MUHAMMED

Muhammed


BAYRAK

TC.Bayrak



Hoşgeldin, Ziyaretçi
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.

Kullanıcı Adı
  

Şifreniz
  





Forum İstatistikleri
Toplam Üyeler» Toplam Üyeler 28
Son Üye» Son Üye Raşit Tunca
Toplam Konular» Toplam Konular 19,759
Toplam Yorumlar» Toplam Yorumlar 21,530

Detaylı İstatistikler Detaylı İstatistikler

DOWNLOADEN


“Downloaden Bölümümüzden BEDAVA Grafik Paketleri,E-Kitaplar ve Bedava Bilgisayar Programlarını Tek TIKLA BEDAVA indirebilirsiniz”
(Raşit Tunca)




AYET

“Yeryüzüne muhakkak benim iyi kullarım varis olacaktır”
ENBİYA Suresi 105


FELSEFEMiZ

“ iSLAM OKUMAK YAZMAK YADA ÇiZMEK DEĞiLDiR, Yahutta O Hadis şöyle, Bu Ayette böyle diyor Diye Papağanlıkda Değildir. islam Kuranı ve sünneti HAYATINA TATBiK edip, Onunla Yaşayabilmekdir”
(Karoglan Raşit Tunca Sözü)


Raşit Tunca Sözü

“Yüzme bilmek Denizden çıkmana fayda vermez, taaki yüzme biliyorsan, denizedee düştüysen, ellerini, kollarını, ayaklarını çırpacaksın, ve birde tutuncak dal bulacak, tutunup çıkacaksın. ilimde böyledir, bir ilmi bilmek fayda etmez, taaki, onu hayatında tatbik edesiye, Dinde böyledir, din bilmek imanını kurtarmaz, taaki, ne zaman, bildiğin öğrendiğin dinini hayatında tatbik edip, yaşadın, o zaman belki kurtulursun.”
(Karoglan Raşit Tunca Sözü)

GÜZEL SÖZ

“ Bazen Hata Yapıvermek, Doğruyu bulmanın ilk Basamağıdır.
(Başağaçlı Raşit Tunca Sözü)





Ayça Bingöl Kimdir? Biyografisi
Ayça Bingöl (d. 16 Ocak 1975, İstanbul), Türk oyuncu.

Doğum 16 Ocak 1975 (41 yaşında)
İstanbul, Türkiye
Uyruk Türk
Evlilik(ler)i Ali Altuğ (e. 2001)
Meslek(ler) Oyuncu, seslendirme sanatçısı
Köken Türk
Etkin yıllar 1996-günümüz
Afife Tiyatro Ödülleri
En İyi Kadın Oyuncu
2008 Bana Bir Picasso Gerek
Ödüller
Tiyatro Tiyatro Ödülleri
En İyi Kadın Oyuncu
2008 Bana Bir Picasso Gerek (Duru Tiyatro) Antalya Televizyon Ödülleri
En İyi Dram Kadın Oyuncu Sadri Alışık Ödülleri
En İyi Kadın Oyuncu
2008 Bana Bir Picasso Gerek (Duru Tiyatro)


1975 yılında İstanbul'da doğdu. 1998 yılında İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı Tiyatro Bölümü`nden mezun olan Bingöl, 1996 yılında Dormen Tiyatrosu'nda profesyonel oyunculuğa başladı. 1998 - 2000 yılları arasında da konuk oyuncu olarak Tiyatro Fora`da oynadı. Reklam filmleri, sinema ve dizilerde rol alan, ayrıca seslendirme sanatçılığı yapan Bingöl, Yeditepe Oyuncuları kadrosunda bulundu. 2007 - 2008 sezonunda Bana Bir Picasso Gerek adlı oyun ile Duru Tiyatro topluluğuna katıldı.


Kariyeri

1998 yılında İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı Tiyatro Bölümü`nden mezun olan Bingöl, 1996 yılında Dormen Tiyatrosu'nda profesyonel oyunculuğa başlamış, 1998-2000 yılları arasında da konuk oyuncu olarak Tiyatro Fora'da oynamıştır. Reklam filmleri, sinema ve dizilerde rol alan, ayrıca seslendirme sanatçılığı yapan Bingöl, Yeditepe Oyuncuları kadrosunda bulunmuştur. 2007-2008 sezonunda Bana Bir Picasso Gerek adlı oyun ile Duru Tiyatro topluluğuna katılmıştır. 2008-2009 sezonunda Tiyatro Stüdyosunda Nehrin Solgun Yüzü adlı oyunda rol almıştır


Oyunculuk (Film)

1999 Sır Dosyası  
2000 Gözlük  
2006 Tramvay Seval  
2009 Sonsuz Aylin  
Melekler ve Kumarbazlar
 
Oyunculuk (Televizyon)

2000 Evdeki Yabancı
2002 Anne Babamla Evlensene  
2004 Yadigar  
2006 Taşların Sırrı  
2007 Hayat Kavgam  
2007 Bıçak Sırtı  
2008 İki Aile Füsun  
2009 Küçük Kadınlar  
2009 Samanyolu
2010 Öyle Bir Geçer Zaman ki Cemile  
2011 Öyle Bir Geçer Zaman ki Cemile

Rol aldığı tiyatro oyunları

Şölen : Moira Buffini - Tiyatro Stüdyosu
Nehrin Solgun Yüzü : Nick Stafford - Tiyatro Stüdyosu
Bana Bir Picasso Gerek : Jeffrey Hatcher - Duru Tiyatro
Paramparça : Turgut Özakman - Yeditepe Oyuncuları
Tıpkı Sen Tıpkı Ben : Haluk Işık - Yeditepe Oyuncuları
Klakson, Borazan ve Bırtlar : Dario Fo - Tiyatro Fora
Bugün Git Yarın Gel : Dormen Tiyatrosu
Yukarıda Biri mi Var : Dormen Tiyatrosu
Zafer Madalyası : Dormen Tiyatrosu
Olacak Şey Değil : Dormen Tiyatrosu
Kare As : Dormen Tiyatrosu
Oyun Karıştı : Dormen Tiyatrosu

Seslendirme Çalışmaları

Crysis 2 (Video Oyunu) - Tara Strickland
Yüzüklerin Efendisi - Arwen (Liv Tyler)
Lost - Kate (TNT için seslendirildi)
Buz Devri 3 - Ellie
Buz Devri 2 - Ellie
Madagaskar - Gloria
Orman Çetesi - Gladys
Kayıp Balık Nemo - Peach
Kahraman İnekler
Beowulf Angelina Jolie
Taking Lives (Hayatın Benim) Angelina Jolie
28 Week Later (28 Hafta Sonra) - Rose Byrne
Peter Pan - Wendy
Red Kit:Batiya Hucum - Miss Littletown
Define Gezegeni
Kazara Zengin (Mr. Deeds) - Babe Bennett (Winona Ryder)

Sahip olduğu ödüller

6.Tiyatro Tiyatro Ödülleri: Yılın Kadın Oyuncusu, Bana Bir Picasso Gerek - Duru Tiyatro 2008.
Afife Tiyatro Ödülleri: Yılın en başarılı kadın oyuncusu, Bana Bir Picasso Gerek - Duru Tiyatro 2008.
Sadri Alışık Ödülleri: Yılın en iyi kadın tiyatro oyuncusu, Bana Bir Picasso Gerek - Duru Tiyatro 2008.
16. Çırağan Lions Ödülleri: Yılın en iyi kadın oyuncusu, Nehrin Solgun Yüzü - Tiyatro Stüdyosu 2009.


Etiketler : Ayça Bingöl ,Kimdir?,Biyografisi,hayat hikayesi,oynadigi filimlker,diziler,cemile,cemiiile,cemreler,ilk cmre, erken gelen, cemreler,cemre havaya, düsdü,Öyle Bir Geçer Zaman ki,Rihanna, cemile rihanna,erkenci cemile rihanna,



Uğur Yücel Kimdir?

Genel bilgiler
Doğum 26 Mayıs 1957 (58 yaşında)
İstanbul, Türkiye
Uyruk Türkiye
Evlilik(ler)i Derya Alabora
Meslek(ler) Tiyatro, sinema sanatçısı ve senarist
Etkin yıllar 1975-günümüz
Altın Portakal Ödülleri
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu
1987 Muhsin Bey
En İyi Film
2004 Yazı Tura
En İyi Senaryo
2004 Yazı Tura
En İyi Yönetmen
2004 Yazı Tura
SİYAD Ödülleri
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu
1989 Arabesk

Uğur Yücel (d. 26 Mayıs 1957, İstanbul), Türk sinema oyuncusu, senarist ve yönetmen.

Yaşamı


1957 yılında İstanbul'da doğdu. İstanbul Belediye Konservatuvarı Tiyatro bölümünü bitirdi ve 1977 yılında tek kişilik bir gösteri oyunculuk kariyerine başladı. 1975-1984 yılları arasında Kenter Tiyatrosu, Tef Kabare Tiyatrosu, Dormen Tiyatrosu ve Şan Müzikholü’nde çeşitli oyunlarda oynadı. Selamsız Bandosu ve Muhsin Bey (1987) adlı filmlerdeki rolleri ile büyük çapta beğeni topladı.

Bunların dışında, Sezen Aksu ve Müjde Ar ile ayrı ayrı sahne şovları yaptı.

Televizyonda, Aziz Ahmet, Karanlıkta Koşanlar, Alacakaranlık ve Hırsız Polis gibi dizilerde oynadı; bunlardan Karanlıkta Koşanlar'ın tamamını ve Alacakaranlık'ın bazı bölümlerini (Alican Yücel takma adıyla) yönetti. Karanlıkta Koşanlar dizisinin senaryosunu, Ahmet Ümit'in polisiye öyküsünden uyarlayarak yazdı; Alacakaranlık'ın yazımına da katkıda bulundu.

Arabesk'le, ‘Sinema Yazarları Derneği En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu’, Muhsin Bey'le Antalya Film Festivali’nde ‘En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu’ ödüllerini aldı. İlk sekiz bölümünü çektiği İkinci Bahar adlı Tv dizisiyle İletişim Fakültesi En İyi Tv Yönetmeni Ödülünü aldı. Gemide ve Laleli’de Bir Azize filmlerinin müziklerini yaptı. Yönettiği ilk film olan Yazı Tura ile Antalya Film Festivali En İyi Film, En İyi Senaryo, En İyi Yönetmen ödülleri dahil 11 ödül aldı. En son, 2007 yılında sona eren Hırsız Polis isimli dizide rol aldı ve başrollerini Türkan Şoray ile birlikte paylaştığı Hayatımın Kadınısın adlı filmi çekti. 2008 yılında Türkiye'de bir ilk olan Kolay Gelsin adlı doğaçlama sit-com denemesinin yönetmeni oldu, ama proje uzun ömürlü olmadı. 2008 - 2010 yılları arasında yayınlanmış olan Canım Ailem adlı TV dizisinde başrol oynamıştır. Kendi yönettiği Ejder Kapanı adlı sinema filminde Kenan İmirzalıoğlu, Nejat İşler, Berrak Tüzünataç ve Ceyda Düvenci ile birlikte başrolü paylaşmıştır.Oyuncu 2013 yılından beri Aramızda Kalsın adlı dizide Bahattin karakterini canlandırmaktadır.

Hakkında

   Oyuncu Derya Alabora ile evlidir ve birlikte bir oğlu var.
   Yıllardır Sezen Aksu ve Müjde Ar ile iyi arkadaştır.
   Sıkça Kenan İmirzalıoğlu ile çalışır.
   İstanbul'da yaşamaktadır. Ayrıca kendisi Beşiktaş taraftarıdır.

Rol aldığı tiyatro oyunları

   Tanrı (oyun) : Woody Allen : Özel Tiyatro - 1988
   Bİn Yıl Önce Bin Yıl Sonra : Yavuz Turgul\Vural Sözer - 1985

Filmografi
Sinema filmleri

Yıl Başlık Katkısı Rol Notlar
Yönetmen Yapımcı Senarist Oyuncu Diğer
1985 Aşık Oldum Hayır Hayır Hayır Evet No Ercan
1986 Teyzem Hayır Hayır Hayır Evet No Basri
1986 Milyarder Hayır Hayır Hayır Evet No Halis Dombili
1987 Selamsız Bandosu Hayır Hayır Hayır Evet No Musa
1987 Muhsin Bey Hayır Hayır Hayır Evet No Ali Nazik
1987 Arabesk Hayır Hayır Hayır Evet No Gazinocular kralı Ekrem
1996 Eşkıya Hayır Hayır Hayır Evet No Cumali
1998 Gemide Hayır Hayır Hayır Hayır Yes — Müzik
1999 Laleli'de Bir Azize Hayır Hayır Hayır Hayır Yes — Müzik
2000 Balalayka Hayır Hayır Hayır Evet No Necati
2004 Yazı Tura Evet Evet Evet Hayır Yes — Kurgu
2006 Hayatımın Kadınısın Evet Hayır Evet Evet No Tophaneli Tayfur
2009 New York, I Love You Hayır Hayır Hayır Evet No Ressam
2009 Aşka Ruhunu Kat Hayır Hayır Hayır Evet No Kemik kıran Kemal
2010 Ejder Kapanı Evet Hayır Hayır Evet No Çerkez Abbas
2013 Benim Dünyam Evet Hayır Hayır Evet No Mahir Hoca
2014 Soğuk Evet Hayır Evet Hayır No —
2015 Yaktın Beni Hayır Hayır Hayır Evet No Macit
2015 Kötü Kedi Şerafettin Hayır Hayır Hayır Hayır Yes Şerafettin (ses) Dublaj


Televizyon dizileri
Oyuncu


   Aziz Ahmet 1994
   Karanlıkta Koşanlar 2001
   Alacakaranlık 2003
   Hırsız Polis 2006, Aksak
   Canım Ailem 2008, Samim Altın
   Aramızda Kalsın 2013, Bahattin

Yönetmen

   İkinci Bahar 1999
   Karanlıkta Koşanlar 2001

Yapımcı

   Alacakaranlık 2003

Senaryo

   Aziz Ahmet 1994
   Karanlıkta Koşanlar 2001

Kitapları

   "Yağmur Kesiği", öykü kitabı, Can Yayınları, 2013 (ISBN 9789750715723)[1]

Ödülleri

   24. Antalya Film Festivali, 1987, Muhsin Bey, En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu
   Siyad, 1989 Arabesk, En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu
   İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi, 1999 İkinci Bahar, En iyi Tv yönetmeni ödülü.
   41. Antalya Film Festivali, 2004, Yazı Tura, En İyi Film
   41. Antalya Film Festivali, 2004, Yazı Tura, En İyi Senaryo
   41. Antalya Film Festivali, 2004, Yazı Tura, En İyi Yönetmen
   16. Ankara Film Festivali, 2005, Yazı Tura, Mahmut Tali Öngören Özel Ödülü
   10. Nürnberg Türkiye/Almanya Film Festivali, 2005, Yazı Tura, En İyi Film
   24. İstanbul Film Festivali, 2005, Yazı Tura, En İyi Yönetmen
   24. İstanbul Film Festivali, 2005, Yazı Tura, Halk Jürisi Ödülü
   12. Adana Altın Koza Film Şenliği, 2005, Yazı Tura, En İyi Yönetmen
   47. Mannheim- Heidelberg Film Festivali Yazı Tura, FIPRESCI Ödülü.
   İskenderiye Film Festivali, 2007, Hayatımın Kadınısın, En iyi Erkek Oyuncu


Kaynak :

Halk Ansiklopedisi Wikipedia


Etiketler : Uğur Yücel, Kimdir?,Uğur böcügü Cemre,Uğur,aksak,son urfali,Eşkıya,Arabesk

Ahmed Hulûsi Kimdir?

Ahmed Hulûsi kimdir, amacı nedir diye çok merak ediliyor...

Çok özetle anlatalım...

21 Ocak 1945 tarihinde İstanbul, Cerrahpaşa’da dünyaya gelmiş bulunan çocuğa annesi Ahmed, babası da Hulûsi adlarını koymuşlar.

18 yaşına kadar Hz. Muhammed’i dahi tanımayan bir zihniyetle yalnızca bir yaratıcıya inanmış ve Din konusundaki her sorusuna karşılık olarak “sen bunları sorma, sadece denileni yap” cevabını aldığı için de, hep din dışı yaşamıştır çevresindekilere göre!

Babasının vefatından üç gün sonra 10 Eylül 1963 günü annesinin ısrarıyla gittiği Cuma namazında, içine gelen bir ilhamla Din konusunu tüm derinlikleriyle araştırma kararı almış, o günden sonra beş vakit namaza başlamış ve abdestsiz dolaşmamaya karar vermiştir.

Din konusuna önce Diyanet’in yayınladığı on bir ciltlik Sahihi Buhari tercümesini, sonra tüm Kütübi Sitte’yi ve Rahmetli Elmalılı’nın “Hak Dini” isimli tefsirini okuyarak girmiştir. İki yıla yakın bir süre zâhir ilimleri itibarıyla olabildiğince geniş kaynakları incelemiş, yoğun riyâzatlar ve çalışmalarla kendini tasavvufa vermiş; ilk kitaplarını 1965 yılında yazdıktan sonra kendindeki açılım ve hissedişleri 1966 yılında yazdığı TECELLİYÂT isimli kitabında yayınlamıştır. Bu kitap onun 21 yaşındaki bakış açısını ve değerlendirmelerini ihtiva etmesi itibarıyla geçmiş yaşamı hakkında önemli bir değerlendirme kaynağıdır. 1965 yılında tek başına hacca gitmiş ve hayatı boyunca kendi yolunda hep tek başına yürümüştür!

Prensibi, “Kimseye tâbi olmayın, kendi yolunuzu kendiniz çizin, Rasûlullâh öğretisi ışığıyla” olmuştur.

1970 yılında AKŞAM Gazetesi’nde çalışırken RUH ve ruh çağırmalar konusunu incelemeye almış ve bu konuda Türkiye’de konusunda ilk ve tek kitap olan “RUH İNSAN CİN”i yayınlamıştır.

Kurân’daki “dumansız ateş” ve “gözeneklere nüfuz eden ateş” uyarılarının “ışınsal enerjiye” işaret ettiğini keşfetmesinden sonra, Kurân’ın işaret yollu açıklamalarını değerlendiren, bundan sonra dinsel anlatımdaki işaretlerin bilimsel karşılıklarını deşifre etmeye çalışan Ahmed Hulûsi, bu alanda ilk çalışmasını 1985 yılında “İNSAN ve SIRLARI” isimli kitabında açıklamıştır.

Daha sonraki süreçte Kurân’da kelimeler bazında yaptığı çalışmalarla keşfettiği gerçekleri hep çağdaş bilgilerle bütünleştirmiş; kendisini, “DİN” olayını, ALLÂH adıyla işaret edilenin tamamen entegre bir Sistem ve Düzen’i temeline oturtarak, Hz. Muhammed (AleyhisSelâm)’ın neyi anlatmak istediğini “OKU”maya vermiştir. Bu yolda edindiği bilgilerin bir kısmını kitapları ve internet aracılığıyla da toplumla paylaşmıştır.

İslâm Dini’ni, Kur’ân-ı Kerîm, Kütübi Sitte (altı önde gelen kitap) hadisleri temelinde kabul ederek inceleyen, geçmişteki ünlü tasavvuf sîmalarının çalışmalarını değerlendirerek gereklerini yaşadıktan sonra, bunları günümüz ilmiyle de birleştirerek değerlendiren ve mantıksal bütünlük içinde BİR SİSTEM olarak açıklayan Ahmed Hulûsi, insanların, kişiliğiyle değil, düşünceleriyle ilgilenmesini istemektedir.

Çünkü, bu alanda tek örnek Hz. Muhammed’dir!

Basit beyinler yaşamlarını, kişiliklerle ve doğal sonucu olarak dedikodu ve gıybetle tüketirlerken; gelişmiş beyinler, fikirlerle ve düşünce dünyasının verileriyle ömürlerini değerlendirirler!

Bu nedenledir ki, Ahmed Hulûsi kendisini ön plana çıkartmamakta, kitaplarına 40 yıla yakın zamandır “soyadını” koymamaktadır; insanların şu veya bu şekilde çevresinde bir halka oluşturmaması için... Bugün dahi, görüştüğü çok az sayıda insan vardır. Bu yüzden aşırı boyutlarda tepki almasına rağmen bu konudaki tutumunu ısrarla sürdürmektedir.

Anadolu’nun beş-altı yerinde bazı kişilerin kendilerini “Ahmed Hulûsi benim” şeklinde tanıtıp, çevrelerine insanlar toplayıp, onlardan maddi menfaat toplama girişimlerini duyunca da, kitaplarına resim koymak zorunda kalmış, bu suretle söz konusu sahtekârlığı önlemiştir.

Sürekli Sarı Basın Kartı sahibi gazeteci Ahmed Hulûsi, bu alan dışında profesyonel olarak hiçbir işle uğraşmamış, hiçbir teşkilat, dernek, parti, cemaat üyesi olmamıştır. Bütün yaşamı, çağdaş bilimler-İslâm-Tasavvuf araştırmalarıyla devam etmiş, kitap ve yazılarıyla, sesli ve görüntülü sohbetlerinin tamamını internet üzerinden okuyucularına ücretsiz ve tam metin olarak indirilebilir şekilde yayınlamış İLK yazardır. Tüm düşünce ve bakış açılarıyla beklentisiz olarak apaçık ortadadır!

28 Şubat öncesi şartlar dolayısıyla, eşi Cemile ile önce Londra’da bir yıl yaşayan Ahmed Hulûsi, 1997 yılında Amerika’ya yerleşmiş ve hâlen orada yaşamını sürdürmektedir.

Mevcut bilgileri ışığında, tamamen insanlardan uzak kendi “köy”ünde yaşamayı tercih edip, herkese, orijinal kaynaklara göre Rasûlullâh’ı ve Kurân’ı aracısız olarak yeniden değerlendirmeyi tavsiye etmektedir!

Zira, Hz. Muhammed’in açıkladığı SİSTEM’e göre, “DİN ADAMI” diye bir sınıf asla söz konusu değildir! Her fert direkt olarak Allâh Rasûlü’nü muhatap alıp O’na göre yaşamına yön vermek zorundadır! Tâbi olunması zorunlu tek kişi, ALLÂH Rasûlü MUHAMMED MUSTAFA AleyhisSelâm’dır. O’nun dışındaki tüm kişiler istişari mahiyetteki kişilerdir ve yorumları kimseyi bağlamaz!

Herkes yalnızca Allâh Rasûlü ve KUR’ÂN bildirilerinden mesûldür! Bunun dışında kalan tüm veriler kişilerin göresel yorumlarıdır ve kimseyi BAĞLAMAZ!

İşte bu bakışı dolayısıyla da Ahmed Hulûsi insanların kendi çevresinde toplanmasını veya kendisine tâbi olmasını kesinlikle istememektedir. Anlattıklarının sorgulanmasını, araştırılmasını tavsiye etmektedir. Bana inanmayın, yazdıklarımın doğruluğunu araştırın, demektedir!.. Bu yüzden de insanlardan uzak yaşamayı tercih etmektedir.

Bu bakışı dolayısıyladır ki, Ahmed Hulûsi’nin ne bir tarikatı vardır, ne bir cemiyeti ve ne de herhangi bir isimle anılan topluluğu!

Ahmed Hulûsi, çeşitli çevrelerce kendisine yakıştırılan her türlü pâye, ünvan ve etiketlerden berîdir! O, sadece Allâh kuludur!

Kimseden maddi veya siyasî, ya da manevî bir beklentisi olmayıp, yalnızca kulluk ve bir insanlık borcu olarak bilgilerinin bir kısmını okuyucularıyla paylaşmaktadır.

Ahmed Hulûsi, yalnızca...

Düşünebilen beyinlerle düşüncelerini paylaşmaya çalışan bir düşünürdür!

Hepsi, bundan ibaret!

Hiçbir yazılı, sesli veya görüntülü eserinin TELİF HAKKI OLMAYAN yazarın eserleri, pek çok değerlendiren tarafından orijinaline uygun olarak bastırılıp, karşılıksız olarak çevrelerine dağıtılmaktadır... Bugün milyonlarca ailenin evinde Ahmed Hulûsi imzalı eserlerin var olması, onun için yeterli şereftir.

Bu konulardaki detaylı çalışmaları aşağıdaki bazı internet sitelerinden inceleyebilir, dilediklerinizi tümüyle kendi bilgisayarınıza indirebilirsiniz.

www.ahmedhulusi.org

www.okyanusum.com

www.allahvesistemi.org

Sonuç olarak şunu vurgulayayım...

Herkesin görüşü kendi bilgi tabanının sonucu kadardır! Bu eserleri kendiniz değerlendirmeye çalışın! Yazarla değil, yazılanla ilgilenin. Sizlere karşılıksız olarak verilen bu Allâh hibesi ilmi hakkıyla inceleyin.

Ebedî yaşamınıza yön verebilecek düzeyde Allâh ve Sistemi’ni (Sünnetullâh’ı) anlatan bu eserler umarım sizlere yeni ufuklar açar.


Saygılarımla,

AHMED HULÛSİ




Kaynak:
ahmedhulusi.org/tr/ahmed-hulusi-kimdir
facebook.com/AhmedHulusi


Etiketler : Ahmed Hulûsi ,Kimdir?,Biyografisi,hayat hikayesi,tasavvuf,mutasavvuf,seyh,seyyid,syed,mevlana torunu,tarikat,hakikat,Ahmed,ahmet,hulusi,hulusi baba,hulis baba,kozmik bilinc,allah,kitap,ruh insan ve cin,din,islam,muhammed,peygamber,bilgi,dindar,müslüman,Amerika,Cemile,Allâh, Rasûlü,


MA’RÛF-İ KERHİ HZ. KİMDİR

MA’RÛF-İ KERHİ HZ. KİMDİR

Evliyânın büyüklerinden. Adı Ma’rûf bin Fîrûz olup künyesi Ebû Mahfûz’dur. Doğum târihi kesin o-larak bilinmemektedir. 200 (m. 815) senesinde Bağdâd’ta vefât etti. Bağdâd’ın Kerh beldesinden olduğu için Kerhî denilmiş olup, Ma’rûf-i Kerhî olarak tanınmış, Sofıyye-i aliyyenin büyüklerindendir. Tasavvufta örnek, Hak teâlâya giden yolun rehberi, çeşit çeşit latifelerle seçilmiş, zamanındaki âşıkların efendisi idi.

İranlı hıristiyan bir anne ve babanın çocuğu iken, hıristiyanlığı öğrenmesi için bir rahibe gönderilmişti. Kardeşi Îsâ O’nun İslâma gelişini şöyle anlatmaktadır: “Ben ve kardeşim Ma’rûf bir okula gidiyorduk. Hıristiyan idik. Hıristiyan hoca (râhib) çocuklara (Hâşâ) Allahü teâlâ üçtür. Baba, Oğul, Ruh’ül-kudûs derdi. Kardeşim Ma’rûf, Allah birdir birdir diye bağırırdı. Râhib O’nu her tarafı yara bere içerisinde bırakacak şekilde döverdi. Bu böyle devam etti. Nihayet bir gün her tarafını parçalar şekilde dövünce kaçtı. Ve bir daha dönmedi. Bunun üzerine annem O’na olan sevgisinden hergün gözyaşı dökerdi. “Eğer Allahü teâlâ oğlumu geri gönderirse, o hangi dinde ise ben de o dine tâbi olacağım” derdi. Annesi böyle ağlayıp gözleri yolları beklerken, evden kaçan Ma’rûf-ı Kerhî kendi hâlini şöyle anlatmaktadır “Ayaklarım şişmiş, elbiselerim parçalanmış bir halde Kûfe’ye geldim. Âdetim mescidlerde kalmaktı. Burada da mescide gittim. Orada mübârek, yüzü nûr saçan bir zâtın etrafında bir kısım insanlar halka olmuşlar ve onun anlattıklarını dinliyorlardı. Cemâat o zâtı öyle dinliyorlardı ki, sanki başlarının üzerinde kuş vardı. O zâta yaklaştım ve dinledim. Şöyle diyordu: “Kim Allahü teâlâdan tamamen yüz çevirirse, Allahü teâlâ da ondan tamamen yüz çevirir. Kim kalbiyle Allahü teâlâya kavuşmayı arzu eder ve O’na koşarsa: Allahü teâlâ onu rahmetiyle karşılar. Bütün herkesin kalbinde O’nun muhabbeti hâsıl olur, O’na gelirler. Derdlere ve belâlara sabır eden kimseye de rahmetini ihsan eder.” Bu zât Muhammed İbni Semmâk idi. O’nun bu sözleri kalbime çok te’sîr etti ve beni yaratan Allahü teâlâya yöneldim. Benim gizli ve açık her şeyimi bilen, O’na kavuşmağı istedim. Allahü teâlâ da duâmı kabul buyurdu. Bu sırada İbni Semmâk aniden sustu. Sonra insana çok te’sîr eden bir sesle “Bağdâdlı genç nerede?” diye sordu. Oradaki cemâat bana baktı. Çünkü orada benden başka yabancı yoktu. Beni Şeyh İbn-i Semmâk’a götürdüler. İbn-i Semmâk başımı okşadı ve: “Merhaba ey Rabbin’i arayan kişi. Merhaba ey Allah’ın sevgisine ve muhabbetine kavuşan kişi” dedi. Bu sözleri işitince, babama beni kötüleyen rahibi hatırladım ve ağlamaya başladım. Bunun üzerine “Sen ağlıyor musun?” dedi: “Evet efendim” dedim ve rahibin sözünü hatırladım. Çünkü o rahib hep hakaret ederek beni babama kötülerdi. Tam bu sırada “Rahibin sözü mü?..” diye sordu. Ben buna çok hayret ettim. Bunu nasıl biliyordu. “Evet” dedim. Bana “Allahü teâlâya duâ et. Senin duân müstecâbtir (kabul olur)” buyurdu ve ben de Allahü teâlâya duâ ettim. Daha sonra öğrendim ki, râhib de müslüman olmuş ve sâlih mü’minlerden olmuş. Sonra İbni Semmâk beni İmâm-ı Ali Rızâ’ya götürdü. Durumu O’na anlattı ve O’nun elinde müslüman oldum.”

Müslüman olan ve ilim tahsil eden Ma’rûf-ı Kerhî, uzun seneler sonra memleketine döndü. Büyük bir sabırla onu bekleyen annesi bağrına bastıktan sonra hangi din üzeresin diye sordu. Ma’rûf, İslâm dîni üzereyim deyince annesi, “Eşhedü enlâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resûlühü.” diyerek îmân ile şereflendi. Bunun üzerine bütün aile müslüman oldu.

Ma’rûf-ı Kerhî dînin emirlerini gözetmekte, ibâdette, harâm ve şüphelilerden kaçmada çok meşhûr olmuştu, İmâm-ı Ali Rızâ’nın hizmetinde bulunmuş, O’nun çocuklarıyla beraber yaşamış ve ehl-i beytten bilinmiştir. İmâm-ı Ali Rızâ (r.a.) “Ma’ruf, huy ve muhabbet bakımından ehl-i beyttendir. Fakat ırk ve neseb bakımından değil. Muhakkak o kerem ve izzet bakımından, Selmân-ı Fârisî’nin ceddimize ilhak edilip ehl-i beytten sayıldığı gibi, O da bize dâhil edilmiştir.

Ma’rûf-ı Kerhî, Dâvûd-i Tâî hazretlerinden feyz almış olup; büyük velilerden Sırrî-yi Sekâö de, Ma’rûf-ı Kerhî’den ders ve feyz alarak yetişti. Hârûn Reşid ile aynı zamanda yaşadı. Muhaddis olup, zamanının meşhûr hadîs âlimlerinden hadîs dinlerdi.

Ma’rûf-ı Kerhî, Bekir bin Huneys, Rabi’ bin Sabîh ve bir çok âlimden hadîs öğrendi. Halef bin Hişâm, Zekeriyyâ bin Yahyâ el Mervezî, Yahyâ bin Ebî Tâlib ve bir çok hadîs âlimi de Ma’rûf-ı Kerhî’den hadîs-i şerîf rivâyet etmişlerdir.
dünya-ve-ahiret-için

Ma’rûf-ı Kerhî (r.a.) Bağdâd’ın imâmı ve zahidi lakabını aldı. Dinde imâm olup, fıkıh, hadîs, tefsîr ve kelâm ilimlerinde büyük âlimdir. Bütün bu ilimlerde hüccet (senet) idi. İctihad makamına erişmişti.
Abdülazîz bin Mansûr diyor ki: Babamdan işittim: “Biz Ahmed bin Hanbel ile beraber idik. Ma’rûf-ı Kerhî’den bahsedildi. Orada olanlardan ba’zıları O’nun ilmi zayıfdır dediler. Bunun üzerine Ahmed bin Hanbel (r.a.) “Böyle konuşmayın. Siz Ma’rufun kavuşmuş olduğu ilimden bir şeye kavuşabildiniz mi?” diye cevap vererek onları susturmuştu. Ahmed bin Hanbel ve Yahyâ bin Mûîn, Ma’rûf-ı Kerhî’ye müracaat ederler ve bir çok mes’eleleri O’ndan öğrenirlerdi”

Yahyâ bin Muin ve Ahmed bin Hanbel, Ma’rûf-ı Kerhî’nin (r.a.) yanına geldiler. Yahyâ bin Muin, Maruf-; Kerhî’ye: Secde-i Sehv’i sormak istiyordu. Ahmed bin Hanbel Yahyâ’ya “Sus” dedi. Fakat o susmadı ve “Yâ Ebel-Mahfuz, Secde-i Sehv hakkında ne dersin?” diye sordu. Ma’rûf-ı Kerhî, “Kalbin namazdan gâfil olup, namazdan başka bir şeyle meşgul olmasından dolayı bir cezadır” deyince. Ahmed bin Hanbel (r.a.) “Bu ne güzel ve ne ma’nâlı bir cevaptır” buyurdu.

Kerâmet ve menkıbeleri çoktur. Cömertlik ve kerem sahibi olup, sağlığında ve vefâtından sonra da yardım yapan dört büyük velîden biridir. Bunlar Ahmed bin Hanbel, Ma’rûf-ı Kerhî, Bişr-i Hafî ve Mansûr bin Ammâr’dır.

Ma’rûf-ı Kerhî’ye, “Muhabbet nedir?” diye sordular. Cevaben buyurdu ki:

“Muhabbet, öğrenmek ve öğretilmekle elde edilen bir şey değildir. Ancak Allahü teâlânın bir ihsanı ile elde edilir.”

Buyurdu ki, “Kulun mâlâya’nî (boş ve fâidesiz) konuşması, Allahü teâlânın onu zelîl ve yalnız bırakmasının alâmetidir.”

“Tasavvuf, hakîkatları almak ve halkın elinde olan dünyâ malından ümidini kesmektir, uzaklaşmaktır.”

“Evliyânın üç alâmeti vardır: Düşüncesi Hak ola, işliyeceği işi Hak ile işleye, meşguliyeti dâima Hak ile ola.”

“Üstün olmak sevdasında olan, ebedî olarak felah bulmaz, kurtulamaz.” “Sualsiz ve karşılıksız vermeğe çalış.”

“Allahü teâlâ bir kuluna iyilik murâd ederse; hayırlı amel kapısını açar, söz kapısını kapar. Kişinin işe yaramaz söz konuşması bedbahtlıktır. Kötülük murâd ettiğinde bunların aksini yapar.”
“Amelsiz Cenneti istemek ve emir olunduğunu yapmadan rahmet ummak, cahillik ve ahmaklıktır.”

“Sâlihler için çokluğun, sıddîklar için azlığın önemi yoktur.”

“Dilini (başkalarını) kötülemek ve aşağılamaktan koruduğun gibi, medh etmekten de koru.”

“İlim sahibi, ilmiyle âmil olduğu takdirde, bütün mü’minlerin kalbi onun olur” (ya’ni bütün mü’minler onu sever).” Ma’rûf-ı Kerhî (r.a.) bir gün namaz kılmak için ikâmet okudu ve sonra Muhammed bin Ebî Tevbe’ye öne geçip namaz kıldırmasını istedi. Kendisi imâm olmadı, müezzinlik yaptı. Muhammed bin Ebî Tevbe imamlık yapmaktan çekindi ve Ma’rûf-ı Kerhî’ye “Eğer bu namazı kıldırırsam başka namaz kıldırmam” dedi. Ma’rûf-ı Kerhî bu sözü beğenmedi ve “Nefsinden konuşuyorsun. Başka bir namaz kıldıracağını düşünmek (başka bir namaz vaktine kadar yaşayacağım diye konuşmak) tûl-i emel (uzun arzu) sahibi olmaktır. Tûl-i emel sahibi olmaktan Allahü teâlâya sığınırız. Çünkü tûl-i emel, hayırlı amel yapmaya mâni olur” buyurdu.

“Dünyâ dört şeyden ibarettir: Mal, söz, uyku ve yemek. Mal; insanı Allahü teâlâya isyan ettirir. Söz, insanı Allahü teâlâdan oyalar. Uyku, insana Allahü teâlâyı unutturur. Yemek ise insanın kalbini katılaştı-rır” buyurdu. Sırrî-yi Sekâtî buyurdu ki: Ma’rûf-ı Kerhî’yi şöyle söylerken işittim: “Kim kibirli olur, kendini büyük görürse Allahü teâlâ onu yere vurur, kim Allahü teâlâ ile münâzea ederse (karşı gelirse) Allahü teâlâ ona gazâb eder. Kim Allahü teâlâya hîle yapmaya kalkarsa, O Allahü teâlâya boyun eğer (hilesinden vazgeçer). Kim Allahü teâlâya tevekkül eder O’na sığınır ve güvenirse; Allahü teâlâ onun yardımcısı olur. Kim Allahü teâlâya tevazu’ ederse Allahü teâlâ onu yükseltir.” Ma’rûf-ı Kerhî’ye “Dünyâ sevgisi kalbden nasıl çıkar?” diye sorulduğu zaman buyurdu ki, “Allahü teâlâya karşı hâlis sevgi, tam bir muhabbet ve hüsn-ü muamele ya’nî Allahü teâlânın râzı olduğu işleri yapmak ve men ettiklerinden sakınmak ile” cevâbını verdi.

Mertliğin alâmeti üçtür. “Hilafsız tam bir vefâ, istenmeden vermek ve kendisine cömertlik, iyilik yapılmadan başkalarını medh etmek” buyurdu. Bir adam Ma’rûf-ı Kerhî hazretlerine gelerek “Ey efendim. Benim Allahü teâlâya nasıl kavuşacağımı bana öğretir misin?” dedi. Ma’rûf-ı Kerhî onun elinden tuttu ve padişahın kapısına getirdi. Kapının önünde ayağı kırık duran bir adam buldular. Soru soran zâta o kimseyi gösterip “İşte bunun gibi olursan Allahü teâlâya vâsıl olursun” buyurdu. Bununla, ayağının ikisi de kırık bir köle, efendisinin kapısının önünde nasıl durur hiçbir yere ayrılmazsa; bir kul da Allahü teâlânın kapısında her an bekler. Hiç ayrılmaz ve isyan etmezse, Allahü teâlâya kavuşur demek istedi. Bir kimse gelip kendisinden kalbinin yumuşaması için duâ etmesini istedi ona; “Ey kalbleri yumuşatan Allahım! Ölüm benim kalbimi yumuşatmadan sen benim kalbimi yumuşat” diye duâ et buyurdu. Sırrî-yi Sekâtî hazretleri “Kavuştuğum bütün ni’metlere Ma’rûf-ı Kerhî hazretlerinin bereketiyle kavuştum” buyurdu.

Buyurdular ki: “Dişi hayvana bile bakmaktan sakınınız.”

“Kim öldükten sonra unutulmak istemezse, güzel (amel) işlesin ve isyan etmesin.”

“Allahü teâlâ mü’minlerden bir zümreyi kabirlerinden kanatlı olarak diriltir. Sur üfürüldüğü zaman kabirlerinden uçarlar. Cennet-i a’lâya koşarlar. Onları melekler karşılar ve onlara “Siz kimsiniz?” derler. Onlar “Mü’minlerdeniz, Ümmet-i Muhammeddeniz, Ümmet-i Kur’ândanız” derler. Melekler “Siz Sırâti gördünüz mü?” derler. “Hayır” diye cevap verirler. “Siz Haşrı gördünüz mü?” “Hayır.” “Siz Allahü teâlâyı gördünüz mü?” “Biz O’nun nurunu gördük.” “Peki siz dünyâda ne amel yapardınız?” “Biz O’na kulluk ettik. O’ndan başka herşeyden yüz çevirdik. Allahü teâlâ bize hesaba çekilecek bir dünyâlık vermedi” derler.”

“Kim mü’min kardeşinin bir aybını örterse, Allahü teâlâ onun bu işinden dolayı bir melek yaratır, O’nun elinden tutar ve O melekle beraber Cennete girer.”

“Her kim günde üç kere “Allahım Muhammed (s.a.v.) ümmetini islâh et” diye duâ ederse âbidlerden sayılır.”

Kendi kendine dövünür, “Ey nefs hâlis ol ki halâs (kurtuluş) bulasın” buyurur ve ağlardı.

Bağdâd ahâlisi ve bütün müslümanlar tarafından devamlı hürmet edilirdi. Kabri, duâların kabul e-dildiği hastaların şifâ bulduğu bir yerdir. Duâların kabul edildiği herkes tarafından tecrübe edilmiştir. İ-mâm-ı Yâfiî de bunu bildirmektedir.
Ma’rûf-ı Kerhî (r.a.), talebesi Sırrî-yi Sekâtî’ye buyurdu ki: “Eğer Allahü teâlâya duâ eder ve birşey istersen, O’na benim ismimi vesîle et, benim hürmetime iste!”

Muhammed bin Hişâm diyor ki: Ma’rûf-ı Kerhî bana “Sana on cümle öğreteceğim; beşi dünyâ, beşi âhıret içindir. Bunlar ile kim duâ ederse Allahü teâlâ onun duâsını kabul buyurur” dedi. Ben “Yazayım mı?” diye sordum. “Hayır Behr bin Hânis nasıl tekrar tekrar okuyup bana öğrettiyse, sana da tekrar tekrar okuyup öğretirim” dedi. “Dînim için Allah bana kâfidir. Dünyâm için Allahü teâlâ bana kâfidir. Ehemmiyetli işlerim için Allahü teâlâ kerîmdir ve bana kâfidir. Bana haksızlık etmek isteyenlere hilm ve kuvvet sahibi olan Allahü teâlâ kâfidir. Bana kötülük etmek isteyenlere, Şedîd olan Allahü teâlâ bana kâfidir. Ölüm ânında rahîm olan Allahü teâlâ bana kâfidir. Kabir suâlinde raûf olan Allahü teâlâ bana kâfidir. Hesâb anında kerîm olan Allahü teâlâ bana kâfidir. Mîzân ânında latif olan Allahü teâlâ bana kâfidir. Sırât’ta, kadîm olan Allahü teâlâ bana kâfidir. Kendisinden başka hiçbir ilâh olmayan Allahü teâlâ bana kâfidir. O Arş’ın Rabbidir ve ben O’na tevekkül ederim.”

Muhammed bin Mansûr Tûsî haber veriyor. Bağdâd’ta Ma’rûf-ı Kerhî’nin (r.a.) huzuruna gittim. Yüzünde bir yara izi gördüm. “Dün burada iken yüzünüzde bir şey yoktu. Bu nedir bir şey mi oldu?” diye sordum. “Seni ilgilendirmeyen şeyi sorma, sana yarayanı sor” dedi. “Allah aşkına söyle” dedim. Şöyle anlattı; “Bu gece namaz kılıyordum. Mekke’ye gidip Kâ’be’yi tavaf etmek istedim. Su içmek için zemzem kuyusuna gittim. Ayağım kaydı ve yüzüm oraya çarptı. Bu iz ondandır.”

Abdest almak için Dicle’ye gitti. Kur’ân-ı kerîm ve seccadesini namaz kıldığı yerde bıraktı. Bir kadın gelip bunları alıp giderken Ma’rûf arkasından koştu ona yetişti ve yüzünü görmemek için başını eğip “Kur’ân-ı kerîm okuyan çocuğun var mı?” diye sordu. Kadın hayır deyince “Kur’ân-ı kerîmi bana ver seccade senin olsun” buyurdu. Kadın O’nun bu güzel hareketine çok şaşırdı. Her ikisini de oraya bıraktı. Ma’rûf-ı Kerhî hazretleri “Seccadeyi al sana helâl ettim” buyurdu. Kadın utanarak hemen oradan uzaklaştı gitti. Ma’rûf-ı Kerhî hazretleri herkese merhamet eder ve herkesin ıslâhı için çalışırdı.

Bir gün, talebeleriyle Dicle kenarındaki bir hurmalıkta oturuyorlardı. Baktılar ki, Dicle’nin yukarısından bir kayık geliyor. Kayıkta bir kaç erkek içki içiyor, nâra atıyorlar. Bu nahoş manzara karşısında talebeleri şöyle söyledi: “Efendim bir duâ edin de, Allahü teâlâ bunları bu nehirde boğsun ve insanlar onların zararlarından kurtulsunlar.”

Şöyle buyurdu: “Yâ Rabbi! Şen bu kullarını dünyâda neş’elendirdiğin gibi âhırette de neş’elendir.” Talebeleri bu duânın ma’nâ ve sırrını anlamadıklarını söylediler. Bunun üzerine “Benim söylediğimi (Allahü teâlâ) bilir. Bekleyin şimdi sırrı açığa çıkar buyurdu.” O topluluk Ma’rûf-ı Kerhî’yi görünce sazlarını kırdılar, şaraplarını döktüler ve titremeye başladılar. Ma’rufun el ve ayaklarına kapanıp tövbe ettiler. Ma’rûf-ı Kerhî, “Gördüğünüz gibi herkesin istediği oldu; ne onlar boğuldu, ne de bir kimse onlardan rahatsız oldu” buyurdular.

İbni Merdeveyh şöyle anlatır: “Biz Ma’rûf-ı Kerhî ile beraber oturduk. Onun yüzünden nûr fışkırdığını gördüm. O nûr her tarafa yayılıyor ve aydınlatıyordu.” Kendisine “Yâ Ebâ Mahfuz! Senin suyun üzerinde yürüdüğünü işittim” dedim. Bunun üzerine “Benim asla su üzerinde yürümem diye birşey yoktur. Fakat ben bir tarafa geçmek istediğim zaman, nehrin iki kenarı birleşir ve ben geçerim” buyurdular.

Muhammed bin Muhallid dedi ki: Hasan bin Abdülvehhâb’a Ma’rûf-i Kerhî’nin hayatı okunuyordu. Buyurdu ki: “Ma’rûf-ı Kerhî’nin suyun üzerinde yürüdüğünü söylerler. Eğer bana O’nun havada yürüdüğü söylenilse; onu tasdîk ederim.”


Ma’rûf’un (r.a.) bir dayısı şehrin valisi idi. Vali, bir gün şehrin kenar mahallelerini dolaşıyordu. Ma’rûfu gördü. Bir kenarda oturmuş ekmek yiyor, önünde de bir köpek; bir lokma kendi ağzına, bir lokma da köpeğin ağzına koyuyordu. Dayısı, köpekle birlikte yemeğe utanmıyor musun dedi. Utandığım için bu zavallıyı yediriyorum dedi ve başını kaldırıp havadaki bir kuşa seslendi. Kuş uçup geldi. eline kondu ve kanadıyla başını ve gözünü örttü? Ma’rûf: “Allahtan utanandan herşey utanır” buyurdu ve dayısı bu hâli görüp, bu sözü işitmekle hem hayret etti, hem de oradan uzaklaştı.

Bir gün abdesti bozuldu. Hemen oracıkta teyemmüm etti. “İşte Dicle, niçin teyemmüm ettiniz” dediklerinde, “Oraya gidinceye kadar acaba yaşayabilir miyim? ölüverirsem abdestsiz olmıyayım” dedi.

Halîl Sayyâd anlatır: Oğlum Muhammed kaybolmuştu. Annesi ve ben şaşkına dönmüştük. Ma’rûf-i Kerhî’ye geldim ve: “Ey Ebâ Mahfuz, oğlum kayboldu, annesinin aklı başından gitti” dedim. “Ne istiyorsun buyurdu?” “Allaha duâ edin de, çocuğumuzu bize iade etsin” dedim. “Yâ Rabbi, gök senin, yer senin, arasındakiler de senin. Muhammed’i gönder” dedi. Şam kapısına geldim. Oğlumu orada gördüm. “Oğlum Muhammed, geldin mi?” dedim. “Şimdi Enbâr şehrinde idim, birden kendimi burada buldum” dedi.

Âmir bin Abdullah el-Kerhî anlatır: Benim hıristiyan bir komşum vardı. Bir gün bana geldi ve “Ey Ebâ Âmir, benim senin üzerinde komşuluk hakkım vardır. Senden bir ricam var. Beni Allah’ın sevgili bir kuluna bir velîye götürmedin ki, o velî zât Allahü teâlânın bana bir evlât vermesi için duâ etsin” dedi. Bunun üzerine bu hıristiyan komşumu Ma’rûf-ı Kerhî’ye götürdüm. Onun işini ve ricasını anlattım. Ma’rûf-i Kerhî de onu İslâma da’vet etti. Müslüman olmasını istedi. Komşum “Yâ Ma’rûf, benim hidâyetim senin elinde değildir. Ancak Allahü teâlâ hidâyet eder, bir kimseyi doğru yola kavuşturur. Ben senden duâ istemeğe geldim. Müslüman olmağa gelmedim” dedi. Bunun üzerine Ma’rûf-ı Kerhî ellerini kaldırdı “Allahım senden bu kimseye anne ve babasına itâatkâr bir evlât vermeni istiyorum ki, anne ve babası onun elinde müslüman olsun” diye duâ etti. Allahü teâlâ duâsını kabul etti ve bu kimsenin bir oğlu oldu. Bu çocuk zamanındaki çocuklardan ve akranlarından çok akıllı ve çok zekî oldu. Büyüdüğü zaman babası onu bir rahibe götürdü. Ona hıristiyanlığı ve İncil’i öğretmesini istedi. Rahib onu önüne oturttu. Kendisine bir yazı tahtası verdi ve benim okuduğumu, söylediğim şeyleri söyle dedi. Bu çocuk “Hayır söylemem, dilim teslisi söylemeye (Allah üçtür demeye) kapalıdır. Kalbim ise Allahü teâlânın sevgisiyle meşguldür” dedi. Rahib “Ey oğlum ben sana bunu sormadım” dedi. Çocuk “Peki neyi sordun?” dedi. Rahib “Ben sana, benden sorup öğrenmek ve anlamak istediğin şeyi sordum” dedi. Bunun üzerine çocuk “Aklımın kabul edeceği, zihnimin ve kalbimin idrak edeceği şeyi bana öğret” dedi. Rahib “Ey oğlum (elif) de” diyerek alfabenin ilk harfini söyledi. Çocuk şiirle şöyle dedi: “(Lafza-i celâlin başındaki) vasıl elifi her kalbi, ezelî ve ebedî sıfatlar sahibi olan sevgiliye (Allahü teâlâya) vasletti, kavuşturdu. Hoca “Oğlum BE de” diye söyledi. Çocuk yine şiirle! “BE, Allahü teâlânın BEKA (sonu olmamak) sıfatının harfidir” dedi. Hoca SÂ, CiM, HA ve bütün harfleri söyledi. Çocuk da hepsine manzum ve o harflerle ilgili Allahü teâlânın sıfatlarını anlatan şiirlerle cevap verdi. Bu cevapları duyunca rahib şaşırıp kaldı. Kalbinde bir ürperti duydu ve kendisini bir titreme aldı. İslâm dîninin dışındaki bütün dinlerin bâtıl olduğunu anladı. Rahibteki bu değişikliği görünce genç:

Ağlatan, güldüren, öldüren, dirilten birAllaha yemîn ederim ki,

O’nun kapısından başka bir kapıya giden, mutlak zarar etmiştir.

Allah’ın rızâsından başka bir şeyi maksûd edinenler yolunu şaşırmıştır.

Hakîki maksad Allahü teâlânın rızâsıdır. Ondan başkasına gidenlere yazıklar olsun.

Affeden, ihsan eden Allahü teâlâ, O’ndan başkasından ne zarar gelir ne fayda.
Hâlık-ı âlem Allahım ne a’lâdır, ne âlâ kul isyan eder de, yine örter o aliyy-ül-a’lâ.

Âlemde kendisinden başka rab olmayan Allah, noksanlıktan münezzeh.

Sever kendisinin emirlerine nehiylerine uyanları ol münezzeh.


Beyitlerini söyledi. Rahib işittiği sözler karşısında aklı başından gitti. Bu çocuğun kendinden konuşmadığını ve buna bu hikmetli sözleri söyletenin Allahü teâlâ olduğunu anladı, işte tam bu sırada içinden gelerek “Eşhedü enlâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resûlüh” diyerek îmân etti. Sonra çocuğun elinden tutarak babasına getirdi. Babası oğlunun rahible beraber geldiğini görünce, ona doğru yöneldiler. Rahibe bakınca yüzünde bir nûr parladığını gördü. Rahibe “Oğlumun zekâsını nasıl buldun?” diye sordu. Rahib, “Onun sözlerine kulak ver” dedi. Sonra söylediklerini babasına anlattı. Babası, “Muhtaçlara yardım eden Allahü teâlâya yemîn ederim ki, bunlar ondan değildir. Bunlar Ma’rûf-i Kerhî’nin duâsı bereketiyledir. O’nun kerâmetidir” dedi. Sonra “Ey oğlum, senin vasıtanla bizi Cehennemden kurtaran Allahü teâlâya hamd ederim. Muhakkak ki biz çok kötü bir halde idik, imânsız idik” dedi ve Kelime-i şehâdet getirip, îmân etti. Daha sonra bütün ailesi de müslüman oldu. Evlerindeki haç işaretlerini kırdılar. Allahü teâlâ, Ma’rûf-ı Kerhî hazretleri vasıtasıyla bunlara hidâyet nasîb etti ve Cehennem ateşinden kurtardı.

Sırrî-yi Sekâtî (r.a.) anlatır: “Ma’rûf-ı Kerhî’yi rü’yâmda gördüm. Arşın altında durmuş, gözü açık halde kalmış, hayran, hareketsiz, kendinden geçmiş bir halde idi. Allahü teâlâ, meleklere, bu kimdir? buyurdu. Yâ Rabbî, sen daha iyi bilirsin dediler. Allahü teâlâ: “Bu Ma’rûfdur. Benim muhabbetimden mest ve hayran olmuştur. Beni görmeyince, kendine gelmez” buyurdu.”

Ma’rûf-ı Kerhî, Ramazan ayından başka bir ayda, nafile oruç tutarken Bağdâd çarşısından geçiyordu, ikindi vakti bir sebil su dağıtıcısı, (Benim suyumdan içene Allahü teâlâ rahmet etsin) diye bağırıyordu. Hz. Ma’rûf, sucunun elindeki bardağı alıp içti. Talebeleri dedi ki: “Efendim siz oruçlu değil miydiniz?” “Evet oruçlu idim. Fakat bu su dağıtıcısının duâsı üzerine nafile orucu bozdum.”

Ma’rûf-ı Kerhî vefât edince, kendisini rü’yâda gördüler, dediler ki: “Allahü teâlâ, sana ne muamele eyledi?” “O su dağıtıcısının duâsı ile daha fazla ihsana kavuştum” dedi.

Sırrî-yi Sekâtî (r.a.) anlatıyor: Bir bayram günü hazret-i Ma’rûf’u hurma toplarken gördüm ve sordum, “Bunları ne yapacaksın.” “Şu çocuğu ağlarken gördüm ve niçin ağladığını sordum. Bana yetim olup anne ve babasının olmadığını, arkadaşlarının yeni elbiseleri ve oyuncukları olup kendisinin olmadığını söyledi. Şimdi bunları toplayıp satacağım, ağlamayıp oynaması için O’na oyuncak satın alacağım” dedi. Bunun üzerine “Bu işi bana bırak” deyip çocuğu alıp götürdüm. Yeni güzel elbiseler ve oynaması için bir oyuncak aldım. Çocuk o zaman memnun oldu. Bundan sonra kalbime bir nûr geldi, kalbim parladı ve hâlim bambaşka oldu.”

Ma’rûf-ı Kerhî (r.a.) hastalanıp yatağa düştüğü zaman Sırrî-yi Sekâtî hazretleri vassiyetini sordu. “Vefât ettiğimde şu gömleğimi sadaka olarak ver. Çünkü dünyâya geldiğim gibi gitmek isterim” buyurdular.

Ma’rûf-ı Kerhî (r.a.) herkese hüsn-i muamelede bulunduğundan vefât ettikten sonra hıristiyanlar ve yahûdîler O’nun kendilerinden olduğunu iddia ettiler. Müslümanlar ise “O bizdendir” dediler. Bu iddialar olurken hizmetçilerinden biri gelip: “Efendimizin bize şöyle bir vasiyyeti var.”

“Benim cenâzemi yerden kim kaldırırsa ben o zümredenim” buyurdu diye haber verdiler. Hıristiyan ve yahûdîler geldiler. Mübârek cenâzesini yerden kaldıramadılar. Müslümanlar cenâzesini kaldırdılar ve oraya defn ettiler.

Ma’rûf-ı Kerhî hazretleri, ne Cennet arzusundan, ne de Cehennem korkusundan dolayı ibâdet etti. O yalnız Allahü teâlâya olan aşkından ve muhabbetinden dolayı ibâdet etti. Allahü teâlâ da O’nu en yüksek makamlara yükseltti ve aradaki perdeleri kaldırdı. Hem Hak teâlânın hem de halkın sevgilisi oldu.

Ma’rûf-ı Kerhî (r.a.), Enes bin Mâlik ve İbni Ömer’den (r.a.) şu hadîs-i şerîfi rivâyet etti: Peygamber efendimize (s.a.v.) Eshâb-ı kirâmdan birisi geldi: “Yâ Resûlallah beni Cennete götürecek ameli göster” diye sordu. Peygamberimiz (s.a.v.): “Gazablanma, kızma” buyurdu. O zât “Bunu yapamazsam yâ Resûlallah” diye sorunca; Peygamberimiz, “Her gün ikindi namazından sonra yetmiş kerre istiğfâr et. Allahü teâlâ senin yetmiş senelik günahını affeder.” buyurdu. O zât “Yâ Resûlallah yetmiş senelik günah işlememişsem” diye sorunca; Peygamberimiz (s.a.v.), “O zaman annenin yetmiş yıllık günahı affolur” buyurdu. O zât “Peki annem ölmüş ve de yetmiş yıllık günah işlememişse ne olur” diye sorunca Peygamberimiz (s.a.v.), “Akrabalarının yetmiş yıllık günahı affolur” buyurdu.

Yine Ma’rûf-ı Kerhî (r.a.), Enes bin Mâlik’den (r.a.) rivâyetle Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Kim müslüman kardeşinin bir ihtiyâcını giderirse; (nafile, bir) hac ve umre yapmış gibi sevâb kazanır.”


Amr bin Dinar ve İbni Abbâs (r.a.) rivâyetle Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Kim uyurken “Allahım bizi mekrinden (aldatmandan, azablarını ni’met şeklinde göstermekten) emin kıl. Bize zikrini unutturma ve bizi gâfiller zümresinden eyleme. Allahım bizi en sevdiğin zamanlarda (seher vakitlerinde) bizim seni hatırlamamızı nasîb eyle ki o vakitler de sen, sana ibâdet eden, seni zikreden kullarından râzı olursun. O vakitte senden bir şey isteyip sonra ihsanına kavuşmayı, duâ edip kabulünü nasîb eyle, mağfiret dileyip affımızı nasîb eyle” diye duâ ettiğin zaman Allahü teâlâ o sevdiği saatte (seher vaktinde) bir melek yaratır. O melek o kimseyi seher vaktinde uyandırır. Eğer uyanmazsa bu melek göğe çıkar. Allahü teâlâ başka bir melek gönderir. Onu uyandırır. Eğer uyanmazsa bu iki melek o vakti ihya ederler. Eğer uyanır ve duâ ederse duâsı kabul olunur. Eğer uyandıktan sonra kalkıp ibâdet etmezse, Allahü teâlâ o meleklerin sevabını ona verir.”


Ma’rûf-ı Kerhî, Abdullah bin Mûsî, Abdül a’lâ, Yahyâ bin Ebî Kesir, Urve, Hz. Âişe’den Resûlullahın şöyle buyurduğunu rivâyet etti: “Din, Allah için sevmek ve Allah için buğz etmekten (Hubb-u Fillâh ve Buğd-u Fillâh) ibarettir.”

ON CÜMLE

Muhammed bin Hişâm diyor ki: “Ma’rûf-ı Kerhî bana; “Sana on cümle öğreteceğim; beşi dünyâ, beşi âhiret içindir. Bunlar ile kim duâ ederse, Allahü teâlâ onun duâsını kabûl buyurur” dedi. Ben; “Yazayım mı?” diye sordum. “Hayır. Behr bin Hânis nasıl tekrar tekrar okuyup bana öğrettiyse, sana da tekrar tekrar okuyup öğretirim” dedi. Bu on cümle şunlardır: “Dînim için Allah bana kâfidir. Dünyâm için Allahü teâlâ bana kâfidir. Ehemmiyetli işlerim için Allahü teâlâ kerîmdir ve bana kâfidir. Bana haksızlık etmek isteyenlere hilm ve kuvvet sâhibi olan Allahü teâlâ kâfidir. Bana kötülük etmek isteyenlere, Şedîd olan Allahü teâlâ bana kâfidir. Ölüm ânında rahîm olan Allahü teâlâ bana kâfidir. Kabir suâlinde raûf olan Allahü teâlâ bana kâfidir. Hesâb ânında kerîm olan Allahü teâlâ bana kâfidir. Mîzân ânında latîf olan Allahü teâlâ bana kâfidir. Sırat’ta, kadîm olan Allahü teâlâ bana kâfidir. Kendisinden başka hiçbir ilâh olmayan Allahü teâlâ bana kâfidir. O Arş’ın Rabbidir ve ben O’na tevekkül ederim.”

OYUNCAK SATIN ALACAĞIM

Sırrî-yi Sekâtî anlatıyor: Bir bayram günü hazreti Ma’rûf’u hurma toplarken gördüm ve; “Bunları ne yapacaksın” diye sordum. “Şu çocuğu ağlarken gördüm ve niçin ağladığını sordum. Bana yetim olup anne ve babasının olmadığını, arkadaşlarının yeni elbiseleri ve oyuncakları olup kendisinin olmadığını söyledi. Şimdi bunları toplayıp satacağım, ağlamayıp oynaması için ona oyuncak satın alacağım.” dedi.Bunun üzerine; “Bu işi bana bırak.” deyip çocuğu alıp götürdüm. Yeni güzel elbiseler ve oynaması için bir oyuncak aldım. Çocuk o zaman memnun oldu. Bundan sonra kalbime bir nur geldi, kalbim parladı ve hâlim bambaşka oldu.”

ALLAH’TAN UTANAN

Ma’rûf’un bir dayısı şehrin vâlisi idi. Vâli, bir gün şehrin kenar mahallelerini dolaşıyordu. Ma’rûf’u bir kenarda oturmuş ekmek yerken gördü. Önünde de bir köpek vardı. Bir lokma kendi yiyor, bir lokma da köpeğin ağzına veriyordu. Dayısı, köpekle birlikte yemeğe utanmıyor musun dedi. Utandığım için bu zavallıyı yediriyorum dedi ve başını kaldırıp havadaki bir kuşa seslendi. Kuş uçup geldi, eline kondu ve kanadıyla başını ve gözünü örttü. Ma’rûf; “Allah’tan utanandan her şey utanır.” buyurdu. Dayısı bu hâli görüp, bu sözü işitmekle hem hayret etti, hem de oradan uzaklaştı.


Hazretden iki Tane Dua

[Resim: 145758014869652.jpg]

[Resim: 145758014854611.jpg]


-------------------


KAYNAKLAR


1) Câmiü-kerâmâti’l-evliyâ cild-2, sh-266

2) Hadâik-ül-verdiyye fîhakâiki ecillâi’n-nakşibendiyye sh-42

3) Hilyet-ül-evliyâ clld-8, sh-360

4) El-A’lâm cild-7, sh-269

5) Keşf-ül-mahcûb sh-246 (urdu tercümesi)

6) Tezkiret-ül-evliyâ sh-172

7) Tabakât-üs-sûfiyye sh-83

8 )Vefeyât-ül-a’yân cild-5, sh-231

9) Nefehât-ül-üns sh-92

10) Risâle-i Kuşeyrî sh-60, 61

11) Tabakâtü Hanâbile cild-1 sh-381

12) Min a’lâm-il-ârifin sh-13

13) Târîh-i Bağdâd cild-13, sh-199

14) Ravd-ül-fâik sh-144

15) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye sh-1034

16) Kıyâmet ve Âhıret sh-334

17) Rehber Ansiklopedisi cild-11, sh-264-265

-------------------------

Etiketler : Ma’rûf-i Kerhi Hz. Kimdir?Ma’rûf-i ,Kerhi, Hz. ,Kimdir?,marufi,maruf-i,


Caroline Herschel Kimdir?

Caroline Lucretia Herschel (16 Mart 1750 – 9 Ocak 1848 ) Alman-İngliz bir astronom ve kendisi gibi astronom olan William Herschel'in kız kardeşidir; iki kardeş tüm kariyerleri boyunca beraber çalışmıştır. Astronomiye en önemli katkısı, bazı kuyruklu yıldızları keşfetmesi olmuştur; bunların içinden özellikle kendi adını taşıyan periyodik kuyruklu yıldız 35P/Herschel-Rigollet'nin keşfi önemlidir.[1]

Herschel, bilime olan katkılarından ötürü maddi ödeme yapılan, Kraliyet Astronomi Derneği Altın Madalyası'nı kazanan (1828 ) ve Kraliyet Astronomi Derneği'nin onursal üyeleri arasına giren (1835, Mary Somerville ile birlikte) ilk kadındır. Ayrıca, Kraliyet İrlanda Derneği'nin de onursal bir üyesi olmuştur (1838 ). Prusya Kralı, Herschel'e, 96. doğum günü şerefine bir Bilim Altın Madalyası vermiştir (1846).[2]

Erken yılları

Caroline Lucretia Herschel, 16 Mart 1750'de Hanover'de doğmuştur. Isaac Herschel ve eşi Anna Ilse Moritzen'ın sekizinci çocuğu ve dördüncü kızıdır. Isaac, Gardiyanlar'ın bando şefi olduktan sonra, alayıyla beraber azımsanmayacak süreler boyunca uzakta kalmaya başlamış ve 1743'teki Dettingen savaşından sonra sağlığı kötüye gitmiştir.[2]

Caroline, henüz on yaşındayken, tifüse yakalanmış ve bu büyümesini durdurmuştur. Bu sebeple boyu 1.30m'yi geçememiştir.[1] Ailesi, hiçbir zaman evlenmeyeceğini varsaydığı için, annesi onun bir hizmetçi olarak eğitilmesinin en doğrusu olacağını düşünmüştür. Babası ise, Herschel'in eğitim almasını istemiş, ancak annesi buna karşı çıkmıştır. Isaac Herschel, zaman zaman eşinin yokluğunu fırsat bilerek, Caroline'a doğrudan eğitim vermiş veya erkek kardeşinin derslerine onu da dahil etmiştir. Caroline'ın kadın şapkası ve elbiesi yapmayı öğrenmesine izin verilmekteydi; aynı zamanda, bir gün kendi kendine maddi olarak yetebilmek için, pek çok süs işi üzerine sıkı bir biçimde çalışıyordu.[2]

Babasının ölümünün ardından, erkek kardeşi William, onunla beraber Bath, İngiltere'ye gitmesini önerdi; öneri, "onun yönlendirmelerine uyarak, kış konser ve oratoryolarında işe yarar bir şarkıcı olup olamayacağını denemek için"di.[2] Caroline, 16 Ağusto 1772'de, sonunda Hanover'den ayrıldı ve kardeşi William'a İngiltere'ye dönüşünde eşlik etti. Orada, evi yönetmek ve şarkı söylemeyi öğrenmekten sorumluydu. William kendisini bir orgcu ve müzik öğretmeni olarak, 19 New King Street, Bath, Somerset'te, şimdi Herschel Astronomi Müzesi olan yerde, kabul ettirmişti. Aynı zamanda Bath'taki Sekizgen Şapel'in de koro şefiydi. William, müzik kariyeriyle oldukça meşguldü ve halka açık konserler düzenlemeye başlamasıyla daha da yoğunlaştı. Caroline, kardeşinden güne birkaç saat şan dersi alıyordu. William'ın oratoryo konserlerinin baş şarkıcısı oldu ve öyle ünlendi ki, kendisine Birmingham Festivali için bir anlaşma önerildi. Ancak kardeşinden başka bir koro şefi için şarkı söylemeyi reddetti.[2] Bu ününe karşın, Herschel'in yerel topluma pek karışmadığı ve az sayıda arkadaşının olduğu bilinmektedir.[3]

Kişisel hayatı

William'ın astronomiye olan ilgisinin artması ve kendini bir müzisyenden astronoma dönüştürmesi sırasında, Caroline yine kardeşinin çabalarını desteklemiştir. Ancak hatıralarında, acı bir biçimde, "Kardeşim için, iyi eğitimli bir köpeğin yapacağı şeyden başka bir şey yapmadım; bana hükmettiğini kastediyorum," ifadesini kullanmıştır. Ancak, William hayattayken ve onun ölümünün ardından yapmış olduğu bağımsız çalışmalardan ve astronomiye olan ilgisini hayatı boyunca sergilemiş olduğu mektuplarından, Caroline Herschel'in astronomiye William kadar ilgili hale geldiği kolayca ve açıkça anlaşılmaktadır.[2] Önemli bir astronom haline gelmesi, bir bakıma kardeşiyle yaptığı işbirliğinin bir sonucudur.[1] Herschel, yazdıkları boyunca, sürekli olarak, bağımsız bir maddi gelire sahip olmak ve kendi geçimini sağlayabilecek hale gelmek istediğini belirtmiştir. Devlet, kardeşine olan yardımlarından ötürü ona ödeme yapmaya başlayınca, erkek bilim insanlarına bile nadiren bilimsel çalışmaları için ödeme yapıldığı bir zamanda, bilimsel hizmetlerinden ötürü maaşı olan ilk kadın olmuştur.[4]

1788’de William’ın, zengin bir dul olan Mary Pitt (evlenmeden önce soyadı Baldwin idir) ile evlenmesi, kardeşlerin ilişkisinde gerginliğe sebep oldu. Caroline’dan, erkek kardeşine tapan ve ev içindeki yaşamlarına dahil olan insanlara karşı sinirli olan, kıskanç ve üzgün bir kadın olarak bahsedilmektedir.[5] Kitabı “Merak Çağı”nda (“The Age of Wonder”), Richard Holmes, Herschel’in düştüğü konuma daha anlayışlı bir tavırla yaklaşmakta, evliliğin getirdiği değişikliklerin pek çok açıdan Caroline için olumsuz olduğunu ifade etmektedir. William’ın eşi Mary’nin gelişiyle, Caroline evin yönetimi ve sosyal sorumluluklarının yanında, bunların beraberinde gelen statüden mahrum kalmıştır. Hatırlarına göre, aynı zamanda, evden, dıştaki konutlara taşınmış, her gün kardeşiyle beraber çalışmak için geri gelmiştir. Ancak kendi çalışmalarının çoğunluğunu yaptığı çalışma odası ve gözlemevinin anahtarlarına artık sahip değildi.[2] 1788’den 1798’e kadar tuttuğu günlükleri yok ettiği için, bu dönemdeki duyguları tamamıyla bilinmemektedir. Barthélemy Faujas de Saint-Fond, kardeşlerin bu dönem boyunca da iyi bir biçimde çalıştığına işaret etmektedir. Kardeşi ve ailesi evden uzaktayken, Caroline Herschel oraya dönerek, eve bakmaktaydı. İlerleyen zamanlarda, Leydi Herschel ile sevgi dolu yazışmaları olmuş ve Caroline Herschel, yeğeni, astronom John Herschel’e derinden bağlanmıştır.[2]

William’ın evliliği, büyük olasılıkla Caroline’ın ondan daha bağımsız ve kendi ayakları üzerinde durabilen bir figür haline gelmesinin önünü açmıştır.[6] William’dan bağımsız olarak pek çok keşifte bulunmuş ve tek başına yürüttüğü astronomi çalışmaları sayesinde ünlenmeye başlamıştır.

Kardeşi öldükten sonra, Caroline Herschel büyük bir acı yaşamış ve Almanya’daki Hanover’e geri dönmüştür. 9 Ocak 1848’de, Hanover’de hayatını kaybetmiş ve Gartengemeinde mezarlığında, 35 Marienstrasse’a gömülmüştür.

Astronomiyle ilgili çalışmaları


William’ın astronomiye olan ilgisi, geceleri vakit geçirmek için yaptığı bir hobi olarak başlamıştır. Her gözleminin ardından, ertesi sabah kahvaltı sırasında, önceki akşam öğrendiklerini doğaçlama bir ders gibi anlatmaktaydı. Caroline da William kadar ilgili hale gelmiş, “çeşitli astronomik gereçlerin yapımında sürekli yardımının istenmesi yüzünden çalışmalarının ciddi biçimde engellendiğini” yazmıştır.[3] William yüksek performanslı teleskopları üzerine olan çalışmaları sayesinde tanınmış biri haline gelirken, Caroline, kendini kardeşinin çabalarını desteklerken bulmuştur. Herschel, aynaları cilalamak ve teleskopları, ışığı en çok alabilecekleri biçimde kurmak için çok zaman harcamıştır.[7] Astronomik katalogları ve William’ın ödünç aldığı başka yayınları kopyalamayı öğrenmiştir. Aynı zamanda, Kardeşinin astronomik gözlemlerini kaydetmeyi, indirgemeyi ve düzenlemeyi de öğrenmiş ve bu yaptıklarının büyük bir hız, kesinlik ve incelik gerektirdiğini fark etmiştir.[8]

1782 yılında, William III. George için Kral’ın Astronomu olarak memur olmayı kabul etmiş ve Datchet’a ve sonrasında da Slough’taki Gözlemevi Evi’ne taşınmıştır. Yeni işi William için karmaşık bir lütuf gibiydi: Astronomik gözlemlerini gerçekleştirebilmek için ona daha çok zaman kalıyor olsa da, geliri azalmıştı ve kral tarafından eğlence amacıyla herhangi bir zamanda çağrılabiliyordu. Bu dönemde, William teleskop yapımı konusunda mükemmelliğe ulaşmış ve meşhur 12 metrelik odak cihazıyla biten, o güne kadar yapılmış en büyük aletlerden oluşan bir seri yapmıştır. Caroline Herschel ise, gözlemlerinde sürekli yanında olan asistanı olmuş, aynı zamanda epey iş gerektiren, gözlemlere ilişkin işlemler yapmıştır. 1783’te, büyük teleskopla yapılan benzeri bir gözlem sırasında, demir bir kancaya takılmış, yardıma gelenler tarafından “etinden yaklaşık 60g bırakarak kaldırılabilmiştir.”[3]

William’ın tahminlerince, Caroline, kendi kendine gözlemler yapmaya 1782’de başlamıştır. Boş zamanlarında, gökyüzünü 690mm odaklı bir Newton teleskobu kullanarak incelemeye başlamış, bunun sonucunda da 1783-87 yılları arasında pek çok astronomik cisim gözlemlemiştir. Bu gözlemlerin keşiflerinden en önemlisi, M110’un (NGC205), yani [[Andromeda Galaksisi}}’nin ikinci eşini keşfetmesidir. 1786-97 yılları arasında, ilki 1 Ağustos 1786’da olmak üzere, sekiz kuyruklu yıldız keşfetmiştir. Bunların beşinin keşfinde, hiç sorgulamaya gerek olmaksızın, önceliğe sahiptir.[4][9] Encke Kuyruklu Yıldızı’nı, 1795’te tekrar keşfetmiştir.[10] 1787 yılında, William’ın asistanı olarak çalışmasının karşılığında, III. George tarafından kendisine £50’lik bir maaş bağlanmıştır, ki bu para, 2015 yılında, £5700’e denk gelmektedir.[11]

1797 yılında, William’ın gözlemleri, John Flamsteed’in yayınladığı yıldız kataloğunda çok fazla sayıda tutarsızlık olduğunu göstermiştir. Bu kataloğun kullanımı zordu: kataloğa uygun cilt ve orijinal gözlemler cildi olmak üzere, iki cilt halinde basılmış olması kullanımını çok zorlaştırıyordu. William, farklılıkları düzgün bir biçimde görebilmek için iyi bir çapraz dizin karşılaştırması çalışmasına ihtiyaç duyuyordu, ancak daha ilgi çekici astronomik etkinliklerini yapamaması pahasına zamanını bunlara harcamaya pek istekli değildi. Dolayısıyla, Caroline’ı bu görevi üstlenmesini önerdi. Sonuçta oluşmuş olan “Yıldız Kataloğu”, Kraliyet Derneği tarafından 1798’de yayınlanmıştır ve Flamsteed tarafından yapılmış her gözlemin dizinini, bir yazım hatası listesini ve önceden dahil edilmemiş 560’tan fazla yıldızın listesini kapsamaktadır.[11]

Caroline, 1822’de, kardeşinin ölümünün ardından Hanover’a dönmüş, astronomik çalışmalarına orada devam ederken, William’ın bulgularını onaylamış, yeğeni John Herschel’in nebulalar için olan kataloğunun üretiminde çalışmıştır. 1828’te Kraliyet Astronomi Derneği, bu çalışmalarından ötürü Herschel’e altın madalyalarını vermiştir-1996’da, Vera Rubin’e kadar da bu ödülü başka bir kadın kazanmamıştır.

Ödül ve onurları

Herschel, Londra Astronomi Derneği ve dönemin Prusya Kralı’ndan birer altın madalyayla ödüllendirilmişti.[8] Astronomi Derneği’nin altın madalyonu 1828’de, “Meşhur kardeşinin, başta 2500 olarak belirlediği nebula sayısını, Ocak’ta 1800’e indiren en son çalışması için verilmiştir. Bu, astronomik iş yıllıklarında, önem veya büyüklük olarak paralel olmayan bir dizi zahmetli çalışmanın da sonu olarak ele alınabilir.” Herschel bu çalışmalarını, kardeşinin ölümü ve Hanover’e gidişinden sonra tamamlamıştır.[2][9]

Kraliyet Astronomi Derneği, Herschel’i 1835’te, Mary Somerville ile beraber, onursal üye olarak kabul etmiştir: Mary ve Caroline ilk kadın üyelerdir. 1838’de, Kraliyet Astronomu Sir William Hamilton tarafından, Dublin’deki Kraliyet İrlanda Akademisi’ne onursal üye olarak seçildiğine dair bilgilendirilmiştir.[2]

1846 yılında, 96 yaşındayken, dönemin Prusya Kralı tarafından kendisine Bilim Altın Madalyası verilmiştir. İleten Alexander von Humboldt ödülü Herschel’e “astronomiye yapmış olduğu değerli hizmetlerin ışığında, ölümsüz erkek kardeşi Sir William Herschel’in bir iş arkadaşı olarak, yapmış olduğu keşifler, gözlemleri ve zorlu işlemler” için vermekle yükümlüydü.[2]

1888 yılında keşfedilen kuyruklu yıldız 281 Lucretia, Herschel’in ikinci adı kullanılarak adlandırılmıştır. Ay’daki C. Herschel krateri de onun adını taşımaktadır.

Adrienne Rich, 1968’de, Caroline Herschel’in hayatı ve bilimsel başarılarını kutlayan bir şiir yazmıştır. Planetarium

AUF-DEUTSCH

Caroline Herschel

Caroline Lucretia Herschel (* 16. März 1750 in Hannover; † 9. Januar 1848 ebenda) war eine deutsche Astronomin.

Zu Beginn ihrer wissenschaftlichen Karriere unterstützte sie ihren Bruder Wilhelm Herschel bei seinen Forschungen, glänzte aber bald durch eigenständige Leistungen. Ihre wichtigsten Beiträge zur Astronomie waren die Entdeckungen mehrerer Kometen, die Berechnung genauer astronomischer Reduktionen und der Zonenkatalog hunderter Sternhaufen und Nebel.

Leben


Caroline Herschel hatte eine Schwester und vier Brüder. Neben Wilhelm Herschel war auch ihr Bruder Alexander Herschel als Musiker und Astronom tätig. Sie wuchs als einziges Mädchen der sechs überlebenden Kinder des Militärmusikers Isaak Herschel und seiner Frau Anna Ilse Herschel in Hannover auf. Der Vater war bestrebt, seinen Kindern eine musikalische Grundausbildung zu geben. Aber im Hause Herschel wurde nicht nur viel musiziert, sondern auch philosophiert und Astronomie betrieben.

Caroline schrieb in ihren Erinnerungen:

   „Mein Vater war ein großer Bewunderer der Astronomie und besaß einige Kenntnisse in der Wissenschaft. Ich erinnere mich, daß er mich in einer kalten Nacht auf die Straße führte, um mich mit einigen unserer schönsten Sternbilder bekannt zu machen, nachdem wir vorher einen Kometen, der eben sichtbar war, beobachtet hatten.“

Hannover und England

Täglich besuchte sie zusammen mit ihren Brüdern einige Stunden die Garnisonsschule, so dass sie das Lesen und Schreiben erlernen konnte, was damals für ein Mädchen aus dem Bürgertum keine Selbstverständlichkeit war. Viele Stunden des Tages verbrachte sie jedoch gegen ihren Willen mit Stricken, Sticken und allerlei Haushaltstätigkeiten. Die Mutter meinte, dass sie ein „roher Klotz sein und bleiben sollte, allerdings aber ein nützlicher“. Der Gedanke, dass sie – nach dem Willen ihrer Mutter – zur Weißnäherin ausgebildet werden sollte und ihr eine Zukunft als bloße Haushaltskraft bevorstände, war ihr unerträglich. Sie wollte ein Leben führen, das auch geistige Anforderungen an sie stellte. Daher hielt sie sich an den Wunsch des Vaters, der für sie, wie für ihre vier Brüder, eine musikalische Ausbildung, in ihrem Fall zur Konzertsängerin, vorsah.

1772 folgte sie als 22-Jährige ihrem zwölf Jahre älteren Bruder Friedrich Wilhelm Herschel nach England, der als Organist und Konzertleiter im vornehmen Bath tätig war. Er brauchte sie als Haushälterin, wollte ihr aber auch Gelegenheit geben, der häuslichen Enge zu entfliehen, sich musikalisch weiterzubilden und als Solistin in seinen Konzerten mitzuwirken. Schon bald stieg sie zur ersten Sängerin bei den von ihrem Bruder aufgeführten Oratorien auf, erreichte dadurch einen gewissen Ruf und übernahm Leitungsfunktionen im Chor. Das führte dazu, dass ihr ein Engagement beim Birmingham-Festival angeboten wurde, was sie aber ablehnte, da sie nur unter der Leitung ihres geliebten und verehrten Bruders auftreten wollte.

Caroline widmete sich nun neben der Haushaltsführung und ihren Auftritten der Astronomie; zum Beispiel half sie Wilhelm beim Anfertigen von Spiegelteleskopen. Ihre Hauptaufgabe bestand darin, die Spiegel zu polieren und zu schleifen; bei dieser Tätigkeit kam es auf absolute Genauigkeit an. Neben den praktischen Tätigkeiten befasste sie sich mit astronomischer Theorie. Sie erlernte die algebraischen Formeln für Berechnungen und Reduktionen als Grundlage für das Beobachten und Durchmustern des Himmels.

Wende durch Uranus-Entdeckung


Im Jahr 1781 entdeckte ihr Bruder Wilhelm bei einer Himmelsdurchmusterung eher zufällig den Planeten Uranus, was ihn über die Landesgrenzen hinaus bekannt machte. Neben zahlreichen Ehrungen bekam er eine Stelle in der Stadt Slough als Astronom von König Georg III. angeboten, die er dankbar annahm. Nun konnte er sich ganz seiner wahren Leidenschaft widmen.

Für Caroline bedeutete die Entdeckung des Uranus eine erneute Wende in ihrem Leben. Sie stand vor der Wahl, als Sängerin in Bath ihre erfolgreiche Karriere fortzusetzen oder ihrem Bruder als wissenschaftliche Assistentin zu folgen. Sie entschied sich für letzteres und bekam vom Hof eine Anstellung als Gehilfin ihres Bruders mit einem Gehalt von 50 Pfund im Jahr. Nun begann Caroline mit der eigenen Erforschung des Sternenhimmels. Sie widmete sich mit einem kleinen Newton-Teleskop der Kometensuche. Dabei entdeckte sie 1783 drei bemerkenswerte Nebel und zwischen 1786 und 1797 acht Kometen, fünf davon mit unzweifelhafter Priorität, darunter den Enckeschen Kometen. 1797 legte sie der Royal Society einen Index zu John Flamsteeds Beobachtungen vor, zusammen mit einem Katalog von 561 fehlenden Sternen in dessen British Catalogue, sowie eine Liste von Fehlern in dieser Publikation.

Nächtelang blieb sie mit ihrem Bruder auf Beobachtungsposten, notierte die Sternpositionen, die er ihr vom anderen Ende des von ihnen selbst gebauten riesigen Fernrohrs zurief, wertete die nächtlichen Aufzeichnungen aus und rechnete sie nach, schrieb Abhandlungen für die Philosophical Transactions, entdeckte vierzehn Nebel, berechnete Hunderte von ihnen und begann einen Katalog für Sternhaufen und Nebelflecke, die heute Deep-Sky-Objekte genannt werden, anzufertigen. Des Weiteren verfasste sie einen Ergänzungskatalog zu Flamsteeds Atlas, der 561 Sterne umfasste, sowie ein Gesamtregister dazu.

Für diese Arbeit wurde ihr allerhöchste Anerkennung zuteil, unter anderem von Carl Friedrich Gauß und Johann Franz Encke. Trotzdem blieb sie die bescheidene Frau, die sie immer gewesen war. Ihre Biographin Renate Feyl bemerkt dazu:

   „Bis an das Ende ihres Lebens versucht sie jeglichen Hinweis auf eine eigene Leistung lediglich als das Verdienst ihres berühmten Bruders herauszustellen. […] Sie wagt zu wissen, will aber dieses Wagnis nicht öffentlich eingestehen. Fortgesetzt betont sie, wie nichtsnutzig, wie unfähig, wie untauglich sie sei. Dies ist ihre lebenslängliche Demutsgeste und Entschuldigung dafür, dass sie sich erkühnt, leise, aber nachhaltig gegen die Gewalt von Gewohnheiten anzugehen und sich auf ihre Weise zu nehmen, was einem menschlichen Wesen zusteht: das Recht auf Erkenntnis.“

1822 starb ihr geliebter Bruder Wilhelm. Nun hielt sie nichts mehr in England. Wenige Wochen nach seinem Tod zog Caroline Herschel wieder in ihre Heimatstadt Hannover, die sie fast fünfzig Jahre zuvor als junge Frau verlassen hatte. Hier setzte sie ihre astronomischen Studien fort. Sie ordnete das umfangreiche Material, das ihr Bruder hinterlassen hatte, indem sie die Aufzeichnungen der gemeinsam gemachten Beobachtungen nach Zenitdistanz und Rektaszension sortierte. Auf diese Weise ermöglichte sie auch ihrem Neffen John Herschel, die Arbeit seines Vaters systematisch fortzusetzen und auf den südlichen Sternhimmel auszudehnen.

Späte fachliche Anerkennung


Caroline Herschel im Alter von 92 Jahren

Die bedeutendsten Gelehrten suchten sie in ihrem einfachen Haus in der Marktstraße auf, um sie ihrer Gunst und Wertschätzung zu versichern. Selbst zum königlichen Hof hatte sie Kontakt. Zahlreiche Auszeichnungen wurden ihr verliehen – 1828 unter anderem die Goldmedaille der Royal Astronomical Society, zu deren Ehrenmitglied sie 1835 ernannt wurde. Sie war die erste Frau, der Anerkennungen dieser Art zuteilwurden. Anlass dazu war ihr sogenannter Zonenkatalog, den sie zum Andenken an ihren Bruder erstellt hatte. Er enthielt die reduzierten Beobachtungen sämtlicher von Wilhelm Herschel entdeckten Nebel und Sternhaufen. 1838 ernannte die Königliche Irische Akademie der Wissenschaften in Dublin die 88-jährige Caroline Herschel zu ihrem Mitglied. 1846 erhielt sie im Alter von 96 Jahren im Auftrag des Königs von Preußen die goldene Medaille der Preußischen Akademie der Wissenschaften.

Noch an ihrem 97. Geburtstag empfing sie das Kronprinzenpaar, unterhielt sich einige Stunden lebhaft mit ihnen und sang ihnen abschließend ein Lied vor, das ihr Bruder siebzig Jahre zuvor komponiert hatte. Caroline Herschel starb am 9. Januar 1848. Sie erreichte das hohe Alter von 97 Jahren. Sie wurde auf dem Gartenfriedhof in Hannover beerdigt, wo sich ihr Grab auch jetzt noch befindet.[1]
Ehrungen

Der Komet 35P/Herschel-Rigollet wurde nach Caroline Herschel benannt, ebenso der Mondkrater C. Herschel im Sinus Iridum (Regenbogenbucht) und der Planetoid (281) Lucretia.

In Braunschweig, Bremen, Darmstadt, München, Ottobrunn und Peine sind Straßen, in Berlin-Friedrichshain ist der Caroline-Herschel-Platz nach ihr benannt.

In Hannover ist die Volkssternwarte Hannover e.V. Geschwister Herschel nach Caroline Herschel und ihrem Bruder Wilhelm Herschel benannt. Ebenso ist das Gymnasium Herschelschule nach dem Geschwisterpaar benannt.

Auch in die bildende Kunst des 20. Jahrhunderts fand sie Eingang. Die feministische Künstlerin Judy Chicago widmete ihr in ihrer Arbeit The Dinner Party eines der 39 Gedecke am Tisch.[2]
Werke

   Caroline Herschel: Memoiren und Briefwechsel. Herausgegeben von Frau John Herschel. Berlin 1877. Reprint: Hildesheim 2013. ISBN 978-3-487-15010-9
   Mrs. John Herschel (Hrsg.): Memoir and correspondence of Caroline Herschel; Verlag John Murray, London 1877 Buch online lesen im Internet Archive
   Michael Hoskin (Hrsg.): Caroline Herschel’s autobiographies; Cambridge: Science History Publications, 2003; ISBN 0-905193-06-7

Literatur


   Karl Christian Bruhns: Herschel, Karoline Lukretia. In: Allgemeine Deutsche Biographie (ADB). Band 12, Duncker & Humblot, Leipzig 1880, S. 222–227.
   Julius Dick: Herschel, Caroline Lucretia. In: Neue Deutsche Biographie (NDB). Band 8, Duncker & Humblot, Berlin 1969, ISBN 3-428-00189-3, S. 698 f. (Digitalisat).
   Gunter Hartung: Den Lord verschmäht, die Sterne gefunden, in Dieter Tasch, Horst-Dieter Görg (Hrsg.): Es begann in Hannover... Kekse - Kommißbrote - Rechenmaschinen. Über Persönlichkeiten, Traditionsunternehmen und Meilensteine der Technik-Geschichte, mit Beiträgen von Torsten Hamacher ..., in Kooperation mit dem Technik-Forum Hannover e.V., 1. Auflage, Hannover: Leuenhagen & Paris, 2011, ISBN 978-3-923976-84-3, S. 24–27
   Günther Buttmann: Wilhelm Herschel: Leben und Werk. In Große Naturforscher, Band 24. Wissenschaftliche Verlagsgesellschaft, Stuttgart 1961
   Agnes Mary Clerke: Herschel, Caroline Lucretia. In: Leslie Stephen, Sidney Lee (Hrsg.): Dictionary of National Biography (DNB), Band 26 (Henry II – Hindley), MacMillan & Co, Smith, Elder & Co., New York City, London 1891, S. 260–263 (englisch)
   Renate Feyl: Caroline Herschel (1750–1848 ). Aufbruch in die nicht gewollte Selbständigkeit. In: Sophie & Co. Bedeutende Frauen Hannovers. Biographische Portraits. Herausgegeben von Hiltrud Schroeder. Hannover 1990, ISBN 3-7716-1521-6, S. 44–56
   Christiane Helle: Die Sternguckerin: Leben und Werk der Astronomin Caroline Herschel. Ein Feature mit Hannelore Hoger und anderen Sprecherinnen, 1 CD, Audio Verlag, Dav. 2000 (Hörbuch)
   J.F.W. Herschel: Miss Caroline Lucretia Herschel. Astronomische Nachrichten, Bd. 27 (1848 ), pp. 65/66-67/68. (Nachruf, englisch)
   Richard Holmes: The Age of Wonder: How the Romantic Generation Discovered the Beauty and Terror of Science. HarperPress, London 2008. ISBN 0-00-714952-2
   Michael Hoskin: Astronomy’s Matriarch. In Sky & Telescope, Mai 2005
   Michael Hoskin: Discoverers of the Universe. William and Caroline Herschel, Princeton University Press, Princeton & Oxford 2011 ISBN 978-0-691-14833-5
   Michael Hoskin: Herschel, Caroline Lucretia (1750–1848 ). In: H. C. G. Matthew, Brian Harrison (Hrsg.): Oxford Dictionary of National Biography, from the earliest times to the year 2000 (ODNB). Oxford University Press, Oxford 2004, ISBN 0-19-861411-X, online (Lizenz erforderlich), Stand: Oktober 2005 (englisch)
   Eva Maaser: Die Astronomin. Roman. Verlag Rütten & Loening, Berlin 2004, ISBN 3-352-00707-1.
   Dr. Johann Heinrich von Mädler: Geschichte der Himmelskunde. Verlag Westermann, Braunschweig 1873
   Patrick Moore: Caroline Herschel: Reflected Glory. Ralph Allen, Bath 1988
   N. N.: Biographical notice of Miss Caroline Herschel, Hon. Mem. Monthly Notices of the Royal Astronomical Society, Vol. 8 (1848 ), p. 64-66 (Nachruf, englisch)
   Wolfgang Steinicke: Ein Albtraum der Familie Herschel. In: Sterne und Weltraum. Band 46(2), 2007, ISSN 0039-1263, S. 61–65. (Entdeckung der Galaxien M81 und M82)
   CAROLINE LUCRETIA HERSCHEL (1750-1848 ). In: Encyclopædia Britannica. 11. Auflage. Bd 13. London 1910–1911, S. 391.
   Herschel 2) Karoline). In: Heinrich August Pierer, Julius Löbe (Hrsg.): Universal-Lexikon der Gegenwart und Vergangenheit. 4. Auflage. Band 8, Altenburg 1859, S. 291 (online bei zeno.org).


------------------------------------------

KAYNAKLAR Referanslar


Caroline Herschel at age 92

   ^ a b c Nysewander, Melissa. Caroline Herschel. Biographies of Women Mathematicians, Atlanta: Agnes Scott College, 1998.
   ^ a b c d e f g h i j k Herschel, Caroline Lucretia (1876). Herschel, Mrs. John. ed. Memoir and Correspondence of Caroline Herschel. London: John Murray, Albemarle Street.
   ^ a b c The Inimitable Caroline, J. Donald Fernie, American Scientist, November–December 2007, pp. 486–488
   ^ a b Brock, Claire. "Public Experiments." History Workshop Journal, 2004: 306–312.
   ^ Fernie, Donald. "The Inimitable Caroline". American Scientist 2007: 486–488.
   ^ The Age of Wonder by Richard Holmes pages 182–196
   ^ Ashworth, Wilhelm. "Untitled Review." The British Society for the History of Science Vol. 37 No. 3, 2004: 350–351.
   ^ a b Warner, Deborah. "Review, Untitled." Chicago Journal, 2004: 505.
   ^ a b "Obituary of Miss Caroline Lucretia Herschel". Monthly Notices of the Royal Astronomical Society 8: 64–66. 1847.
   ^ "Obituary of John Francis Encke". Monthly Notices of the Royal Astronomical Society 26: 129–134. 1865.
   ^ a b Ogilvie, Marilyn Bailey (1986). Women in Science: Antiquity through the Nineteenth Century. MIT Press. s. 97–98. ISBN 0-262-65038-X.

--------------------------------------------
Etiketler: Caroline Herschel ,Kimdir?,biyografisi,hayat hikayesi,astronom,William Herschel,35P/Herschel-Rigollet,Lucretia,Encke Kuyruklu Yıldızı,Yıldız Kataloğu,


Franz Kafka Kimdir


Franz Kafka, (d. 3 Temmuz 1883 – ö. 3 Haziran 1924) modern dünya edebiyatının ikonik ve özgün yazarlarından biridir.

Temmuz 1883’te Prag’da ufak moda eşyalar satan bir dükkan işleten Hermann ve Julie Kafka’nın 6 çocuğunun ilki olarak dünyaya gelmiştir. İki erkek kardeşi daha bebekken ölmüştür. 3 kız kardeşi de kendinden uzun yaşamıştır. Hukuk okumuş, boş zamanlarında yazmaya başlamıştır. Yazıları, ilk olarak Betrachtung, 1912 yılından itibaren yayımlanmaya başlamıştır. Kafka’nın duygusal deneyimleri ve ailesiyle olan ilişkileri eserlerinde özellikle günlük ve mektuplarında ifade bulmuştur. Babaya Mektup’ta (Almanca: Brief an den Vater) Kafka’nın bakış açısından babasıyla olan ilişkisi gözükmektedir. Hayatta olduğu süre içerisinde 7 kitap yazmıştır. Bunların yanında 3 tamamlanmamış roman ve birçok mektup ve günlük bırakmıştır gerisinde. Kafka yakın arkadaşı Max Brod’dan öldüğünde tüm bu eserlerini yakmasını istemiştir. Max Brod’un Kafka’nın bu isteğini yerine getirmemesi sayesinde bugün bu eserler günümüze ulaşmıştır. Kafka tüm eserlerini Almanca yazmıştır. Kafka modernist yazar olarak görülmektedir. Eserlerinde suç, özgürlük, yabancılaşma ve sorumluluk ayrıca otoriteye bireysel karşı koyma gibi temaları işlemiştir. Kafka’nın en tanınmış eserleri Dava, Şato ve Dönüşüm ‘dür. Kafka’nın 3 Haziran 1924’teki ölümünün sebebi kalp yetmezliği olarak görülse de vücudunu yıpratan asıl sebep ilerlemiş kanseridir.

Almanca konuşan Yahudi bir aileden o dönem Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun sınırları içinde yer alan Prag şehrinde dünyaya gelmiştir. Herman Kafka (1852–1931), Franz Kafka’nın babası, Prag’a yerleşmeden önce Pisek yakınlarındaki bir Yahudi köyü olan Osek’te yaşamaktaydı. Franz Kafka’nın büyük babası Jacob Kafka Osek’te kasaplık yapmaktaydı. Herman Kafka geçimini belli bir süre pazarlamacılık yaparak sağladıktan sonra kendisine ait erkek ve kadın moda elbiseleri ve aksesuarları satan bir dükkan işletmeye başlamıştır. Kafka’nın annesi Julie Kafka (1856—1934) ise zengin bir bira üreticisinin kızı olarak dünyaya gelmiştir.[1] Franz Kafka’nın bebekken ölen iki erkek kardeşinin dışında ayrıca kendinden daha genç Gabriele (“Elli”) (1889–1941), Valerie (“Valli”) (1890–1942),ve Ottilie (“Ottla”) (1892–1943) adlı üç kız kardeşi daha vardı. Kafka’nın kız kardeşlerinin konsantrasyon kamplarında ya da gettolarda hayatlarını kaybetikleri ileri sürülmektedir
Lise eğitimini 1901 yılında başarıyla tamamladıktan sonra Kafka, annesi ve babası tarafından Norderney ve Helgoland’a birer seyahatle ödüllendirildi. Kafka daha sonraları da despot babasının isteği gibi bir yaşam sürdürdü. Bu onun kaderiydi ve bu kader onun birçok eserine de yansıdı. Kendi kararlarını verebildiği bir yaşamdan sonra, dışarıya olan yönelimi Dönüşüm eserinde olduğu gibi diğer eserlerine de açıkça yansımıştır.

Franz Kafka 1901’den 1906’ya kadar Prag’daki Karl-Ferdinand Üniversitesinde öğrenim gördü; oradan mezun olduktan sonra kimya ile ilgilendi, fakat kısa bir süre sonra hukuk alanında ilerlemeye karar verdi. Daha sonra bir yarıyıl Alman filolojisi ve sanat tarihiyle ilgilendi ve bu arada Münih’teki hukuk eğitimine de devam etti. Beş yıllık hukuk eğitiminden sonra Albert Weber’in yanında ücretsiz hukuk stajı yapma şansını buldu ve ceza hukuku alanında ilerleme kararı aldı.

Franz Kafka 1907’de o dönemde çok ünlü olan “Assicurazioni Generali” adlı İtalyan bir sigorta şirketinde çalışmaya başladı. Franz Kafka, Prag’da edebiyat çevresine girmesini sağlayacak olan Max Brod ile bu yıllarda dostluk kurmaya başlamıştır. Eserlerini de yakılmak üzere bıraktığı kişi de Max Brod’dur.

Bu dönemde Kafka, aynı zamanda Felix Qeltsch, Oskar Baum, Gustav Janouch ve Franz Werfel gibi önemli edebiyatçılar ile tanıştı. 1908 -1912 yılları arasında siyasal ve toplumsal olaylara ilgi duymaya, önemli Çek siyaset adamlarının toplantılarına katılmaya başladı. Yahudilikle ilgilenip İbranice öğrenmeye de bu dönemde yöneldi. Max Brod ile Riva, Paris, Weimar ve İtalya’ya geziler yaptı.
Kafka kötü bir çocukluk dönemi geçirdi, özellikle de babasıyla hiç anlaşamadı; babasının Kafka’nın üzerinde sürekli bir baskısı söz konusuydu, bu durum çocukluk yıllarından öğrenim hayatına kadar devam etti.

Kafka’nın annesi ise babasının değer yargılarını ve düşüncelerini kabullenmişti, zaten bu yargıları değiştirebilecek güce de sahip değildi. Kafka gençken, babasından kesinlikle korkmuyordu, fakat babasına her zaman mesafeli yaklaşıyordu ve ona karşı içinde nefretten başka bir duygu beslemiyordu.

Kafka’nın birçok eserinde baba, ailenin reisi, her şeye gücü yeten ve baskıcı biri olarak tasvir edilmiştir; tıpkı “Dönüşüm” eserinde olduğu gibi. Bu eserde Gregor (hikâyenin kahramanı aynı zamanda hikâyedeki oğul) bir böcektir ve işe yaramayan biridir, hikâyede Gregor’un ölümüyle ailenin rahat bir nefes alması konu edinilmiştir. Babasının karşı konulmaz gücünün Kafka’nın üzerinde yarattığı baskı, Kafka’nın en önemli hikâyelerinden biri olan “Hüküm” ü (Yargı) yazmasına sebep olmuştur.

Kafka,“Baba’ya Mektup” eserindeki mektupları ne babasına göndermek ne de yayımlatmak istemiştir; bu mektupları sadece babasının üzerinde her zaman baskısı olduğunu göstermek için yazmıştır. Muhtemelen babasının Kafka’nın üzerinde yarattığı baskı onun kendi kendini eleştirmesine sebep olmuştur ve Kafka kendinden nefret eden biri haline gelmiştir. Şüphesiz bu derin özeleştiri Kafka’nın yaşamına ve eserlerine yansımıştır.
Kafka’nın Prag’da oldukça geniş bir arkadaş çevresi vardı, üniversitenin ilk yıllarında hemen hemen aynı yaşlarda olduğu sıkı bir arkadaş çevresi edindi.

Kafka’nın hayatındaki en önemli kişi şüphesiz Max Brod’du. Max Brod da tıpkı Kafka gibi hukuk okudu, daha sonra filozof olan Felix Weltsch ve yazar Oskar Baum ile arkadaş oldu.

Brod, Kafka’nın edebiyat için ne anlama geldiğini çok iyi biliyordu. Brod’un aracılığıyla Kafka, henüz yeni kurulmuş olan Rowohlt basımeviyle iletişime geçti ve böylece Kafka’nın ilk kitabı basılmış oldu (Gözlem,1912).

Kafka’nın gelip geçici arkadaşları içinde Jizchak Löwy’nin şüphesiz ayrı bir yeri vardır. Kendisi, Varşovalı Ortodoks bir aileden gelen önemli tiyatroculardandır, gerek sanata olan ilgisiyle, gerekse kişiliğiyle Kafka’ ya örnek olmuştur.

Kafka’nın biyografisini incelersek, onun hiç de sosyal bakımdan toplumdan kopmadığını görürüz, fakat ruhsal bakımdan tamamen farklı bir kişiliktir. Kafka’nın eserlerini bilen birinin elinden onun kullandığı kelimelerin altında yatan, asıl anlatmak istediği ifadeyi takdir etmekten başka bir şey gelmez. Aile içerinde ise Kafka’ya en yakın olan kişi en küçük kız kardeşi Ottla’dır.
Kafka’nın kadınlarla olan ilişkilerine baktığımızda en önemli noktada, Kafka’nın aşkı Felice Bauer’e yazdığı mektuplar durmaktadır. Felice Bauer, Kafka’nın 13 Ağustos 1912’de Max Brod’un evinde tanıştığı, Berlinli bir memurdur.

1920 yılında ise Kafka, Milena Jesenka ile mektuplaşmaya başlar. Milena Kafka’nın Almanca yazdığı eserleri Çek diline çevirmek istemiştir. Milena, Kafka’dan 12 yaş küçüktür ve evlidir. Birlikte olmalarının imkânsız olduğunu biliyorlardı, buna rağmen uzun yıllar boyunca aralarında mektuplaşmaya devam ettiler. Kafka’nın Milena’ya yazdığı mektuplar da tıpkı Felice Bauer’e yazdığı mektuplar gibi Türkçeye çevrilmiştir. Kafka’nın son ilişkisi ise, ölmeden birkaç ay önce isminin anıldığı Dora Diamant adındaki bir çocuk bakıcısıydı.

Kafka mektuplarda aşkın gerçekliğine olan şüphelerini, korkularını dile getirmiş, duygularını tüm çıplaklığıyla kaleme almıştır, bu bakımdan mektuplar edebi açıdan son derece önemlidir.
1917 yılının Ağustos ayında bir gece Kafka’nın ağzından kan gelir, o yıllarda tedavisi mümkün olmayan Akciğer kanseri teşhisi konulur Kafka’ya. Hastalık iyiden iyiye kendini hissettirmeye başlar ve 1918’in sonbaharında İspanyol gribine yakalanır, haftalarca ağrı çeker. Daha sonraları ise tüm tedavilere rağmen, Kafka’nın sağlığı yıllar ilerledikçe kötüleşir. Kafka 1923–1924 yılları arasında Berlin’de bulunuyordu ve bu yıllarda kanser iyice ilerlemiş durumdaydı; gırtlağına kadar ilerleyen kanser yüzünden Kafka artık konuşma yetisini de kaybetmişti. Yemek yerken ya da bir şeyler içerken dayanılmaz acılar çekiyordu. 1924 yılının nisan ayında Wienerwald Sanatoryumunda,aile dostları yanındayken akciğer hastalıkları tedavisinde uzman olan Dr. Hugo Kraus tarafından, Kafka’ya gırtlak kanseri teşhisi konuldu;sebep olarak ise akciğer kanserinin metastaz yapması gösterildi.

Muayeneler sonucunda, Kafka’nın durumunun son derece kötü olmasından dolayı cerrahi bir müdahale yapılamayacağı sonucuna varıldı. Kafka Kierling Sanatoryumu’na taşındı ve 3 Haziran 1924 yılında Klosterneuburg’da, 40 yaşında hayata gözlerini yumdu. Resmi ölüm sebebi olarak da kalp yetmezliği teşhisi konuldu.

Kafka’nın yaşadığı dönemde yayımlanan eserleri

1909 – Ein Damenbrevier
1909 – Gespräch mit dem Beter (Dua Eden Adamla Sohbet)
1909 – Gespräch mit dem Betrunkenen (Serhoşlarla Sohbet)
1909 – Die Aeroplane in Brescia (Brescia’daki Uçaklar)
1912 – Großer Lärm (Büyük Gürültü)
1913 – Betrachtung (Gözlem)
1913 – Das Urteil (Yargı)
1913 – Der Heizer (Ateşçi) Amerika olarak bilinen romanın ilk bölümü
1915 – Die Verwandlung (Dönüşüm)
1915 – Vor dem Gesetz (Yasanın Önünde) Dava adlı romanın bir bölümü
1918 – Der Mord (Cinayet); Kardeş Katili öyküsünün ilk hali (1919)
1918 – Ein Landarzt (Bir Köy Hekimi) 13 öyküden oluşan bir kitap; aralarında On Bir Oğul ve Bir Akademiye Rapor öyküleri de bulunmaktadır
1919 – In der Strafkolonie (Ceza Sömürgesi)
1921 – Der Kübelreiter
1924 – Ein Hungerkünstler (Açlık Sanatçısı)

Kafka’nın ölümünden sonra yayımlanan eserleri


1904–1905 – Beschreibung eines Kampfes (Bir Savaşın Tasfiri)
1907–1908 – Hochzeitsvorbereitungen auf dem Lande (Taşrada Düğün Hazırlıkları)
1914 – Erinnerungen an die Kaldabahn (Kaldabahn Hatıraları)
1914–1915 – Der Dorfschullehrer (Köy Öğretmeni)
1915 – Blumfeld, ein älterer Junggeselle
1916–1917 – Der Gruftwächter
1916–1917 – Die Brücke (Köprü) Brod’un Başlığı
1917 – Eine Kreuzung
1917 – Der Schlag ans Hoftor (Çiftlik Kapısına Vuruş) Brod’un Başlığı
1917 – Der Jäger Gracchus (Avcı Gracchus) Brod’un Başlığı
1917 – Beim Bau der Chinesischen Mauer (Çin Seddi’nin İnşaasında)
1917 – Eine alltägliche Verwirrung Brod’un Başlığı
1917 – Der Nachbar (Komşu) Brod’un Başlığı
1919 – Brief an den Vater (Babaya Mektup)
1920 – Heimkehr Brod’un Başlığı
1920 – Die Abweisung (Geri Çevrilme)
1920 – Zur Frage der Gesetze (Yasalar Sorunu Üzerine)
1920 – Das Stadtwappen (Kent Arması) Brod’un Başlığı
1920 – Kleine Fabel (Küçük Fabl) Brod’un Başlığı
1920 – Die Truppenaushebung
1922 – Forschungen eines Hundes (Bir Köpeğin Araştırmaları) Brod’un Başlığı
1922 – Das Ehepaar
1922 – Der Aufbruch (Gezinti)
1922 – Gibs auf Brod’un Başlığı
1923–1924 – Der Bau Brod’un Başlığı
1925 – Der Prozess (Dava)
1926 – Das Schloss (Şato)
1927 – Der Verschollene (Amerika) İlk olarak 1912 yılında Kayıp olarak tasarlandı, fakat Brod tarafından Amerika olarak yayımlandı.
Eserlerinin özellikleri

Kafka’nın eserlerindeki roman kahramanları sonunun nereye varacağını bilmedikleri labirentlerden geçerler ve sonunda bilinmeyen kudrete ulaştırılırlar. “Şato” romanı da tıpkı “Dava” romanındaki mahkeme binasında olduğu gibi karmakarışık odaların bulunduğu labirentlerden oluşmaktadır, aynı zamanda “Kayıp” ( Brod tarafından “Amerika” başlığı adı altında yayımlanmıştır) romanında tuhaf, birbiriyle alakasız sahneler – bir gemi, bir otel, bunların yanında Karl Rossmann amcanın odası, kahramanlar – devasadır.

Kafka’nın hemen her eserinde, örneğin: “Çin Seddi“, “Bir Köpeğin Araştırmaları“, “Kısa Fabl“, hikâyenin kahramanları başarılı olamamıştır ve boş yere ölmüştür, hikâyelerinde ağırlıklı olarak ele alınan konu budur. Bu hikâyelerde her şey tamamıyla gerçekçi değildir, olaylar bilinçli olarak ironiyle anlatılmıştır.

Hikâyelerinin konularının bir diğer olmazsa olmazı da, hikâyenin kahramanının bilinmeyen yasalara istemeden karşı gelmesi; ya da çiğnediği yasayı hiç bilememesidir (“Yasanın Önünde”, “Ceza Sömürgesi”, “Çiftlik Kapısına Vuruş”, “Yasalar sorunu üzerine”). Tıpkı “Dava” ve “Şato” romanlarının kahramanlarında olduğu gibi, hikâyenin kahramanları da kendileri için yasak olan olaylarla hikâyeye yön verir, hikâyenin gidişatını bu olaylar belirler. Kafka’yı ekspresyonistlerden ayıran da Kafka’nın olağandışı olayları tanımlayıp, anlaşılır bir şekilde tarif edip, bu olayları doğal bir oluşum gibi yansıtan tarzıdır. Bu duruma özellikle de Kafka’nın hikâyelerinde rastlanır. “Ceza Sömürgesi”ndeki yasallaştırılmış acımasızlıkta, “Dönüşüm” eserinde insanın bir hayvana dönüşmesinde ya da “Akademi İçin Bir Rapor” adlı eserlerinde bu durum açıkça görülebilir. Kafka eserlerinde basitçe günlük yaşamdaki bir olaya şekil vermemiştir; ondan ziyade kendi kurallarıyla kendi dünyasını yaratmıştır. Kafka’yı diğerlerinden ayıran, Kafka’yı Kafka yapan da budur. Bu durum sonradan „Kafkaesk“ (Kafkavari) kavramının yerleşmesini sağlamıştır. Bu kavram Kafka’nın eserlerinin belirleyeni oldu, Kafka’yı diğerlerinden ayrı kıldı.

Yorumcuların “Yorumlama Şevki” kitabının 1945 yılından sonra bütün kütüphaneleri doldurup, bütün rekorları kırmasının altında belki de metinlerinin anlaşılır ve birbiriyle sıkı ilişki içinde olmasında yatmaktadır. Metinler kolay, fakat diğer yandan bu metinlerin özümsenmesi son derece zordur. Dil, okuma bakımından kolay ve resimlerle süslenmiştir; zor yanı ise okuyucuların asıl anlatılmak istenen konuyu hissedebilmesine rağmen asıl anlatılmak isteneni anlamada zorluk yaşamasıdır.

Albert Camus şöyle demiştir: “Bütün olanakların sunulup hiçbirinin işe yaramaması kaderdir, belki bu eserlerin büyüklüğü de kaderdir.” Kafka’nın eserlerinin cezp ediciliğindeki sır da zaten bu anlatmak istediğini anlayıp yorumlayabilmede yatar. (Walter H.Sokel)

Kafka’nın eserlerinin farklı farklı yorumlanması psikolojik, felsefi, biyografik, dini ve sosyolojik açıdan ele alınmıştır. Kafka’nın eserlerinin yorumlanmasında diğer önemli bir problem ise; Yahudiliğin ve Yahudi kültürünün eserlerine olan etkisidir.


FRANZ KAFKADAN GÜZEL SÖZLER

   Balkonda aç bir serçe duruyor ben de ekmek kırıntılarını odanın içine bırakıyorum. aç olduğu halde, yaşamak için buna ihtiyaç olduğu halde tedirgin bekliyor. çünkü içerisi onun için bilinmeyen karanlık bir yer. ekmek onu kendisine çekiyor o da odanın içinde sayılır herşeyiyle bunu istiyor. sonra silkinip kendine geliyor ve kaçıp gidiyor. biliyorum kıpırdayıp korkutmasaydım onu korkup kaçmayacaktı oradan. gelip ihtiyacı olan ekmeği alıp gidecekti..
   “Ben bütün zamanımı ve bütün zamanımdan bin kat fazlasını ve daha da iyisi, dünya üzerinde var olan bütün zamanları senin için kullanmak istiyorum; seni düşünmek, senin içinde nefes almak için. Evimin de huzuru kaçacak, gecelerin de huzuru kaçacak, bambaşka bir yerde olmak isterdim. Pek çok şeyin bambaşka olmasını isterdim…”
   Önümde dursan ve bana baksan; içimdeki acılar hakkında ne bilebilirsin ki; ben seninkiler hakkında ne bilebilirim ki? Ve ayaklarına kapanıp ağlasam ve anlatsam; sana cehennemin sıcak ve korkunç olduğunu anlatsalar; benim hakkımda cehenneme ilişkin bildiklerinden daha fazlasını bilecek misin? Bu yüzden bile biz insanların cehennemin kapısının önündeymişiz gibi birbirimizin karşısında o kadar saygılı, o kadar düşünceli, o kadar sevgiyle durmamız gerek.
   Düz bir yoIda yürüyor oIsaydın, tüm iIerIeme isteğine rağmen haIa gerisin geriye gitseydin, o zaman bu çaresiz bir durum oIurdu; ama sen dik, senin de aşağıdan gördüğün gibi dik bir yamacı tırmandığına göre, adımIarının geriye doğru kayması, buIunduğun yerin durumundan iIeri geIebiIir, o zaman da umutsuzIuğa kapıImana gerek yoktur.

       TinseI bir dünyadan başka bir şeyin buIunmadığı gerçeği eIimizden umuduzu aIır, ama bize bir kesinIik bağışIar. Ev haIkını koruyan tanrıya inanmaktan daha keyif veren ne oIabiIir! Her şey bir aIdatmacadır: en az yanıImaya bakmak, normaI öIçüIer içinde kaImak, en aşırının peşinden gitmek. Yasama başIadığın anda iki görev; sınırIarını her an daraItmak ve bu sınırIarı aştığın anIarda da gizIenmeyi başarıp başaramadığını her an sorguIamak.Bak Milena, “En çok seni seviyorum.” diyorum; ama gerçek sevgi bu değil belki: “Sen bir bıçaksın, ben de durmadan içimi deşiyorum o bıçakla.” dersem, gerçek sevgiyi anlatmış olurum belki.“
       Yorgunum. tek istediğim, yüzümü kucağına koymak. başımın üzerinde dolaşan elini hissetmek ve sonsuza dek öyle kalmak.
       “Her şey olması gerektiği gibi:Üzüntülü ve ağır…”
       Şüphesiz özgürlük şu an acınacak halde.
       ”Ah! Milena, pek çok şeyin bambaşka olmasını isterdim…”
       Müzikten bu denli etkilendiğine göre, bir hayvan mıydı gerçekten?
       Bence istediğin zaman yalnız kalabilmek mutluluğun en önemli nedenlerinden biridir.
       “Milena yardım et bana! Söyleyebildiklerimden daha fazlasını anla!..”
       ‘Öyle zaman olur ki, odada yalnızken bile “yok oluverir” insan, bunun nedenleri çoktur, kişi yaşarken bile ölebilir. ‘
       ”Palto giymeye üşenirken bu koca dünyayı sırtımda nasıl taşırım ben? İçinde bulunduğum durumu kimseye anlatamam. Sen de anlamazsın Ben bile anlamıyorum ki başkasına nasıl anlatırım?”
       Bu dünya için kendini paralaman gülünç.
       “Evet, seni seviyorum budala! Tıpkı denizin, kendi dibindeki bir çakıl taşını sevmesi gibi… Evet, işte sevgim seni böyle kaplıyor! Ve Tanrı izin verirse, senin yanında bu kez ben çakıl taşı olacağım…”
       Benim yalnızlığım insanlarla dolu…
       “Odamda günlerdir yalnızım, ziyanı yok dünyada da yıllarca yalnız değil miydim?”
       “Herkes beraberinde taşıdığı bir parmaklığın ardında yaşıyor.”
       Mesela neden senin odanda duran, sen sandalyende ya da çalışma masanda otururken, uzanırken, ya da uyurken, seni bütünüyle gören mutlu bir dolap değilim? Neden değilim?
       ”Olmamasına razıyım. Oluyormuş gibi olmasın yeter.”
       Çıldırıncaya kadar herkesten soyutlayacağım kendimi, herkesle küsecek hiç kimseyle konuşmayacağım!
       İyiIer uygun adım yürür. İyiIerin varIığından habersiz oIan başkaIarı onIarın çevresinde dans eder, zamanın oyununu oynarIar. Bastığın yerin iki ayağının kapIadığından daha büyük oIamayacağını anIamak ne büyük bir mutIuIuktur.
       İnsanın beIIi başIı iki günahı vardır, öbürIeri bunIardan çıkar: sabırsızIık ve tembeIIik. Sabırsız oIdukIarı için cennet’ten kovuIduIar, tembeIIikIerinden geri dönemiyorIar. Ama beIki de beIIi başIı sadece bir günahIarı var: sabırsızIık. SabırsızIıkIarından ötürü kovuImuşIardı, sabırsızIıkIarından otur geri dönemiyorIar.

   Kıyamet günü’nü böyIe adIandırmamızın nedeni ancak bizim zaman kavramımızdandır; asIında o bir tür sıkıyönetim mahkemesidir.
   DaIgaIarın bir su damIasını kaIdırıp kıyıya atması, denizdeki ezeIi daIgaIanma oIayını asIa engeIIemez; hatta denizdeki daIgaIanma, kıyıya atıIan damIaya borçIudur varIığını.
   Odandan çıkman gerekmez, masanda oturmaya devam et ve dinIe.. DinIeme biIe, sadece bekIe..bekIeme biIe, gerçekten sakin ve yaInız oI. Dünya özgürce sunacaktır kendini sana..maskesinden sıyrıImak için başka seçeneği yok, huşu içinde yuvarIanacaktır ayakIarının dibine.
   Din fedaiIeri bedeni küçümsemez, çarmıha gererek yüceItirIer onu; bu açıdan düşmanIarıyIa aynı görüştedirIer.
   Off, dedi fare.dünya da günden güne daraIıyor.iIkin bir genişti ki,korktum,kostüm iIeri,uzakta sağIı soIIu duvarIarı görür görmez dünyaIar benim oIdu.ama bu uzun duvarIar da öyIe çabuk birbirIerine doğru iIerIiyorIar ki,en son odadayım işte; orada, köşede de kapan duruyor, gitgide kısıIacağım kapana. Kedi:sen de öyIeyse yönünü değiştir,dedi ve kedi fareyi yedi.
   AyIakIık bütün kötüIükIerin kaynağı, bütün erdemIerin tacidir. Bence istediğin zaman yaInız kaIabiImek mutIuIuğun en önemIi nedenIerinden biridir. Bürokrat için insanca iIişkiIer değiI, yaInızca nesne iIişkiIeri vardır. İnsan evrağa dönüşür. Evrağa veriIen sayı iIe beIirgin kıIınan, öImüş bir varIık oIarak evrağın akışına girer. Bu varIık, şahsen çağrıIdığı zaman biIe bir kişi değiI, yaInızca ‘oIay’dir. ‘Konu’ iIe iIgiIi oImayan ne varsa akıp gitmiştir. Resmi daireIerin koridorIarı aşağıIanma kokar. Sigara içmek kesinIikIe yasaktır. Bu yasağın kapsamına soIuk aImak da girer. Buna karşıIık yürek çarpıntısına izin vardır, dahası çarpıntı oIması istenen bir şeydir. Her türIü ümit uçup gider. Kapıdan kapıya gönderiIen kişiye suçIuIuk duygusu aşıIanır. Buraya giren, yaInızca bir vizite kağıdı ya da pasaportunun uzatıImasını istese biIe kendini suçIu duyumsar. En iyi oIasıIıkIa bir diIek sahibidir, asIında ise suçIudur.
   Bilgeliğin başladığına ilk işaret ölmek isteğidir.
   Kitap, içimizdeki donmuş denizi kıran bir balta olmak zorundadır.
   Unutamayacağım bir doğa olayıydı yüzün istasyonda Milena: “Bulutlardan değil, kendiliğinden gölgelenen bir güneştin sanki.
   Bir çırpıda yüreğimle açtığım bu yolu kapatmak, ağır ağır dönmek, vazgeçmek zor geliyor biraz. Elbet yüreğim sızlar. Gene de -sözünü edebildiğime göre- o kadar zor gelmedi anlaşılan. Çok bilmiş bir köstebek gibi yeni yollar açarım gerekirse, ne yapalım!
   Hem çevrede dolaşıp duran ve bir fırsatını bulduklarında konuya karışmayı bekleyen öyle çok insan var ki! Yine de bu fırsatı şimdiye dek ele geçiremediler, sadece sezdiklerine dayanarak hareket ediyorlar. Bu sezgiler kendilerini sezenleri epeyce oyalar ama başka işe yaradıkları da görülmüş değildir. Bugüne dek işler hep böyle yürüdü, sözünü ettiğim kişiler köşede bekleyip durdular, çevrelerine işsiz güçsüz kimseler gibi baktılar, yakınlarda bekleşmeleri haklı çıkaracak kurnazca yollar, örneğin akrabalık ilişkilerini kullandılar, burunları alacakları kokuda beklemeyi sürdürdüler ama sonuç ne oldu: Bekleyip durmayı sürdürüyorlar.
 

Kaynakça
Wikipedia


William Shakespeare Kimdir? Biyografisi

William Shakespeare, (26 Nisan 1564 (vaftiz) – 23 Nisan 1616), İngilizce'nin en büyük yazarı ve dünyanın seçkin drama yazarı kabul edilen İngiliz şair, oyun yazarı ve oyuncu.[1] Sıklıkla İngiltere'nin ulusal şairi ve "Avon'un Ozanı" olarak anılır.[2] Günümüze ulaşan eserleri, bazı ortaklaşa yazılanlarla birlikte 38 oyun, 154 sone, iki uzun öykü şiir ve birkaç diğer kaynağı belirsiz şiirlerden oluşur. Oyunları bütün büyük dillere çevrildi ve diğer bütün oyun yazarlarından daha çok sergilendi.[3]

Shakespeare Stratford-upon-Avon'da doğdu ve yetişti. 18 yaşında, Anne Hathaway ile evlendi ve üç çocuğu oldu: Susanna, ve ikizler Hamnet ile Judith. 1585 ile 1592 arası, Londra'da bir aktör, yazar ve Lord Chamberlain's Men (daha sonra King's Men olarak da bilinir) adında bir tiyatro şirketinin sahibi olarak başarılı bir kariyere başladı. Ölmeden 3 yıl önce 1613'te, 49 yaşındayken Stratford'da emekli olarak görülür. Shakespeare'in kişisel yaşamına dair bazı kayıtlar günümüze ulaşmıştır. Fiziksel görünüşü, cinsel yönelimi, dini inançları, ve başkaları tarafından yazılıp ona atfedilen eserler olup olmadığı hakkında önemli tahminler yürütülmüştür.[4]

Shakespeare bilinen eserlerinin çoğunu 1589 ile 1613 yıllarında üretti.[5] İlk oyunları çoğunlukla komedi ve tarihîydi, bu türlerle 16. yüzyıl sonunda kültür ve sanatın zirvesine yükseldi. Daha sonra 1608'e kadar trajedilere yöneldi, İngilizce'nin en iyi ürünlerinden bazıları kabul edilen Hamlet, Kral Lear, Othello, ve Macbeth'i bu dönemde yazdı. Son aşamasında, dram olarak da bilinen trajikomedilerini yazdı, ve diğer oyun yazarlarıyla işbirliği yaptı.

Oyunlarının birçoğu hayatı boyunca değişik kalitede ve doğrulukta basınlarda yayınlandı. 1623'te, Shakespeare'in iki arkadaşı ve aktör dostu John Heminges ve Henry Condell, şimdi Shakespeare'in olduğu bilinen iki eser dışındaki tüm dramatik eserlerini içeren bir derleme baskıyı, Birinci Folyo'yu yayınladı. Önsözü Ben Jonson'ın bir şiiriydi, şiirde ileri görüşle Shakespeare için "bir döneme değil, tüm zamanlara ait" şeklinde bahsedilmiştir.[6]

Shakespeare yaşadığı zamanda saygın bir şair ve oyun yazarıydı, ama ünü 19. yüzyıla kadar günümüzdeki yüksekliğine erişmedi. Özellikle romantikler, Shakespeare'in dehasını çok beğenmiş ve Victoria döneminde yaşayanlar Shakespeare'e George Bernard Shaw'ın "bardolatry" (Shakespeare hayranlığı) olarak tabir ettiği bir hürmetle tapmışlardır.[7] 20. yüzyılda, eserleri bilim ve tiyatrodaki yeni akımlar tarafından defalarca benimsendi ve yeniden keşfedildi. Oyunları bugün popülerliğini büyük ölçüde sürdürmektedir ve sürekli olarak incelenmekte, sergilenmekte ve tüm dünyada farklı kültürel ve politik bağlamlarda yeniden yorumlanmaktadır.

Yaşamı

Çocukluğu

William Shakespeare, aslen Snitterfield'lı olan belediye meclisi üyesi ve başarılı bir deri eşya tüccarı John Shakespeare ve varlıklı toprak sahibi bir çiftçinin kızı Mary Arden'ın oğluydu.[8] Stratford-upon-Avon'da doğdu ve burada 26 Nisan 1564'te vaftiz edildi. Gerçek doğum günü bilinmemektedir, ancak geleneksel olarak 23 Nisan'da, Đurđevdan'da doğduğu söylenir.[9] 18. yüzyıl bilgininin hatasına dayandırılan bu tarih, Shakespeare 23 Nisan 1616'da öldüğünden beri, biyografi yazarlarına cazip gelmiştir.[10] Sekiz çocuğun üçüncüsüydü ve hayatta kalan en büyük çocuktu.[11]
John Shakespeare'in, Shakespeare'in doğum yeri olduğuna inanılan, Stratford-upon-Avon'daki evi.

Geriye kalan bir kanıt olmamasına rağmen, çoğu biyografi yazarı Shakespeare'in büyük ihtimalle Stratford'da, evine yaklaşık 400 metre uzaklıkta olan ve 1553'te açılan ücretsiz okul[12] King's New School'da okuduğu konusunda anlaşmaktadır.[13] İngiltere'deki ilkokullar Elizabeth Çağı süresince kalitede çeşitlilik göstermiştir, ama ilkokul müfredatı tüm İngiltere'de kraliyet kararnamesiyle standartlaştırılmıştı[14] ve okul klasik Latin yazarları üzerine dayalı olarak Latince yoğun bir eğitim sağlamaktaydı.[15]

18 yaşında, Shakespeare 26 yaşındaki Anne Hathaway ile evlendi. Worcester Anglikan Psikoposluğu kardinalleri mahkemesi 27 Kasım 1582'de bir evlilik cüzdanı yayınladı. Bir gün sonra Hathaway'in iki komşusu, hiçbir hukuki iddianın evliliği engellemediğini garantileyen senetler yolladı.[16] Worcester şansölyesinin evlenme ilânına olağan üç kere okunması yerine bir kere okunmasına izin vermesinden,[17] ve evliliklerinden altı ay sonra, 26 Mayıs 1583'te vaftiz edilen kızları Susanna'nın doğmasından ötürü, törenin biraz aceleyle düzenlenmiş olma olasılığı vardır.[18] Bunu yaklaşık iki ay sonra ikizler, erkek Hamnet ve kız Judith izledi ve 2 Şubat 1585'te vaftiz edildiler.[19] Hamnet bilinmeyen nedenlerden dolayı 11 yaşında öldü ve 11 Ağustos 1596'da gömüldü.[20]

İkizlerin doğumundan sonra, 1592'de Londra tiyatro sahnesinin bir parçası olarak anılana kadar, Shakespeare tarihe geçen birkaç iz bıraktı, ve bilginler 1585 ile 1592 arasındaki yıllara Shakespeare'in "kayıp yılları" olarak değindiler.[21] Bu dönemi açıklama girişiminde bulunan biyografi yazarları doğruluğu şüpheli birçok hikâye anlattı. Shakespeare hakkında biyografi yazan ilk kişi Nicholas Rowe, Thomas Lucy'nin mülkünde kaçak geyik avcılığı davasından kaçmak için Shakespeare'in Londra'ya gitmek üzere kasabayı terk ettiği bir Stratford efsanesi ortaya attı. Shakespeare'in ayrıca hakkında küfürlü bir balad yazarak Lucy'den intikam aldığı düşünülür.[22] Bir başka 18. yüzyıl hikâyesi Londra'daki tiyatro müşterilerinin atlarına bakıcılık yaparken tiyatro kariyerine başlayan Shakespeare üzerinedir.[23] John Aubrey ise Shakespeare'in öğretmenlik yaptığını iddia etmiştir.[24] Bazı 20. yüzyıl bilginleri, vasiyetinde kesin olarak "William Shakeshafte" şeklinde bahseden Katolik toprak sahibi Lancashire'lı Alexander Hoghton'ın, Shakespeare'i öğretmen olarak görevlendirdiğini öne sürdü.[25] Küçük bir bulgu, ölümünden sonra bir araya getirilen söylentiler dışındaki çoğu hikâyeyi doğrulamaktadır, ve Shakeshafte, Lancashire bölgesinde yaygın bir isimdi.[26]

Londra ve tiyatro kariyeri

Shakespeare'in ne zaman yazmaya başladığı tam olarak bilinmemektedir, ama performansların çağdaş ima ve kayıtları birçok oyununun 1592'de Londra sahnesinde olduğunu göstermektedir.[28] O zamanlar, oyun yazarı Robert Greene'nin kendisine Groats-Worth of Wit eserinde saldırmasıyla Londra'da oldukça tanınmıştı:

   ...sonradan görme bir Karga var, bizim tüylerimizle güzelleşmiş, bir oyuncunun derisine bürünmüş kaplanın kalbi ile, kendisinin bile uyaksız bir şiirde söz sanatını en iyi şekilde yapabildiğini zannediyor: ve salt bir Johannes factotum olarak, bir ülkedeki tek Shake-scene olmanın kibirindedir.[29]

Bilginler bu sözcüklerin tam olarak ne ifade ettiği konusunda anlaşamamaktadır,[30] ama çoğunluğunun katıldığı düşünce, onu Christopher Marlowe, Thomas Nashe ve Greene'nin kendisi gibi üniversite mezunu yazarlara benzemeye çalışırken kendi seviyesini geçmesiyle suçladığıdır.[31] "Shake-scene" kelime oyunu ile birlikte, eğik olarak yazılmış, Shakespeare'in VI. Henry, Bölüm 3 eserinden "Ah, bir kadının derisine bürünmüş kaplanın kalbi" cümlesinin taklidinin yapıldığı ifade, Shakespeare'i Greene'nin hedefi olarak belirlemiştir. Buradaki Johannes Factotum—"her işi biraz bilen"— daha yaygın olan "evrensel deha"dan ziyade, başkalarının çalışmalarıyla ikinci sınıf bir tamirciyi kasteder.[30][32]

Greene'nin saldırısı, günümüze ulaşanlar arasında Shakespeare’in tiyatrodaki kariyerinden bahseden ilk kayıttır. Biyografi yazarları, kariyerinin 1580'lerin ortalarından Greene'nin sözlerinden hemen öncesine kadar olan süreçte başlamış olabileceğini ileri sürmektedir.[33] 1594'ten sonra Shakespeare'in oyunları sadece, Shakespeare'in de dahil olduğu bir grup oyuncuya ait, kısa süre sonra Londra'nın ileri gelen tiyatro şirketi olacak olan Lord Chamberlain's Men tarafından sergilendi.[34] Kraliçe Elizabeth'in 1603'teki ölümünden sonra şirket, yeni kral I. James tarafından royal bir patent ile ödüllendirildi, ve ismi King's Men şeklinde değiştirildi.[35]

1599'da, şirket üyelerinin ortakları Thames Nehri'nin güney kıyısında Globe adını verdikleri, kendi tiyatrolarını inşa ettiler. 1608'de, ortaklar ayrıca Blackfriars kapalı tiyatrosunu devraldı. Shakespeare'in gayrimenkul alım ve yatırımlarına dair kayıtlar, şirketin onu varlıklı bir adam yaptığını göstermektedir.[36] 1597'de, Stratford'da New Place adındaki ikinci büyük evini satın aldı, ve 1605'te, Stratford'da kilise ondalık vergilerinde pay sahibi oldu.[37]

Shakespeare'in oyunlarının bazıları 1594'ten itibaren çeyrek boy baskılarda yayımlandı. 1598 ile, ismi bir satış noktası oldu ve baş sayfalarda görünmeye başladı.[38] Shakespeare, bir oyun yazarı olarak başarısından sonra kendinin ve başkalarının oyunlarında oynamaya devam etti. Ben Jonson'ın 1616 baskısı Works onun Every Man in His Humour (1598 ) ve Sejanus His Fall (1603) oyunlarının oyuncu listelerinde olduğunu belirtir.[39] İsminin, Jonson’ın 1605'teki Volpone oyununun listesinde yokluğu, bazı bilginler tarafından oyunculuk kariyerinin sona yaklaştığının bir işareti olarak görüldü.[40] Yine de, 1623'teki Birinci Folyo, Shakespeare'i "tüm bu Oyunlardaki Başlıca Aktörler"den, Volpone'dan sonra ilk sahneye çıkanlardan biri olarak listeler, ancak hangi rollerde oynadığı kesin olarak bilinememektedir.[41] 1610'da, John Davies, "iyi Will"in "kral gibi" rollerde oynadığını yazdı.[42] 1709'da Rowe, Shakespeare'in, Hamlet'in babasının hayaletini oynadığı bir geleneğin nesilden nesile geçmesini sağladı.[43]

Shakespeare kariyeri boyunca zamanını Londra ve Stratford arasında paylaştırdı. Stratford'da aile evi olarak New Place'i almadan bir yıl önce, 1596'da, Shakespeare Thames Nehri'nin kuzeyinde, Bishopsgate yolundaki St. Helen's kilisesinde yaşıyordu.[44] Şirketinin Globe Theatre'i inşa ettiği yıl olan 1599'da nehrin karşısındaki Southwark'a taşındı.[45] 1604'te, tekrar nehrin kuzeyine, St Paul Katedrali'nin kuzeyinde güzel evli bir bölgeye taşındı. Burada, Christopher Mountjoy adında, kadın saç aksesuarları tasarlayan Fransız bir Huguenot'tan odalar kiraladı.[46]
Sonraki yılları ve ölümü

Rowe, Shakespeare'in ölümünden önceki birkaç yıl emekli olarak Stratford'da yaşadığını;[47] ama sadece o zamanda yaygın olmayan işleri bıraktığını,[48] ve Shakespeare'in Londra'yı ziyaret etmeye devam ettiğini nesilden nesile aktaran ilk biyografi yazarıydı.[47] 1612'de Shakespeare, Mountjoy'un kızı Mary'nin evlilik anlaşması hakkında bir dava olan Bellott v. Mountjoy'un[not 1] bir tanığı olarak anılıyordu.[49] Mart 1613'te eski Blackfriars manastırında bir geçit ev satın aldı;[50], ve Kasım 1614'ten itibaren birkaç hafta üvey oğlu John Hall ile Londra'da kaldı.[51]

1606–1607'den sonra, Shakespeare daha az oyun yazdı, ve 1613'ten sonra hiçbiri ona atfedilmedi.[52] Son üç oyununu, ondan sonra King’s Men'in oyun yazarı olan John Fletcher ile ortak yazdığı tahmin edilmektedir.[53][54]

Shakespeare 23 Nisan 1616'da öldü[55] ve karısı ile iki kızı tarafından yaşatıldı. Susanna 1607'de bir hekim olan John Hall ile evlendi,[56] ve Judith Shakespeare’in ölümünden iki ay önce bir şarap tüccarı olan Thomas Quiney ile evlendi.[57]

Vasiyetinde, Shakespeare büyük kızı Susanna'ya bir servet yığını bıraktı.[58] Quineylerin üç çocuğu vardı, bunların hepsi evlenmeden öldü.[59] Hall ailesinin ise Elizabeth adında bir çocuğu vardı, Elizabeth iki kere evlendi ancak hiç çocuğu olmadan, Shakespeare'in doğrudan gelen soyunu bitirerek 1670'te öldü.[60] Shakespeare'in vasiyeti karısı Anne'den neredeyse hiç bahsetmez, büyük olasılıkla Anne'in hakkı otomatik olarak mirasının üçte biriydi.[61] Yine de, ona birçok spekülasyona yol açan "en iyi ikinci yatağım" kalıtını bırakmasıyla dikkati çekti.[62] Bazı bilginler kalıtı Anne'e bir hakaret olarak görürken, diğerleri ikinci en iyi yatağın evlilik yatağı olduğuna ve bu yüzden anlamının büyük olduğuna inanır.[63]

Shakespeare ölümünden iki gün sonra Holy Trinity Kilisesinin chanceline[not 2] gömülmüştür.[64] Taş levha ile oyulan kitabesi, kilisenin 2008'deki restorasyonu süresince özenle kaçınılan kemiklerinin yer değiştirmesi durumuna karşı mezarını örten bir lanet içerir:[65]
Shakespeare'in mezarı.

Good frend for Iesvs sake forbeare,
To digg the dvst encloased heare.
Bleste be ye man yt spares thes stones,
And cvrst be he yt moves my bones.[66]

(Güzel arkadaş, İsa aşkına sabret, | Buradaki kapalı toprağı kazmak için. | Bu taşları koruyan kutsansın, | Ve kemiklerimi oynatan lanetlensin.)

1623'ten önceki bir zamanda, anısına Shakespeare'in yazma eyleminde yarı-büstü olan bir anıt mezar dikildi. Plakası onu Nestor, Sokrates, ve Virgil ile karşılaştırır.[67] 1623'te, Birinci Folyo'nun yayımıyla birlikte, Droeshout Portresi de basıldı.[68]

Shakespeare tüm dünyada Southwark Katedrali'ndeki anıt mezarlar ve Westminster Abbey'deki Poets' Corner dahil pek çok heykel ve anıtla anılmıştır.

Oyunları:

Dönemin çoğu oyun yazarı tipik olarak bir noktada diğerleriyle işbirliği yapmıştır, ve eleştirmenler, genellikle kariyerinin başında ve sonunda, Shakespeare'in de aynısını yaptığında anlaşırlar.[69] İki Soylu Akraba ve kayıp Cardenio'nun onaylanmış çağdaş belgeleri varken, Titus Andronicus ve ilk tarihî oyunları gibi bazı atıfları tartışmalı kalmıştır. Yazılı kanıtlar da, oyunlarının birçoğunun orijinal düzeltmelerinden sonra diğer yazarlar tarafından yeniden düzenlendiği görüşünü desteklemektedir.

Shakespeare'in kayıtlı ilk eserleri, tarihsel drama rağbeti süresince 1590'ların başında yazdığı III. Richard ve üç bölümlük VI. Henry'dir. Shakespeare'in oyunlarının tarihini belirlemek zordur,[70] yine de metinlerinin çalışmaları Titus Andronicus, Yanlışlıklar Komedisi, Hırçın Kız ve Veronalı İki Centilmen'in Shakespeare'in ilk dönemine ait olabileceğini göstermektedir.[71] Raphael Holinshed'ın 1587 İngiltere, İskoçya ve İrlanda Tarihleri basımında oldukça yer tutan ilk tarihî oyunları[72], zayıf ya da yozlaşmış bir kuralın yıkıcı sonuçlarını dramatize eder ve Tudor Hanedanı'nın kökenleri için bir aklama olarak yorumlanmıştır.[73] İlk oyunları, Thomas Kyd ve Christopher Marlowe başta olmak üzere diğer Elizabeth dönemi oyun yazarlarından, orta çağ dramasının geleneklerinden, ve Seneca'dan etkilenmiştir.[74] Yanlışlıklar Komedisi ayrıca klasik modellere de dayanır, ama Hırçın Kız için hiçbir kaynak bulunamamıştır, yine de aynı isimli başka bir oyunla bağlantılıdır ve bir halk hikâyesinden türetilmiş olabilir.[75] Tecavüzü kabul ettiği görülen iki arkadaşın olduğu Veronalı İki Centilmen gibi,[76] bir kadının bağımsız ruhunun bir erkek tarafından evcilleştirildiği Hırçın'ın öyküsü, bazen modern eleştirmen ve yönetmenleri rahatsız eder.[77]
William Blake'in Oberon, Titania ve Puck Perilerle Dans Ederken. adlı eseri, 1786 civarı, Tate Britain.

Shakespeare'in sıkı bir olaylar dizisi ve belirgin komik sekanslar içeren ilk klasik ve İtalyan tarzı komedileri, 1950'lerin ortasında yerini en büyük komedilerinin romantik havasına bıraktı.[78] Bir Yaz Gecesi Rüyası romantizmin, peri büyülerinin, ve komik kaba sahnelerin nükteli bir karışımıdır.[79] Shakespeare'in bir sonraki komedisi, aynı derecede romantik olan Venedik Taciri, kindar bir Yahudi tefeci olan Shylock'un, Elizabeth dönemi zihniyetini yansıtan ama modern izleyiciye uygunsuz görünebilecek betimlemesini içerir.[80] Kuru Gürültü'nün nüktesi ve kelime oyunu,[81] Size Nasıl Geliyorsa'nın etkileyici kırsal dekoru, ve Onikinci Gece'nin enerjik cümbüşü, Shakespeare'in büyük komedi serisini tamamlar.[82] Neredeyse tamamı manzum şekilde yazılan lirik tarzdaki II. Richard'dan sonra, 1590 sonlarındaki tarihi oyunlarında (IV. Henry, Bölüm 1 ve Bölüm 2, V. Henry) Shakespeare nesir komedi ortaya koydu. Komik ve ciddi, nesir ve şiir sahneler arasında ustalıkla geçiş yaparken ve olgun çalışmalarının öykü çeşitliliğine ulaşırken, karakterleri daha karışık ve hassas bir hale geldi.[83] Bu dönem iki trajediyle başlar ve sonlanır: cinsellikle yüklü gençlik, aşk ve ölümün ünlü romantik trajedisi Romeo ve Juliet;[84] ve dramın yeni bir türünü tanıtan—Plutarkhos'un eseri Paralel Yaşamlar'ın 1579 Thomas North çevirisine dayalı—Julius Caesar.[85]
Hamlet, Horatio, Marcellus, ve Hamlet'in Babasının Hayaleti. Henry Fuseli, 1780–5. Kunsthaus Zürich.

17. yüzyılın başlarında, Shakespeare "problem oyunlar" olarak anılan Kısasa Kısas, Troilus ve Cressida, Sonu İyi Biterse ve en iyi bilinen trajedilerinden birkaçını yazdı.[86] Pek çok eleştirmen Shakespeare'in en iyi trajedilerinin sanatının doruk noktasını temsil ettiğine inanır. Shakespeare'in en ünlü trajedilerinden biri olan Hamlet'in hayalî kahramanı, özellikle "Olmak ya da olmamak; bütün mesele bu" şeklinde başlayan ünlü tiradı ile, büyük olasılıkla diğer bütün Shakespeare karakterlerinden daha fazla tartışıldı.[87] Ölümcül kusuru tereddüt olan içe dönük Hamlet'in aksine, sonraki trajediler olan Othello ve Kral Lear'ın kahramanlarının sonunu getiren hızlı karar hatalarıdır.[88] Shakespeare trajedilerinin olaylar dizisi sıklıkla, düzeni altüst eden ve kahramanla sevdiklerini yıkan bu tür ölümcül hata veya kusurlar üzerinde döner.[89] Othello'da, kötü adam Iago Othello'nun cinsel kıskançlığını, onu seven karısını öldürdüğü noktaya sürükler.[90] Kral Lear'da, yaşlı kral güçlerinden vazgeçerek trajik hatayı yapar, böylelikle Gloucester Kontuna yapılan işkenceye ve kör edilmesine, Lear'ın en küçük kızı Cordelia'nın ise cinayetine yol açan olayları başlatır. Eleştirmen Frank Kermode'a göre, "oyun ne iyi karakterlerine ne de izleyicilerine zulmünden hiçbir rahatlama sunmaz".[91] Shakespeare trajedilerinin en kısası ve yoğunu olan Macbeth'te,[92] adil kralı öldürmek ve tahtı ele geçirmek için, kontrol edilemez bir hırs Macbeth'i ve karısı Lady Machbeth'i, ancak kendi suçluluk duyguları onları da yok edinceye kadar kışkırtır.[93] Bu oyunda, Shakespeare trajik yapıya doğaüstü bir öge ekler. Son önemli oyunları olan Antonius ve Kleopatra ve Coriolanus, Shakespeare'in en güzel şiirlerinden bazılarını içerir, şair ve eleştirmen T. S. Eliot tarafından Shakespeare'in en başarılı trajedileri sayılmaktadır.[94]

Son döneminde, Shakespeare drama ya da trajikomediye yöneldi ve işbirliğiyle yazdığı Perikles, Sur Prensi'nin yanı sıra üç önemli oyunu daha tamamladı: Cymbeline, Kış Masalı ve Fırtına. Trajediler kadar kasvetli olmayan bu dört oyun, 1590lardaki komedilerden daha ciddi bir tonda yazılmıştır, ama uzlaşma ve olası trajik hataların bağışlanması ile biterler.[95] Bazı yorumcular bu ruh halindeki değişimi Shakespeare'de daha sakin bir bakış açısının kanıtı olarak görmüşlerdir, ama belki de sadece zamanın tiyatral modasını yansıtmaktadır.[96] Shakespeare günümüze ulaşan iki oyun üzerinde daha, büyük olasılıkla John Fletcher ile işbirliği yapmıştır: VIII. Henry ve İki Soylu Akraba.[97]

Gösteriler

Shakespeare'in ilk oyunlarını hangi kurumlar için yazdığı belli değildir. Titus Andronicus'un 1594 baskısının baş sayfası, oyunun üç farklı tiyatro topluluğu tarafından oynandığını açığa çıkarır.[98] 1592–3'teki vebadan sonra, Shakespeare'in oyunları kendi şirketi tarafından Thames'in kuzeyinde yer alan Shoreditch'teki The Theatre ve The Curtain'da sergilendi.[99] Londralılar IV. Henry'nin ilk parçasını görmek için oraya yığıldı. Şirket ev sahibiyle anlaşmazlığa düşünce The Theatre'ı kapadılar ve aktörler tarafından aktörler için kurulan ilk oyun evi Globe Tiyatrosu'nu inşa ettiler, bunun için ise keresteler kullandılar.[100] Globe, 1599 sonbaharında, sergilenen ilk oyunlardan biri olan Julius Caesar ile açıldı. Shakespeare'in Hamlet, Othello ve Kral Lear dahil çoğu büyük 1599 sonrası oyunları Globe için yazıldı.[101]
Yeniden inşa edilen Globe Tiyatrosu, Londra.

Lord Chamberlain's Men'in ismi 1603'te King's Men (İngilizce: Kralın Adamı) olarak değiştikten sonra, yeni Kral James ile ayrıcalıklı bir ilişkiye girdiler. Performans kayıtları derme çatma olsa da; King's Men, 1 Kasım 1604 ve 31 Ekim 1605 tarihleri arasında Shakespeare'in oyunlarından yedisini sahnede sergiledi, bunlara Venedik Taciri'nin iki performansı da dahildir.[102] 1608'den sonra, kışları Blackfriars Tiyatrosu'nun iç kısmında, yazları Globe'da oynadılar.[103] Bolca sahnelenen maskeli piyesler için Jacobean modasıyla kombine edilen iç mekan tasarımı, Shakespeare'in daha detaylı sahne oyunlarını takdim etmesine olanak sağladı. Örneğin, Cymbeline'de Jüpiter "bir kartalın üzerinde oturarak, şimşek ve gök gürültüleri arasında yeryüzüne iner: bir yıldırım fırlatır. Hayaletler dizlerinin üstüne düşer."[104]
Shakespeare'in şirketindeki aktörler arasında ünlü Richard Burbage, William Kempe, Henry Condell ve John Heminges vardı. Burbage Shakespeare'in oyunlarının ilk performanslarında, III. Richard, Hamlet, Othello ve Kral Lear dahil birçok başrolü canlandırdı.[105] Popüler komedyen Will Kempe, birçok karakterin yanında Romeo ve Juliet'te hizmetçi Peter'ı ve Kuru Gürültü'de Dogberry'yi oynadı.[106] 1600 gibi yerini Size Nasıl Geliyorsa'da Touchstone ve Kral Lear'da Soytarı gibi rolleri canlandıran Robert Armin aldı.[107] 1613'te, Sir Henry Wotton VIII. Henry'nin "debdebedeki ve törendeki birçok olağanüstü koşullarla benzerlerinden sıyrıldığını" kayıt etti.[108] Yine de, 29 Haziran'da, tam da Shakespeare'in nadir görülen hassas bir oyununu hedef alan bir günde, bir savaş topu Globe'un damını ateşe verdi ve tiyatroyu baştan aşağı yaktı.[108]

Metinsel kaynaklar

1623'te, Shakespeare'in King's Men'den iki arkadaşı John Heminges ve Henry Condell, Shakespeare'in oyunlarının toplu bir baskısı olan Birinci Folyo'yu yayımladı. 8'i ilk defa basılmak üzere toplam 36 metin içeriyordu.[109] Oyunlarının birçoğu çoktan çeyrek boy kitap versiyonlarında görülmeye başlamıştı, bunlar dört sayfa oluşturmak için ikiye katlanmış kağıt yaprakları ile yapılan dayanıksız kitaplardı.[110] Birinci Folyo'nun "çalıntı ve kaçamak kopyalar" olarak tanımladığı bu baskıları Shakespeare'in onayladığını destekleyen herhangi bir delil yoktur.[111] Alfred Pollard bunların bazılarını uyarlanmış, yorumlanmış ve üzerinde oynanmış metinlerinden ötürü "kötü çeyrek boy kitaplar" olarak tanımlamıştır.[112] Oyunlarının çeşitli versiyonları günümüze ulaştıkları için, her biri diğerinden farklılık göstermektedir. Bu farklılıklar kopyalama ya da baskılama hatalarından, aktör ve izleyici notlarından ya da Shakespeare'in kendi eskizlerinden kaynaklanıyor olabilir.[113] Bazı vakalarda, örneğin Hamlet, Troilus ve Cressida ve Othello, Shakespeare 'in çeyrek boy ve folyo baskılar arasında metinlerde düzeltmeler yapmış olabileceği düşünülmektedir. Öte yandan, Kral Lear vakasında, 1623 folyo versiyonu ve 1608 çeyrek boy versiyonu birbirinden oldukça farklıdır ve çoğu modern baskı bunları birleştirirken, Oxford Shakespeare bunların bozmadan birleştirilemeyeceğini savunarak ikisini de ayrı ayrı basmaktadır.[114]

Şiirleri

1593 ve 1594'te, tiyatrolar veba yüzünden kapatılınca, Shakespeare erotik temada iki öykü şiir yayımladı, Venüs ve Adonis ve Lucrece'nin Tecavüzü. Bu şiirleri Southampton Kontu Henry Wriothesley'ye adadı. Venüs ve Adonis'te, masum Adonis Venüs'ün cinsel ilgisine karşılık vermezken, Lucrece'nin Tecavüzü'nde şehvetli Tarquinius erdemli karısı Lucrece'ye tecavüz eder.[115]

William Shakespeare Resimleri - Fotos

[Resim: 146140894932912.jpg]

[Resim: 146140894935223.jpg]

[Resim: 146140894943244.jpg]

[Resim: 146140894947145.jpg]

[Resim: 146140894948936.jpg]



Notlar
Dipnotlar


   ^ Bellott v. Mountjoy dosyası, 11 Mayıs 1612'de Westminster İstekler Mahkemesinde duyulan, küçük bir rolle William Shakespeare'i de kapsayan bir dava.
   ^ Koro ve rahibin bulunduğu bölüm.


Kaynaklar :




   ^ Greenblatt 2005, 11; Bevington 2002, 1–3; Wells 1997, 399.
   ^ Dobson 1992, 185–186
   ^ Craig 2003, 3.
   ^ Shapiro 2005, xvii–xviii; Schoenbaum 1991, 41, 66, 397–98, 402, 409; Taylor 1990, 145, 210–23, 261–5
   ^ Chambers 1930, Cilt 1: 270–71; Taylor 1987, 109–134.
   ^ İngiliz Edebiyatı Norton Antolojisi: On Altıncı/Erken On Yedinci Yüzyıl, Cilt B, 2012, sf. 1168 (İngilizce)
   ^ Bertolini 1993, 119.
   ^ Schoenbaum 1987, 14–22.
   ^ Schoenbaum 1987, 24–6.
   ^ Schoenbaum 1987, 24, 296; Honan 1998, 15–16.
   ^ Schoenbaum 1987, 23–24.
   ^ Baldwin 1944, 464.
   ^ Schoenbaum 1987, 62–63; Ackroyd 2006, 53; Wells et al. 2005, xv–xvi
   ^ Baldwin 1944, 179-80, 183; Cressy 1975, 28, 29.
   ^ Baldwin 1944, 117.
   ^ Schoenbaum 1987, 77–78.
   ^ Wood 2003, 84; Schoenbaum 1987, 78–79.
   ^ Schoenbaum 1987, 93.
   ^ Schoenbaum 1987, 94.
   ^ Schoenbaum 1987, 224.
   ^ Schoenbaum 1987, 95.
   ^ Schoenbaum 1987, 97–108; Rowe 1709.
   ^ Schoenbaum 1987, 144–45.
   ^ Schoenbaum 1987, 110–11.
   ^ Honigmann 1999, 1; Wells et al. 2005, xvii
   ^ Honigmann 1999, 95–117; Wood 2003, 97–109.
   ^ Wells et al. 2005, 666
   ^ Chambers 1930, Vol. 1: 287, 292
   ^ Greenblatt 2005, 213.
   ^ a b Greenblatt 2005, 213; Schoenbaum 1987, 153.
   ^ Ackroyd 2006, 176.
   ^ Schoenbaum 1987, 151–52
   ^ Wells 2006, 28; Schoenbaum 1987, 144–46; Chambers 1930, Cilt 1: 59.
   ^ Schoenbaum 1987, 184.
   ^ Chambers 1923, 208–209.
   ^ Chambers 1930, Cilt 2: 67–71.
   ^ Bentley 1961, 36.
   ^ Schoenbaum 1987, 188; Kastan 1999, 37; Knutson 2001, 17
   ^ Adams 1923, 275
   ^ Wells 2006, 28.
   ^ Schoenbaum 1987, 200.
   ^ Schoenbaum 1987, 200–201.
   ^ Rowe 1709.
   ^ Honan 1998, 121.
   ^ Shapiro 2005, 122.
   ^ Honan 1998, 325; Greenblatt 2005, 405.
   ^ a b Ackroyd 2006, 476.
   ^ Honan 1998, 382–83.
   ^ Honan 1998, 326; Ackroyd 2006, 462–464.
   ^ Schoenbaum 1987, 272–274.
   ^ Honan 1998, 387.
   ^ Schoenbaum 1987, 279.
   ^ Honan 1998, 375–78.
   ^ Schoenbaum 1987, 276.
   ^ Schoenbaum 1987, 25, 296.
   ^ Schoenbaum 1987, 287.
   ^ Schoenbaum 1987, 292, 294.
   ^ Schoenbaum 1987, 304.
   ^ Chambers 1930, Vol. 2: 8, 11, 104; Schoenbaum 1987, 296.
   ^ Chambers 1930, Vol. 2: 7, 9, 13; Schoenbaum 1987, 289, 318–19.
   ^ Charles Knight, 1842, Onikinci Gece'deki notlarında, alıntı Schoenbaum 1991, 275.
   ^ Ackroyd 2006, 483; Frye 2005, 16; Greenblatt 2005, 145–6.
   ^ Schoenbaum 1987, 301–3.
   ^ Schoenbaum 1987, 306–07; Wells et al. 2005, xviii
   ^ BBC News 2008.
   ^ Schoenbaum 1987, 306.
   ^ Schoenbaum 1987, 308–10.
   ^ Cooper 2006, 48.
   ^ Wells & Orlin 2003, 49'da Thomson, Peter, "Conventions of Playwriting".
   ^ Frye 2005, 9; Honan 1998, 166.
   ^ Schoenbaum 1987, 159–61; Frye 2005, 9.
   ^ Dutton & Howard 2003, 147.
   ^ Ribner 2005, 154–155.
   ^ Frye 2005, 105; Ribner 2005, 67; Cheney 2004, 100.
   ^ Honan 1998, 136; Schoenbaum 1987, 166.
   ^ Frye 2005, 91; Honan 1998, 116–117; Werner 2001, 96–100.
   ^ Friedman 2006, 159.
   ^ Ackroyd 2006, 235.
   ^ Wood 2003, 161–162.
   ^ Wood 2003, 205–206; Honan 1998, 258.
   ^ Ackroyd 2006, 359.
   ^ Ackroyd 2006, 362–383.
   ^ Shapiro 2005, 150; Gibbons 1993, 1; Ackroyd 2006, 356.
   ^ Wood 2003, 161; Honan 1998, 206.
   ^ Ackroyd 2006, 353, 358; Shapiro 2005, 151–153.
   ^ Bradley 1991, 85; Muir 2005, 12–16.
   ^ Bradley 1991, 94.
   ^ Bradley 1991, 86.
   ^ Bradley 1991, 40, 48.
   ^ Bradley 1991, 42, 169, 195; Greenblatt 2005, 304.
   ^ Bradley 1991, 226; Ackroyd 2006, 423; Kermode 2004, 141–2.
   ^ McDonald 2006, 43–46.
   ^ Bradley 1991, 306.
   ^ Ackroyd 2006, 444; McDonald 2006, 69–70; Eliot 1934, 59.
   ^ Dowden 1881, 57.
   ^ Dowden 1881, 60; Frye 2005, 123; McDonald 2006, 15.
   ^ Wells et al. 2005, 1247, 1279
   ^ Wells et al. 2005, xx
   ^ Wells et al. 2005, xxi
   ^ Foakes 1990, 6; Shapiro 2005, 125–31.
   ^ Foakes 1990, 6; Nagler 1958, 7; Shapiro 2005, 131–2.
   ^ Wells et al. 2005, xxii
   ^ Foakes 1990, 33.
   ^ Ackroyd 2006, 454; Holland 2000, xli.
   ^ Ringler 1997, 127.
   ^ Schoenbaum 1987, 210; Chambers 1930, Vol. 1: 341.
   ^ Shapiro 2005, 247–9.
   ^ a b Wells et al. 2005, 1247
   ^ Wells et al. 2005, xxxvii
   ^ Wells et al. 2005, xxxiv
   ^ Pollard 1909, xi.
   ^ Wells et al. 2005, xxxiv; Pollard 1909, xi; Maguire 1996, 28.
   ^ Bowers 1955, 8–10; Wells et al. 2005, xxxiv–xxxv
   ^ Wells et al. 2005, 909, 1153
   ^ Rowe 2006, 21.




Sigmund Freud Kimdir? Biyografisi

Sigmund Freud (Almanca söyleyişi: [ˈziːkmʊnt ˈfʁɔʏt], nüfus kaydında Sigismund Scholomo Freud) (d. 6 Mayıs 1856, Příbor, Moravya, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu (bugün Çek Cumhuriyeti) - ö. 23 Eylül 1939, Londra, Birleşik Krallık), psikanaliz öğretisini geliştirmiş olan Avusturyalı nörolog. Kişiliğin 5 farklı dönemden geçerek geliştiğini öne süren Psikoanalitik Kuram'ın kurucusudur.

Hayatı

Orta seviye bir Yahudi yün tüccarının, kırk yaşındayken, kendisinden yirmi yaş küçük bir kadınla yaptığı ikinci evliliğinden dünyaya geldi. Ekonomik bunalımdan dolayı ailesi Viyana'ya yerleşmek zorunda kaldıklarında, Freud henüz 4 yaşındaydı. 1938 yılına kadar burada yaşadı.

Lisede Latince, Fransızca ve İngilizce öğrenirken kendi çabalarıyla da İbranice, İspanyolca ve İtalyanca öğrendi. Başarılı bir öğrenciydi. Başlangıçta istemediği halde Goethe'nın yapıtlarından etkilenerek tıp okumaya karar verdi.

Üniversite yıllarında Yahudi düşmanlığıyla karşılaştı, okuldaki arkadaş çevresinden dışlandı. 1876 yılında fizyolojist Brücke'nin laboratuvarına girdi, burada anatomopatoloji ve insan sinir sistemi üzerine araştırmalar yaptı. 1881'de tıp öğrenimini bitirdi. 1883'te dönemin ünlü beyin anatomisi ve nöropatoloji uzmanı Dr. Theodor Meynert'in yönetiminde psikaytri kliniğinde asistan olarak çalışmaya başladı. 1884'te kokain üzerine bir inceleme yapmakla görevlendirildi. 1884'te kokainin analjezik özelliklerini keşfetti, anestezik niteliklerini ise sezinledi. (Yaşamım ve Psikanalız adlı yapıtında kokainin anestezik niteliklerini aslında bildiğini, yalnız tıp çalışmalarını bıraktığından dolayı bunların başkaları tarafından ortaya çıkarıldığını ileri sürer.)

Aldığı bir bursla 1885'te Paris'e gitti, Salpêtriê Hastanesi'nde, Jean Martin Charcot'nun yanında staja başladı. Burada histerinin belirtilerini, hipnotizma ve telkinin etkilerini gözlemledi. Charcot'dan çok etkilendi. (Yaşamım ve Psikanaliz 'de Charcot'ya ne kadar düşkün olduğu görülür) Charcot'nun konferanslarını Almancaya çevirdi ve 1886'da yayımladı.

1886'da Paris'ten ayrılarak Berlin'e gitti. Burada çocuk nöropatolojisiyle ilgilendi. Viyana'ya dönerek özel hekimliğe başladı. 1886 ekim ayında 4 yıldır nişanlı olduğu Martha Bernays ile evlendi. Sinir hastalıkları ve histeri şikayetiyle kendisine başvuranlar üzerinde dönemin ünlü tedavi yöntemlerini, elektroterapi ve hipnotizmayı uyguladı. 1887'de Dr. Bernheim'in Telkin ve Telkinin Tedavideki Uygulamaları Üstüne adlı kitabını çevirdi.

Elizabet von R. adındaki bir kadın hasta kendisini serbest çağrışım yöntemine zorlayınca hipnozdan vazgeçti. 1892 - 1895 yılları arasında Charcot'nun Salı Günü Dersleri adlı kitabının çevirisini, savunma psikonevrozları üzerine bir makaleyi ve saplantılar ve fobiler üzerine başka bir makaleyi Breuer ile ortaklaşa hazırladı. Ancak tıp çevrelerince Histeri Üzerine İncelemeler hoş karşılanmadı. Bu yapıtta psikanalizin temel ilkelerine rastlanır.

1896 yılında babasının ölümü üzerine derin bir bunalıma girdi ve sistematik olarak kendini çözümlemeye başladı. Yine aynı yıl Breuer'le nevrozların cinsel açıdan açıklanması konusunda ters düşerek yollarını ayırdı. Histerinin cinsel etiyolojisi üzerine verdiği bir konferans skandala yol açtı. Bu dönemde W. Fliess'le yazışmaları, özçözümleme süreci, hayatı üzerinde önemli etkiler yarattı. (Bu yazışmaları Freud'un ölümünden sonra eşi ve kızı tarafından kamuoyuna duyurulmuştur. Freud psikanalize özel hayatını karıştırmak istemediğinden, kişisel kayıtlar bırakmamış, birçok yazışma ve mektubunu ölümünden önce yakmıştır.) Hayatının 10 yıl süren bu döneminde, Freud hem yandaş, hem öğrenci bakımından yalnız kaldı. Kendini hastaların tedavisine ve psikanalizin yaratılmasına yoğunlaştırdı. Bu sürecin sonucu olarak 1897'de Oedipus Kompleksi, 1900'de Düşlerin Yorumu (iki cilt) adlı eserler ortaya çıktı.

1908'te Viyana Psikanaliz Derneği kuruldu. Bu olay, Freud için bir dönüm noktasıydı, Yaşamım ve Psikanaliz kitabında buna büyük yer verdi. Ancak bu tarihten önce bile Freud'un çevresinde çözümlemenin giderek kurumlaştığı görülür. 1902'den sonra "Çarşamba Günleri Psikoloji Derneği", adı altında başta P. Federn, O. Rank, W. Stekel ve Alfred Adler olmak üzere, Freud'un ilk yandaşları bir araya toplandılar. 1904'de E. Bleuer'le yazışmaya başladı. 1907'de Bleuer'in asistanı Carl Gustav Jung tarafından ziyaret edilir. Jung aynı yıl Zürih'te Freud Derneği'ni kurdu. Bu Freud için büyük bir başarıydı, zira psikanaliz artık ülke sınırlarının dışına çıkmıştı. Takip eden yıllarda Jung, 1. Psikanaliz Kongresi'ne katıldı ve psikanaliz üzerine konferanslar vermek üzere Freud ile birlikte ABD'ye yolculuk etti. Freud, 1910 - 1920 yıllarında Psikanaliz Üzerine, Bir Paranoya Vakası Özyaşam Öyküsü Üzerine Psikoanalitik Gözlemler: Başkan Screber, Totem ve Tabu, Narsizmin İncelenmesine Giriş, Yas ve Melankoli adlı eserleri yayımladı.

1923'de kendisine üstçene ve damak kanseri tanısı kondu. İzleyen yıllarda 33 kez ameliyat oldu. Sürekli protez takması gerektiğinden dolayı uzun yıllar konuşma ve yemek yeme sıkıntısı çekti. 1938'de Naziler'in Viyana'ya girmesiyle birlikte en küçük çocuğu Anna ile birlikte Avusturya'yı terk etmek zorunda kalarak Londra'ya yerleşti. Ölümüne dek tedavi ve çalışmalarına burada devam etti.

Freud, prensipleri gereği kişisel hiçbir özel belge, anı defteri, mektup bırakmamış, hepsini yakmıştır. Bu nedenle, Freud'a dair ilk ve en kapsamlı bilgiler ilk olarak yakın dostu İngiliz psikaytr Ernest Jones'un 1953'te yayımlanan üç ciltlik Sigmund Freud'un Yaşamı ve Yapıtları adlı kitabıyla ortaya çıkarıldı.

Eserleri

   Zur Psychopat­hologie des Alltagslebens (Günlük Yaşa­mın Psikopatolojisi)
   Die Traumdeutung (Düşlerin Yorumu)
   Über Psychoanaly­se (Psikanaliz Üzerine Beş Ders)
   Totem und Tabu (Totem ve Tabu)
   Zur Einführung des Narzissmus (Narsisizmin İncelenmesine Giriş)
   Unbehagen in der Kultur (Uygarlı­ğın Huzursuzluğu)
   Jenseits des Lustprinzips Das Ich und das Es (Haz İlkesinin Ötesinde Ben ve İd)
   Der Mann Moses und die monotheistische Religion (Musa ve Tektanrıcılık)
   Cinsellik Kuramı Üzerine Üç Deneme, 1905
   Der Witz und seine Beziehung zum Unbewussten, Espiriler ve Bilinçdışı'yla İlişkisi, 1905
   Psikanalizin Tarihçesi, 1914
   Psikanalize Giriş Dersleri, 1917
   Yaşamım ve Psikanaliz, 1925
   Tutukluk, Semtom ve Korku, 1926
   Bir Yanılsamanın Geleceği, 1927
   Kültür İçindeki Huzursuzluk, 1930
   Psikanaliz ve Uygulama,
   Psikanaliz Üzerine,
   Olgu öyküleri
   Histeri ile Mücadele

Hayat kronolojisi

   1856 6 Mayıs. Musevi bir ailenin çocuğu olarak Moravya'da Freiberg'de (bugün: Příbor) doğar.
   1860 Aile Viyana'ya yerleşir.
   1865 İlkokula girer.
   1873 Viyana Üniversitesine tıp öğrencisi olarak girer.
   1876-82 Viyana'da Fizyoloji Enstitüsünde Brücke'nin yanında çalışır.
   1877 İlk yayınlar: anatomi ve fizyoloji üzerine makaleler
   1881 Tıp doktoru olarak mezun olur
   1882 Martha Bernays ile nişanlanma
   1882-5 Viyana Genel Hastanesinde çalışma, beyin anatomisi üzerinde yoğunlaşma: pek çok yayın
   1884-7 Kokainin klinik kullanımı üzerine araştırmalar
   1885 Nöropataloji Privatdozent'i (üniversite hocası) olarak atanma
   1886 Martha Bernays'la evlenme. Viyana'da sinir hastalıkları üzerine özel muayenehane açış.
   1886-93 Viyana'da Kassowitz Enstitüsünde nöroloji üzerine, özellikle çocuklardaki beyin felçleri üzerine sürekli çalışma ve pek çok yayın
   1887 En büyük kızının doğumu (Mathilde)
   1887-1902 Berlin'deki Wilhelm Fliess'le arkadaşlık ve yazışma. Freud'dun, bu dönemde, ona yazdığı ve ölümünden sonra, 1950'de yayımlanan mektupları görüşlerinin gelişimine pek çok ışık tutmuştur.
   1887 Uygulamalarında hipnotik telkini kullanmaya başlar
   1888 (yak) Histerinin katartik sağaltımında hipnozu kullanarak, Breuer'i izlemeye başlar. Giderek hipnozu bırakır ve onun yerine serbest çağrışımı geçirir.
   1889 Telkin tekniğini incelemek üzere, Nancy'de Bernheim'ı ziyaret eder. En büyük oğlunun doğumu (Martin)
   1891 Afazi üzerine monografi.
   1892 En küçük oğlunun doğumu (Ernst).
   1893-8 Histeri, obsesyonlar ve anksiyete üzerine araştırma ve kısa makaleler.
   1895 Breuer ile birlikte, Histeri Üzerine Çalışmalar; olgu öyküleri ve Freud'un kendi tekniği betimlemesi.
   1893-6 Freud'la Breuer arasında giderek artan görüş ayrılığı. Freud, savunma ve bastırma kavramlarını ve de nevrozun, ego ile libido arasında bir çatışmanın sonucu olduğunu getirir.
   1895 Bilimsel bir ruh bilim projesi: Freud'un Fliess'e mektupları arasında bulunur ve ilk kez 1950'de basılmıştır. Ruhbilimi nöroloji terimleri ile anlatmak için başarısız bir girişim, ama Freud'un daha sonraki çoğu kuramının habercisidir.
   1896 Ruh çözümleme teriminin ortaya çıkışı. Babasının ölümü (80 yaşında).
   1897 Freud'un öz-çözümlemesi; yaralanma kuramının terk edilmesine ve çocuksu cinsellik ve Oediepus karmaşasının benimsenmesine yol açmıştır.
   1900 Düşlerin Yorumu. Son bölümünde, Freud'un zihinsel süreçler, bilinçdışı ve haz ilkesinin üstünlüğü üzerine tüm görüşleri ilk kez özetlenir.
   1901 Günlük Yaşamın Psikopatolojisi. Bu, düşler hakkındaki kitapla birlikte, Freud'un kuramlarının, yalnızca patolojik durumlara değil normal zihinsel yaşama da uygulandığını ortaya koyar.
   1902 Professor Extraordinarius atanır.
   1905 Cinsellik Kuramı Üzerine Üç Deneme: İnsanoğlunda, cinsel içgüdünün gelişiminin, bebeklikten erişkinliğe dek ilk kez izlenişi.
   1906 (yak) C.G. Jung ruh çözümlemeye katılır.
   1908 Ruhçözümleyicilerin ilk uluslar arası toplantısı (Salzburg'da).
   1909 Freud ve Jung konferans vermek üzere ABD'ye çağırılırlar. Bir çocuğun ilk çözümlemesinin olgu öyküsü (küçük Hans beş yaşında) daha önce, erişkinlerin çözümlemesinden çıkarılmış olan sonuçların, özellikle de bebeklik cinselliği ile Oediepus ve iğdiş edilme karmaşasına ilişkin olanların desteklenmesi.
   1910 (yak) Narsisizm kuramının ilk ortaya çıkışı.
   1911-15 Ruh çözümleme tekniği üzerine makaleler.
   1911 Alfred Adler'in ayrılışı. Ruh çözümleme kuramlarının psikolojik bir olguya, Dr. Schreber'in öz yaşam öyküsüne uyarlanması.
   1912-13 Totem ve Tabu: Ruh çözümlemenin, antropolojik malzemeye uyarlanması.
   1914 Jung'un ayrılışı. Ruhçözümsel Devinimin Tarihi Üzerine. Adler ve jung hakkında polemik yapılan bir kesimi de içerir. Son büyük olgu öyküsünü, Kurt Adamı yazar. (1918'e dek yayınlanmamıştır).
   1915 Günümüze yalnızca beş tanesi gelmiş temel kuramsal sorularla ilgili oniki metapsikolojik makaleden oluşan dizi.
   1915-17 Giriş Konferansları: Freud'un görüşlerinin birinci Dünya Savaşı'na kadarki durumunun kapsamlı genel bir değerlendirmesi.
   1919 Narsisizm kuramının savaş nevrozlarına uygulanması. İkinci kızının ölümü.
   1920 Haz İlkesinin ötesinde: yineleme takıntısı ve ölüm içgüdüsü kuramının ilk kez açık olarak tanıtılması.
   1921 Grup Ruhbilimi. Egonun sistematik bir çözümsel incelenmesinin başlangıcı.
   1923 Ego ve İd. Bir id, bir ego ve bir de süperegoya bölünmesiyle aklın yapı ve işleyişinin büyük ölçüde düzeltilmiş tanımı. Kanser hastalığının ortaya çıkışı.
   1925 Kadınların cinsel gelişimi üzerine düzeltilmiş görüşler.
   1926 Ketvurmalar, Belirtiler ve Anksiyete. Anksiyete sorunu üzerine düzeltilmiş görüşler.
   1927 Bir yanılsamanın geleceği. Bir din tartışması: Freud'un geriye kalan yıllarının çoğunu adadığı bir dizi toplum bilimsel çalışmanın birincisi.
   1930 Uygarlık ve Hoşnutsuzlukları. Bu, Freud'un yıkıcı iç güdüler (ki ölüm iç güdüsünün bir görünümü sayılmıştır) üzerine ilk kapsamlı çalışmasını içerir. Freud, Frankfurt kenti tarafından Goethe ödülü ile ödüllendirilir.
   1933 Hitler Almanya'da güç kazanır. Freud'un kitapları Berlin'de halk önünde Naziler tarafından yakılır.
   1934-8 Musa ve Tek Tanrıcılık. Freud'un yaşarken yayımlanan son kitabı.
   1938 Hitler'in Avusturya'yı ilhakı. Freud, Londra'ya gitmek üzere, Viyana'yı terk eder. Ruhçözümlemenin Bir Taslağı. Ruh çözümlemenin son, bitmemiş ama köklü bir tanımı.
   1939 23 Eylül, Londra'da ölümü.

Kaynak ve Dipnotlar



Wikipedia


Oya Aydoğan Kimdir - Biyogafisi

Oya Aydoğan, (10 Şubat 1957, Erzincan - 15 Mayıs 2016, İstanbul), Türk sinema, dizi oyuncusu, şarkıcı ve televizyon sunucusu.

İlk yıllar

Oya Aydoğan 10 Şubat 1957 yılında Cemal-Güldane Aydoğan çiftinin dört çocuğundan en küçüğü olarak Erzincan'da doğdu.[2] Sekiz yaşına kadar ailesi ile birlikte İstanbul'un Beyoğlu semtinde yaşadı.[3] Ortaokulu o dönemde Fransız Kız Ortaokulu olan Sainte-Pulchérie Fransız Lisesi'nde, lise eğitimini ise Saint Michel Fransız Lisesi'nde tamamladı.

Oyunculuk kariyeri

Henüz ilkokul yıllarında iken oyunculuk hayali kuran Aydoğan, 1975 yılında Alev Gün adıyla bir güzellik yarışmasında birinci oldu fakat ailesinden gelen baskılar nedeniyle ödülü iade etmek zorunda kaldı.[3] 1976’da Ses Dergisi'nin düzenlediği 8. Sinema Artisti Yarışması'nda birinci oldu.[5] Aynı yıl ilk başrolünü Deli Şahin filmi ile Cüneyt Arkın ile paylaştı.[2] 1978 yılında Ertem Eğilmez yapımı Neşeli Günler adlı filmin oyuncu kadrosuna dahil edildi. 12 Eylül Darbesi döneminde öne çıkan, içinde erotik unsurlar da barındıran arabesk kültürün etkisindeki filmlerde rol aldı.[6] 1982'de Yedi Bela Hüsnü filminde Hüsniye karakteri canlandırdı ve Kemal Sunal ile başrolde yer aldı. 1980'li yıllarda bir süre gazinolarda şarkıcılık yaptı.[3][2] 1986'da Emrah ile birlikte yer aldığı Merhamet filminin yapımcılığını üstlendi.[7]

2007-2010 tarihleri arasında FOX kanalında yayımlanan Bez Bebek adlı fantastik çocuk dizisi ile ekran karşısına geçti.[8] 2011'de sunuculuğunu Emel Müftüoğlu ile üstlendiği "Şekerli Kahve" isimli televizyon programında yer aldı. Ölümünden kısa bir süre önce Lerzan Mutlu ile birlikte Beyaz TV'de yayımlanan "Söylemezsem Olmaz" adlı magazin programında sunuculuk yaptı.[4]

Aydoğan, 1976 ile 2016 yılları arasında toplam 51 sinema filmi ve 13 televizyon dizisi'nde rol aldı. Ferdi Tayfur, Serdar Gökhan, Kemal Sunal, Orhan Gencebay, Müslüm Gürses, Kadir İnanır, Cüneyt Arkın, Bulut Aras ve İbrahim Tatlıses gibi birçok sanatçı ile başrolü paylaştı.

Ödülleri

2013 yılında Elâzığ'da düzenlenen Uluslararası Çayda Çıra Film Festivali'nde "Çayda Çıra Onur Ödülü" tevcih edildi. Kedi Özledi filmindeki Meloş karakteri ile 2014 Sadri Alışık Ödülleri'nde komedi dalında "En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu" ödülünü kazandı.[9] 2015'de Magazinci.com'un düzenlediği, 15. Yıl İnternet Medyası Ödülleri'nde "Yaşam Boyu Meslek Onur Ödülü" 'ne Ferdi Tayfur ile birlikte layık görüldü.[10]

Kişisel hayatı

1979 yılında Haluk Ulusoy ile gizlice evlendi. Ailelerinin baskısı ve karşı çıkması nedeniyle dört ay sonra boşandı. Aydoğan ve Ulusoy daha sonra yaptıkları açıklamalarda bu evliliği "gençlik hatası" olarak ifade ettiler.[11] Gazinocu Tamer Taylan ile bir süre birlikte yaşadı.[12] 1988 yılında Latif Demirbağ ile evlendi. Bu evliliğinden Gurur adında bir oğlu oldu.[1] 1989 yılında Demirbağ ile evliliğini sona erdirdi.

2004 yılında bir gazeteye verdiği röportajda Alevi olduğunu açıkladı.[13] 2011 yılında verdiği bir başka röportajda iyi derecede Fransızca orta düzeyde İngilizce bildiğini ve çocukluk yıllarında idolünün Türkân Şoray olduğunu açıkladı.[3] Oyuncu Fahriye Evcen'in oyunculuk kariyerine başlamasına vesile olduğunu ifade etti.[14]

Ölümü

8 Mayıs 2016'da aort damarı yırtılması sebebiyle hastaneye kaldırıldı. 12 saat süren ameliyat sonrası yoğun bakıma alındı. 15 Mayıs 2016'da tedavi gördüğü İstanbul'da 59 yaşında hayatını kaybetti.[1] 16 Mayıs 2016'da, vasiyeti üzerine Ulus Mezarlığına defnedildi.[15]

Filmleri


1976 : Deli Şahin
1976 : Beyazperdeler
1977 : Erkeğim
1977 : Güneş Ne Zaman Doğacak
1978 : Dertli Pınar
1978 : Son Sabah
1978 : Neşeli Günler (Zeynep)
1978 : Yüz Numaralı Adam
1979 : Doktor (Ayşe)
1979 : Nazey
1979 : Divane (Zeliha)
1979 : Hayat Harcadın Beni
1979 : İsyankar
1980 : Sevgi Dünyası
1980 : Çile Tarlası
1980 : Zeytin Gözlüm
1980 : Bağrıyanık
1980 : Sabırlı Kullar
1981 : Kara Gurbet (Cemile)



1981 : Tövbe (Zeynep)
1981 : Takip (Oya)
1982 : Günaha Girme
1982 : Berduşlar
1982 : Yedi Bela Hüsnü (Hüsniye)
1983 : Kalbimdeki Acı
1983 : Günahkar
1984 : Berduşlar Sosyetede
1984 : Öç (İklime)
1984 : Aşkım Günahımdır
1984 : Sevginin Bedeli
1984 : Yaralı
1984 : Zavallılar
1984 : Şaşkın
1985 : Unutamadım
1986 : Beyoğlu'nun Arka Yakası
1986 : Merhamet
1986 : Ağla Anam Ağla
1987 : Kan Damlaları



1987 : Deniz
1988 : Sokak Çocuğu
1989 : Yaz Gülü
1990 : Utan
1991 : Kabadayılar Kralı
1992 : Nehirler Denize Akar
1993 : Bayan Perşembe
1996 : Çapraz Ateş
1999 : Durduramadım
2000 : Hemşo (Bankamatikçi)
2001 : Ectasy
2005 : Deli Duran
2009 : SüpüRRR!
2009 : Türkler Çıldırmış Olmalı
2012 : İkizler Firarda
2013 : Kedi Özledi
2015 : Aşk Nerede
2015 : Kalıngiller

Dizileri

1978 : Denizin Kanı – Iraz
1993 : Hamuş
1997 : Fırat (dizi)
1997 : Sırtımdan Vuruldum
1998 : Birisi
2000 : Evdeki Yabancı
2002 : Pembe Patikler
2007-2010 : Bez Bebek (dizi) - Kulina
2007 : Kısmetim Otel
2008 : Kayıp Prenses
2011 : Sudan Sebepler
2012 : Düşman Kardeşler - Assolist Leyla
2014 : Şimdi Onlar Düşünsün

Kaynakça

^ a b c "Oya Aydoğan hayatını kaybetti". NTV.com.tr. 15 Mayıs 2016. Erişim tarihi : 15 Mayıs 2016.
^ a b c d Seral Cumalı (6 Ekim 2013). "Artist olmak için yarışma delisi oldum hepsine katıldım". Posta. Erişim tarihi : 15 Mayıs 2016.
^ a b c d e Şebnem Özcan (31 Temmuz 2011). "Bülent Ersoy'u çıldırtacak itiraf". Bugün. Erişim tarihi : 16 Mayıs 2016.
^ a b "Oya Aydoğan'sız ilk programda gözyaşlarına boğuldular". Cumhuriyet. 9 Mayıs 2016.
^ "Oya Aydoğan haklı çıktı". Hürriyet. 10 Nisan 1999. Erişim tarihi : 15 Mayıs 2016.
^ Tayfun Atay (11 Mayıs 2016). "Bir 12 Eylül kadını olarak Oya Aydoğan". CNNTürk.
^ "Merhamet". SinemaTürk. 21 Mayıs 2016.
^ "Oya Aydoğan yaşamını yitirdi! Oya Aydoğan kimdir?". Sözcü. 15 Mayıs 2016.
^ "19. Sadri Alışık Tiyatro ve Sinema Oyuncu Ödülleri Muhteşem Bir Geceyle Sahiplerini Buldu". Sadri Alışık Kültür Merkezi. 17 Nisan 2014.
^ "Bir 'erkek' ödülü kaldı". Hürriyet. 12 Mart 201t.
^ "Oya Aydoğan'la Ulusoy'un 4 günlük evliliği!". Ülke.com. 16 Mayıs 2016. Erişim tarihi : 16 Mayıs 2016.
^ "Oya Aydoğan hayatı kaybetti!". İhlas Haber Ajansı. 15 Mayıs 2016. Erişim tarihi : 17 Mayıs 2016.
^ İpek İzci (1 Ağustos 2012). "'Alevi olduğunu söyleme' derlerdi ama ben kimliğimle hep iftihar ettim". Radikal. Erişim tarihi : 15 Mayıs 2016.
^ "FAHRİYE EVCEN, OYA AYDOĞAN'I SON YOLCULUĞUNDA YALNIZ BIRAKMADI". Acunn.com. 16 Mayıs 2016.
^ "Oya Aydoğan'ın oğlu annesinin vasiyetini açıkladı". NTV.com.tr. 16 Mayıs 2016. Erişim tarihi : 16 Mayıs 2016.



RAŞiT TUNCA

BAŞAĞAÇLI RAŞiT TUNCA
Raşit Tunca

FORUMUMUZDA
Dini Bilgiler...
Kültürel Bilgiler...
PNG&JPG&GiF Resimler...
Biyografiler...
Tasavvufi Vaaz Sohbetler...
Peygamberler Tarihi...
Siyeri Nebi
PSP&PSD Grafik

BOARD KISAYOLLARI

ALLAH

Allah



BAYRAK

TC.Bayrak



WEB-TUNCA


Radyo Karoglan

Foruma Misafir Olarak Gir


Forumda Neler Var


Karoglan-Raşit Tunca - Dini - islami - Dini Resim - FIKIH - Kuran - Sünnet - Tasavvuf - BAYRAK - Milli - Eğlence - PNG - JPEG - GIF - WebButtons - Vaaz - Sohbet - Siyeri Nebi - Evliyalar - Güzel Sözler - Atatürk - Karoglan Hoca - Dini Bilgi - Radyo index - Sanal Dergi




GALATASARAY

G A L A T A S A R A Y


FENERBAHÇE


F E N E R B A H C E


BEŞiKTAŞ

B E Ş i K T A Ş


TRABZONSPOR

T R A B Z O N S P O R


MiLLi TAKIM

M i L L i T A K I M


ETKiNLiKLERiMiZ


“Peygamberimiz Buyurdular ki Birbirinize Temiz ağız ile Dua edin. Bizde Sayfamızı ziyaret edenlerin ve bu bölümü ziyaret edenlerin kendilerinin Ruhaniyetine, geçmişlerinin Ruhuna Yasin Okuyup hediye ediyoruz Tıkla, ya sende oku yada okunmuş Yasinlerden Nasibini Al”
(Raşit Tunca)



MEVLANA'DAN

“ Kula Bela Gelmez Hak Yazmadıkca, Hak Bela Yazmaz Kul Azmadıkca, Hak intikamını, Kulunun Eliyle Alır da, Bilmiyenler Kul Yaptı Sanır."
(Hz. Mevlana)