produktion eingestellt
Parforce Biro, Meyne & Biro 1947 Produktion eingestellt
Pathetique Biro, Meyne & Biro 1947 Produktion eingestellt
Sympathy Biro, Meyne & Biro 1947 Produktion eingestellt
Flower Speak Meyne & Biro 1947 Produktion eingestellt
No 71 Biro, Meyne & Biro 1948 Produktion eingestellt
No 72 Biro, Meyne & Biro 1948 Produktion eingestellt
No 73 Biro, Meyne & Biro 1948 Produktion eingestellt
No 74 Biro, Meyne & Biro 1948 Produktion eingestellt
No 75 Biro, Meyne & Biro 1948 Produktion eingestellt
Chant du Ciel Biro, Meyne & Biro 1948 Produktion eingestellt
Chant d’Espoir Biro, Meyne & Biro 1948 Produktion eingestellt
Chant d’Étoile Biro, Meyne & Biro 1948 Produktion eingestellt
Chant de Paris Biro, Meyne & Biro 1948 Produktion eingestellt
Ehrungen
László József Bíró starb am 24. Oktober 1985 in Buenos Aires im Alter von 86 Jahren.[1][2][3] Sein Geburtstag, der 29. September, wird in seiner Wahlheimat Argentinien seither als Tag der Erfinder gefeiert.
Ihm zu Ehren wurden die Kugelschreiber in einigen Ländern nach ihm benannt: Biro (Großbritannien, Italien), Biron (Frankreich), Birome (Argentinien).
Ole Christensen Rømer Kimdir ? Biyografisi
ROEMER, Ole Christensen ( 1644-1710) Danimarkalı astronomi bilgini. Işığın sonlu bir hıza sahip olduğunun ilk bilimsel kanıtını bulmuştur.
25 Eylül 1644’te Aarhus’ta doğdu, 19 Eylül 1710’da Kopenhag’da öldü. Doğduğu kentte tamamladığı ortaöğreniminin ardından 1662 ’de Kopenhag Üniversitesi’ ne girdi. Bu üniversitede dostluğunu kazandığı, asistanlığını yaptığı ve öğrenimi sonrasında evinde yaşamaya başladığı Erasmus Bartholin’in etkisiyle astronomiye yöneldi ve Tycho Brahe’nin el yazmalarını basıma hazırlama çalışmalarına girişti. 1671’de Fransız Bilimler Akademisi tarafından Tycho Brahe’nin Hven Adası’ndaki gözlemevinin konumunu belirlemek üzere Danimarka'ya gönderilen Jean Picard ile tanıştı ve sekiz ay süreyle Pi-card’ın yardımcılığını yaptı. Gözlemevinin konumunu belirlemenin yanı sırajüpiter’in ilk uydusunun tutulmalarıyla ilgili gözlemler de içeren çalışmaları sırasında hayranlığını kazandığı Picard tarafından 1672’de Paris’e götürüldü. Kraliyet Gözlemevi’nde görev aldığı Paris’te yaşadığı dokuz yıl boyunca pek çok gözlem yaptı, astronomik gözlem araçları geliştirdi ve ışığın sonlu bir hıza sahip olduğunun ilk bilimsel kanıtını buldu. 1681’de ülkesine döndükten sonra kraliyet astronomluğu, Kopenhag Üniversitesi’nin astronomi profesörlüğü ve Kopenhag Gözlemevi’nin yöneticiliğinin yanı sıra çeşitli konularda teknik danışmanlık yaptı. Bu dönemde de pek çok gözlem yapan ve duyarlı gözlem araçları geliştiren, 1704’te Kopenhag ile Roskilde arasındaki Tusculaneum’ da yeni bir gözlemevinin kurulmasını sağlayan Roemer, kral tarafından birçok idari göreve de getirilmiş, 1705’te Kopenhag belediye başkanlığına ve senatörlüğe, 1707’de devlet konseyi başkanlığına atanmıştır.
Roemer’in ışığın hızına ilişkin önemli buluşuyla sonuçlanan araştırmalarının başlamasına neden olan problem Jüpiter’in uydularının, özellikle de ilk uydusu olan Io’nun tutulmaları arasında geçen zaman aralıklarının saptanmasıydı. Roemer’in Picard ile birlikte çalıştığı yıl karşılaştığı bu problemin çözümüyle görevlendirilen ünlü Fransız astronomu Cassini, 1675’te akademiye sunduğu araştırmasında tutulmalar arası zaman aralıklarında düzensizlikler bulunduğunu ve Jüpiter’in yörüngesinin dış-merkezliliğiyle açıkladığı bu düzensizliklerin Yer ile Jüpiter’in birbirlerine göre konumlarına da bağlı olduğunu belirtti. Aynı çalışmada bu düzensizliklerin ışığın sonlu bir hızla yol almasından kaynaklanması olasılığından da söz etmiş ancak bu görüşün yanlış olduğu sonucuna varmıştı. Antik çağlardan bu yana ışığın hızının sonsuz olduğuna, başka bir deyişle, bir noktadan öbürüne gitmek için zamana gereksinimi olmadığına inanılıyordu. Zaman zaman, iki tepeye yerleştirilmiş aynalar yardımıyla ışığın hızını ölçmeye çalışan Galileo gibi, ışığın belirli bir hızı olabileceğini düşünen bilim adamları çıkmışsa da hiçbiri görüşlerini destekleyen deneysel bir kanıt bulmayı başaramamışlardı.
Cassini’nin bulgularını ve kuramsal öngörülerini kendi ölçümleriyle birleştiren Roemer için ışığın hızının sonlu olduğuna ilişkin kanıtı bulmak ve ışığın hızını hesaplamak pek güç olmadı. Tutulmalar arasındaki sürenin ,Yer ile Jüpiter birbirlerinden uzaklaştıkça arttığını gören ve bu artışı iki gezegen arasındaki uzaklık arttıkça ışığın Yer’e ulaşması için geçecek olan sürenin uzamasıyla açıklayan Roemer, 9 Kasım 1676’da gerçekleşecek olan tutulmanın, beklenenden on dakika daha geç gözlenebileceğini öne sürdü. Bu savının doğru çıkması üzerine de ışığın yaklaşık olarak saniyede 225.000 km’lik bir hızla yol aldığını gösteren hesaplamalarını akademiye sundu. Güneş ile Yer arasındaki uzaklığı on bir dakikada aldığını hesapladığı ışığın hızı için, bugün bilinen 300.000 km/sn’lik hızdan oldukça farklı da olsa bilinen ilk bilimsel değeri elde etmeyi başarmıştı.
Geçişleri izlemekte kullanılan ve bir gökcisminin devinimini yeni ayarlamalara gerek kalmadan izleme olanağı sağlayan meridyen çemberi de aralarında olmak üzere geliştirdiği yeni gözlem araçlarıyla astronominin olanaklarını zenginleştiren Roemer, termometre yapımında sabit iki noktanın seçilmesi gerektiğini gören ve suyun kaynama noktasıyla karın erime noktasını temel alarak bir sıcaklık ölçeği geliştiren ilk bilim adamı olmuş, bu alandaki çalışmalarıyla Fahrenheit’a ışık tuttmuştur.
Ole Rømer
Ole Christensen Rømer ( Danish pronunciation : [ˈo( ː)lə ˈʁœːˀmɐ]; 25 September 1644 – 19 September 1710) was a Danish astronomer who in 1676 made the first quantitative measurements of the speed of light. Rømer also invented the modern thermometer showing the temperature between two fixed points, namely the points at which water respectively boils and freezes. In scientific literature alternative spellings such as "Roemer", "Römer", or "Romer" are common.
General biography
Rundetårn, or round tower, in Copenhagen, on top of which the university had its observatory from the mid 17th century until the mid 19th century, when it was moved to new premises. The current observatory there was built in the 20th century to serve amateurs.
Rømer was born on 25 September 1644 in Århus to a merchant and skipper, Christen Pedersen ( died September 19,1663), and Anna Olufsdatter Storm ( c. 1610-1690), daughter of a well-to-do alderman.[1] Since 1642, Christen Pedersen had taken to using the name Rømer, which means that he was from the Danish island of Rømø, to distinguish himself from a couple of other people named Christen Pedersen.[2] There are few records of Ole Rømer before 1662, when he graduated from the old Aarhus Katedralskole ( the Cathedral school of Aarhus),[3][4] moved to Copenhagen and matriculated at the University of Copenhagen. His mentor at the University was Rasmus Bartholin, who published his discovery of the double refraction of a light ray by Iceland spar ( calcite) in 1668, while Rømer was living in his home. Rømer was given every opportunity to learn mathematics and astronomy using Tycho Brahe's astronomical observations, as Bartholin had been given the task of preparing them for publication.[5]
Rømer was employed by the French government : Louis XIV made him tutor for the Dauphin, and he also took part in the construction of the magnificent fountains at Versailles.
In 1681, Rømer returned to Denmark and was appointed professor of astronomy at the University of Copenhagen, and the same year he married Anne Marie Bartholin, the daughter of Rasmus Bartholin. He was active also as an observer, both at the University Observatory at Rundetårn and in his home, using improved instruments of his own construction. Unfortunately, his observations have not survived : they were lost in the great Copenhagen Fire of 1728. However, a former assistant ( and later an astronomer in his own right), Peder Horrebow, loyally described and wrote about Rømer's observations.
In Rømer's position as royal mathematician, he introduced the first national system for weights and measures in Denmark on 1 May 1683.[6][7] Initially based on the Rhine foot, a more accurate national standard was adopted in 1698.[8] Later measurements of the standards fabricated for length and volume show an excellent degree of accuracy. His goal was to achieve a definition based on astronomical constants, using a pendulum. This would happen after his death, practicalities making it too inaccurate at the time. Notable is also his definition of the new Danish mile of 24,000 Danish feet ( circa 7,532 m).[9]
In 1700, Rømer persuaded the king to introduce the Gregorian calendar in Denmark-Norway — something Tycho Brahe had argued for in vain a hundred years earlier.[10]
Ole Rømer at work
Rømer developed one of the first temperature scales while convalescing from a broken leg.[11] Fahrenheit visited him in 1708 and improved on the Rømer scale, the result being the familiar Fahrenheit temperature scale still in use today in a few countries.[12][13][14]
Rømer also established navigation schools in several Danish cities.[15]
In 1705, Rømer was made the second Chief of the Copenhagen Police, a position he kept until his death in 1710.[16] As one of his first acts, he fired the entire force, being convinced that the morale was alarmingly low. He was the inventor of the first street lights ( oil lamps) in Copenhagen, and worked hard to try to control the beggars, poor people, unemployed, and prostitutes of Copenhagen.[17][18]
In Copenhagen, Rømer made rules for building new houses, got the city's water supply and sewers back in order, ensured that the city's fire department got new and better equipment, and was the moving force behind the planning and making of new pavement in the streets and on the city squares.[19][20][21]
Rømer died at the age of 65 in 1710.[22]
Rømer and the speed of light
Main article : Rømer's determination of the speed of light
The determination of longitude is a significant practical problem in cartography and navigation. Philip III of Spain offered a prize for a method to determine the longitude of a ship out of sight of land, and Galileo proposed a method of establishing the time of day, and thus longitude, based on the times of the eclipses of the moons of Jupiter, in essence using the Jovian system as a cosmic clock; this method was not significantly improved until accurate mechanical clocks were developed in the eighteenth century. Galileo proposed this method to the Spanish crown ( 1616–1617) but it proved to be impractical, because of the inaccuracies of Galileo's timetables and the difficulty of observing the eclipses on a ship. However, with refinements the method could be made to work on land.
After studies in Copenhagen, Rømer joined the observatory of Uraniborg on the island of Hven, near Copenhagen, in 1671. Over a period of several months, Jean Picard and Rømer observed about 140 eclipses of Jupiter's moon Io, while in Paris Giovanni Domenico Cassini observed the same eclipses. By comparing the times of the eclipses, the difference in longitude of Paris to Uranienborg was calculated.
Cassini had observed the moons of Jupiter between 1666 and 1668, and discovered discrepancies in his measurements that, at first, he attributed to light having a finite speed. In 1672 Rømer went to Paris and continued observing the satellites of Jupiter as Cassini's assistant. Rømer added his own observations to Cassini's and observed that times between eclipses ( particularly those of Io) got shorter as Earth approached Jupiter, and longer as Earth moved farther away. Cassini made an announcement to the Academy of Sciences on 22 August 1676 :
This second inequality appears to be due to light taking some time to reach us from the satellite; light seems to take about ten to eleven minutes [to cross] a distance equal to the half-diameter of the terrestrial orbit.[23]
Illustration from the 1676 article on Rømer's measurement of the speed of light. Rømer compared the duration of Io's orbits as Earth moved towards Jupiter ( F to G) and as Earth moved away from Jupiter ( L to K).
Oddly, Cassini seems to have abandoned this reasoning, which Rømer adopted and set about buttressing in an irrefutable manner, using a selected number of observations performed by Picard and himself between 1671 and 1677. Rømer presented his results to the French Academy of Sciences, and it was summarised soon after by an anonymous reporter in a short paper, Démonstration touchant le mouvement de la lumière trouvé par M. Roemer de l'Académie des sciences, published 7 December 1676 in the Journal des sçavans. Unfortunately the paper bears the stamp of the reporter failing to understand Rømer's presentation, and as the reporter resorted to cryptic phrasings to hide his lack of understanding, he obfuscated Rømer's reasoning in the process. Unfortunately Rømer himself never published his results.[24]
Assume the Earth is in L, at the second quadrature with Jupiter ( i.e. ALB is 90°), and Io emerges from D. After several orbits of Io, at 42.5 hours per orbit, the Earth is in K. Rømer reasoned that if light is not propagated instantaneously, the additional time it takes to reach K, that he reckoned about 3½ minutes, would explain the observed delay. Rømer observed immersions in C from the symmetric positions F and G, to avoid confusing eclipses ( Io shadowed by Jupiter from C to D) and occultations ( Io hidden behind Jupiter at various angles). In the table below, his observations in 1676, including the one on August 7, believed to be in opposition H,[25] and the one observed at Paris Observatory to be 10 minutes late, on November 9.[26]
The eclipses of Io recorded by Rømer in 1676
Time is normalized ( hours since midnight rather than since noon); values on even rows are calculated from the original data. Month Day Time Tide orbits average ( hours)
June 13 2 : 49 : 42 C
2,750,789s 18 42.45
May 13 22 : 56 : 11 C
4,747,719s 31 42.54
Aug 7 21 : 44 : 50 D
612,065s 4 42.50
Aug 14 23 : 45 : 55 D
764,718s 5 42.48
Aug 23 20 : 11 : 13 D
6,906,272s 45 42.63
Nov 9 17 : 35 : 45 D
By trial and error, during eight years of observations Rømer worked out how to account for the retardation of light when reckoning the ephemeris of Io. He calculated the delay as a proportion of the angle corresponding to a given Earth's position with respect to Jupiter, Δt = 22·( α⁄180°)[minutes]. When the angle α is 180° the delay becomes 22 minutes, which may be interpreted as the time necessary for the light to cross a distance equal to the diameter of the Earth's orbit, H to E.[26] ( Actually, Jupiter is not visible from the conjunction point E.) That interpretation makes it possible to calculate the strict result of Rømer's observations : The ratio of the speed of light to the speed with which Earth orbits the sun, which is the ratio of the duration of a year divided by pi as compared to the 22 minutes
365·24·60⁄π·22 ≈ 7,600.
In comparison the modern value is circa 299,792 km s−1⁄29.8 km s−1 ≈ 10,100.[27]
Rømer neither calculated this ratio, nor did he give a value for the speed of light. However, many others calculated a speed from his data, the first being Christiaan Huygens; after corresponding with Rømer and eliciting more data, Huygens deduced that light travelled 16 2⁄3 Earth diameters per second.[28]
Rømer's view that the velocity of light was finite was not fully accepted until measurements of the so-called aberration of light were made by James Bradley in 1727.
In 1809, again making use of observations of Io, but this time with the benefit of more than a century of increasingly precise observations, the astronomer Jean Baptiste Joseph Delambre reported the time for light to travel from the Sun to the Earth as 8 minutes and 12 seconds. Depending on the value assumed for the astronomical unit, this yields the speed of light as just a little more than 300,000 kilometres per second. The modern value is 8 minutes and 19 seconds, and a speed of 299,792.458 km/s.
A plaque at the Observatory of Paris, where the Danish astronomer happened to be working, commemorates what was, in effect, the first measurement of a universal quantity made on this planet.
Inventions
In addition to inventing the first street lights in Copenhagen,[29][30] Rømer also invented the meridian circle,[31][32][33] the altazimuth,[34][35] and the Passage Instrument.[36][37]
Ole Romer Medal
The Ole Rømer Medal ( da) is given annually by the Danish Natural Science Research Council for outstanding research.[38]
The Ole Rømer Museum
The Ole Rømer Museum is located in the municipality of Høje-Taastrup, Denmark,[39] at the excavated site of Rømer's observatory Observatorium Tusculanum ( da) at Vridsløsemagle.[40][41][42] The observatory opened in 1704, and operated until about 1716, when the remaining instruments were moved to Rundetårn in Copenhagen.[43] There is a large collection of ancient and more recent astronomical instruments on display at the museum.[44] The museum opened in 1979, and has since 2002 been a part of the museum Kroppedal at the same location.[45][46][47]
Honours
In Denmark, Ole Rømer has been honoured in various ways through the ages. He has been portrayed on bank notes,[48] the eponymous Ole Rømer's Hill ( da) is named after him,[49] as are streets in both Aarhus and Copenhagen ( Ole Rømers Gade and Rømersgade ( da) respectively).[50][51] Aarhus University's astronomical observatory is named The Ole Rømer Observatory ( Ole Rømer Observatoriet ( da)) in his honour, and a Danish satellite project to measure the age, temperature, physical and chemical conditions of selected stars, was named The Rømer Satellite ( da). The satellite project stranded in 2002 and was never realised though.[52][53]
The Römer crater on the Moon is named after him.[54]
In popular culture
In the 1960s, the comic-book superhero The Flash on a number of occasions would measure his velocity in "Roemers" [sic], in honour of Ole Rømer's "discovery" of the speed of light.[55][better source needed]
In Larry Niven's 1999 novel Rainbow Mars, Ole Rømer is mentioned as having observed Martian life in an alternate history timeline.
Ole Rømer features in the 2012 game Empire : Total War as a gentleman under Denmark.
General references
MacKay, R. Jock; Oldford, R. Wayne ( 2000). "Scientific Method, Statistical Method and the Speed of Light". Statistical Science. 15 ( 3) : 254–278. doi : 10.1214/ss/1009212817. ( Mostly about A.A. Michelson, but considers forerunners including Rømer.)
Axel V. Nielsen ( 1944). Ole Romer, en Skildring af hans Liv og Gerning ( in Danish). Nordisk Forlag.
Kaynaklar :
-----------------------
Türk ve Dünya Ünlüleri Ansiklopedisi
Halk Ansiklopedisi Wikipedia
RAŞiT TUNCA
BAŞAĞAÇLI RAŞiT TUNCA

FORUMUMUZDA
Dini Bilgiler...
Kültürel Bilgiler...
PNG&JPG&GiF Resimler...
Biyografiler...
Tasavvufi Vaaz Sohbetler...
Peygamberler Tarihi...
Siyeri Nebi
PSP&PSD Grafik
ALLAH
BAYRAK
Radyo Karoglan
Foruma Misafir Olarak Gir
Forumda Neler Var
GALATASARAY
FENERBAHÇE
BEŞiKTAŞ
TRABZONSPOR
MiLLi TAKIM
ETKiNLiKLERiMiZ
Portal
Forum
Search
Community 
Forum Statistics
Forum Team
Calendar
Members
» Son Üye
» Toplam Konular 19,759
» Toplam Yorumlar 21,530
Read More / Comment 
