Tasavvufun Asıl Gâyesi Nedir?
Tasavvufun gâyesi nedir? Nefsi terbiye ederek ahlâk-ı hamîdeye ulaşmanın ve Hakk’ın rızâsını kazanmanın mânevî yollarını bu yazıda idrak edin.
Tasavvufun insanoğlu için pek mühim ve yüce bir gâyeyi düstûr edindiği görülür.
TASAVVUFUN YÜCE GÂYESİ VE HEDEFİ
Bu gâye, tâ ilk peygamberden itibâren bütün enbiyâ ve evliyânın gönül semâlarında bir güneş gibi mevcut olan; “Allâh’a en güzel ve feyizli bir şekilde kulluk”tur. Bu yönüyle gâyelerin gâyesidir. Yani Hakk’ın rızâsını kâmil mânâda kazanabilmek için mânevî hastalıklardan kurtularak Allah ve Rasûl’ünün ahlâkından nasîb almaktır. Nefsi dînin hükmüne râm etmek, ibadetleri otomat hâllerden kurtarıp ihsan duygusuna kavuşmak, kalbi mânevî yücelikler istikâmetine yönlendirip netîcede selîm bir kalp ile rızâ-yı ilâhîye nâil olmaktır.
Beşer tarihinin defalarca sergilediği bir hakîkattir ki insan, aslî cevheri itibârıyla “ahsen-i takvîm” (varlıkların en şereflisi) yüceliğinde iken, yaratılış gâyesine yabancılaşıp istikâmetten ayrıldığında “بَلْ هُمْ اَضَلُّ” yani “hayvandan daha aşağı” sıfatına bile mâruz kalabilecek bir varlıktır. Ondaki şeref ve kıymeti tâyin eden yegâne müessir, îmandır. Îmandan sonra ise ahlâk gelir. Peygamberlerin tezkiye vazifesi de insanları bu meziyetlerle tezyîn edebilmektir.
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in vârislerinden olan evliyâullah ve onların o feyizli nebevî menbâdan telâkkî ettikleri bâtın (kalb) ilmi de, Rasûlullâh’ın bu vazifesine verâset ve vekâlet mevkiindedir.
Tasavvuf yolunda yürüyenler, her hâl ve hareketlerinde zâhirî ve bâtınî fazîletlerin merkezi olan Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e tam bir bağlılık gayreti içinde bulunurlar. Onları bu yola yönlendiren “ricâl-i mâneviyye” (Hak dostları) da böylece Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bu âlemde îfâ etmiş olduğu bir hizmeti deruhte etmiş olurlar ve:
“(Gerçek) âlimler, peygamberlerin vârisleridir.” (Ebû Dâvûd, İlim, 1) hükmü içerisinde yer alırlar.
Dolayısıyla tasavvufun maksadı olan mânevî olgunluğun, bir bakıma Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in insanlarda gerçekleştirmek istediği gâyenin tezâhürü olduğu söylenebilir. Mâlum olduğu üzere bu gâye de, insanları îman zemininde nefsânî ve kötü huylardan kurtarıp, ahlâk-ı hamîdeye yani mânevî olgunluğa ve güzel huylara yükseltebilmektir.
Bir hadîs-i kudsîde Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:
“Bu, Ben’im zâtım için râzı olduğum bir dîndir. Bu dîne yakışan da ancak cömertlik ve güzel ahlâktır. Bu dîne tâbî olma nîmeti size lûtfedildiği müddetçe, onu bu iki hasletle yüceltiniz.” (Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, VIII, 20)
Bu itibarla da tasavvuf, güzel ahlâkı; yani merhamet, şefkat, cömertlik, affedebilme, şükür gibi ulvî hasletleri mü’minde bir lezzet hâline getirebilmektir.
Yine tasavvufta gâye, istîdâdı olanları zühd ve takvâ yolunda istîdatları nisbetinde tekâmül ettirerek insan-ı kâmil, mükerrem insan, kendini ve Rabbini hakkıyla bilen, Hakk’a yakınlık neşvesini tadan, nefsin düşmanlıklarına mukâvemetle Rabb’e dost olan insan olma yolunda merhaleler katetmeye teşvik etmektir.
Kur’ân-ı Kerîm’de:
“Biz emâneti, göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, (mes’ûliyetinden) korktular. Onu insan yüklendi. Doğrusu o, çok zâlim ve çok câhildir.” (el-Ahzâb, 72) âyetinde buyrulduğu üzere fısk içinde bocalayan insanı “zulm” ve “cehâlet” sıfatından kurtarıp kâmil insan hüviyetine kavuşturmaktır.
“Zulm”ün zıddı “adl”dir. Yani kulun amelinin sâlih olmasıdır. “Cehl”in zıddı ise “ilim”dir. Gerçek âlim olabilmek için zâhirî ilme olduğu kadar, bâtınî ilme de sahip olmak gerekir.
İmâm Gazâlî -rahmetullâhi aleyh-:
“Veresetü’l-enbiyâ, zâhir ve bâtın (kalbî) ilme sahip olanlardır.” buyurmuştur.
KALBİN NAZARGÂH-I İLÂHÎ OLMA YOLU
İnsanın kurtuluşa ermesi, nefsindeki kötü sıfatlardan arınmasına, böylece amellerinin “amel-i sâlih”e, ilminin de şahsiyet kazanmasına, yani “irfan”a dönüşmesine bağlıdır. İşte tasavvuf, bunu temin edebilecek âdap ve erkânın kavranıp yaşanmasını gâye edinir.
Bu gâyeyi gerçekleştiren evliyâ, yani Cenâb-ı Hakk’ın kendisine dost edindiği velîler, îman ve takvâda kemâli yaşayan müstesnâ insanlardır. Cenâb-ı Hak onlardan şöyle bahseder:
“Bilesiniz ki, Allâh’ın dostlarına korku yoktur. Onlar, mahzun da olmayacaklardır. Onlar îman edip de takvâya ermiş olanlardır.” (Yûnus, 62-63)
Kalpte tezâhür eden îman, kulu bütün bâtıl inançlardan kurtarıp Hakk’a yaklaştırırken, takvâ da kalbi mâsivâdan, yani kulu Rabbinden gâfil bırakan her şeyden arındırır. Böyle bir kulun kalbi artık bir nazargâh-ı ilâhî vasfını kazanır. İlâhî hikmet ve esrârın tecellî mekânı olur.[1]
Dipnot:
[1] Îmandan İhsâna Tasavvuf kitabının 48-50. sayfalarından iktibas edilmiştir.
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Gençler Soruyor, Erkam Yayınları
İslam ve İhsan
Tasavvufun gâyesi nedir? Nefsi terbiye ederek ahlâk-ı hamîdeye ulaşmanın ve Hakk’ın rızâsını kazanmanın mânevî yollarını bu yazıda idrak edin.
Tasavvufun insanoğlu için pek mühim ve yüce bir gâyeyi düstûr edindiği görülür.
TASAVVUFUN YÜCE GÂYESİ VE HEDEFİ
Bu gâye, tâ ilk peygamberden itibâren bütün enbiyâ ve evliyânın gönül semâlarında bir güneş gibi mevcut olan; “Allâh’a en güzel ve feyizli bir şekilde kulluk”tur. Bu yönüyle gâyelerin gâyesidir. Yani Hakk’ın rızâsını kâmil mânâda kazanabilmek için mânevî hastalıklardan kurtularak Allah ve Rasûl’ünün ahlâkından nasîb almaktır. Nefsi dînin hükmüne râm etmek, ibadetleri otomat hâllerden kurtarıp ihsan duygusuna kavuşmak, kalbi mânevî yücelikler istikâmetine yönlendirip netîcede selîm bir kalp ile rızâ-yı ilâhîye nâil olmaktır.
Beşer tarihinin defalarca sergilediği bir hakîkattir ki insan, aslî cevheri itibârıyla “ahsen-i takvîm” (varlıkların en şereflisi) yüceliğinde iken, yaratılış gâyesine yabancılaşıp istikâmetten ayrıldığında “بَلْ هُمْ اَضَلُّ” yani “hayvandan daha aşağı” sıfatına bile mâruz kalabilecek bir varlıktır. Ondaki şeref ve kıymeti tâyin eden yegâne müessir, îmandır. Îmandan sonra ise ahlâk gelir. Peygamberlerin tezkiye vazifesi de insanları bu meziyetlerle tezyîn edebilmektir.
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in vârislerinden olan evliyâullah ve onların o feyizli nebevî menbâdan telâkkî ettikleri bâtın (kalb) ilmi de, Rasûlullâh’ın bu vazifesine verâset ve vekâlet mevkiindedir.
Tasavvuf yolunda yürüyenler, her hâl ve hareketlerinde zâhirî ve bâtınî fazîletlerin merkezi olan Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e tam bir bağlılık gayreti içinde bulunurlar. Onları bu yola yönlendiren “ricâl-i mâneviyye” (Hak dostları) da böylece Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bu âlemde îfâ etmiş olduğu bir hizmeti deruhte etmiş olurlar ve:
“(Gerçek) âlimler, peygamberlerin vârisleridir.” (Ebû Dâvûd, İlim, 1) hükmü içerisinde yer alırlar.
Dolayısıyla tasavvufun maksadı olan mânevî olgunluğun, bir bakıma Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in insanlarda gerçekleştirmek istediği gâyenin tezâhürü olduğu söylenebilir. Mâlum olduğu üzere bu gâye de, insanları îman zemininde nefsânî ve kötü huylardan kurtarıp, ahlâk-ı hamîdeye yani mânevî olgunluğa ve güzel huylara yükseltebilmektir.
Bir hadîs-i kudsîde Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:
“Bu, Ben’im zâtım için râzı olduğum bir dîndir. Bu dîne yakışan da ancak cömertlik ve güzel ahlâktır. Bu dîne tâbî olma nîmeti size lûtfedildiği müddetçe, onu bu iki hasletle yüceltiniz.” (Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, VIII, 20)
Bu itibarla da tasavvuf, güzel ahlâkı; yani merhamet, şefkat, cömertlik, affedebilme, şükür gibi ulvî hasletleri mü’minde bir lezzet hâline getirebilmektir.
Yine tasavvufta gâye, istîdâdı olanları zühd ve takvâ yolunda istîdatları nisbetinde tekâmül ettirerek insan-ı kâmil, mükerrem insan, kendini ve Rabbini hakkıyla bilen, Hakk’a yakınlık neşvesini tadan, nefsin düşmanlıklarına mukâvemetle Rabb’e dost olan insan olma yolunda merhaleler katetmeye teşvik etmektir.
Kur’ân-ı Kerîm’de:
“Biz emâneti, göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, (mes’ûliyetinden) korktular. Onu insan yüklendi. Doğrusu o, çok zâlim ve çok câhildir.” (el-Ahzâb, 72) âyetinde buyrulduğu üzere fısk içinde bocalayan insanı “zulm” ve “cehâlet” sıfatından kurtarıp kâmil insan hüviyetine kavuşturmaktır.
“Zulm”ün zıddı “adl”dir. Yani kulun amelinin sâlih olmasıdır. “Cehl”in zıddı ise “ilim”dir. Gerçek âlim olabilmek için zâhirî ilme olduğu kadar, bâtınî ilme de sahip olmak gerekir.
İmâm Gazâlî -rahmetullâhi aleyh-:
“Veresetü’l-enbiyâ, zâhir ve bâtın (kalbî) ilme sahip olanlardır.” buyurmuştur.
KALBİN NAZARGÂH-I İLÂHÎ OLMA YOLU
İnsanın kurtuluşa ermesi, nefsindeki kötü sıfatlardan arınmasına, böylece amellerinin “amel-i sâlih”e, ilminin de şahsiyet kazanmasına, yani “irfan”a dönüşmesine bağlıdır. İşte tasavvuf, bunu temin edebilecek âdap ve erkânın kavranıp yaşanmasını gâye edinir.
Bu gâyeyi gerçekleştiren evliyâ, yani Cenâb-ı Hakk’ın kendisine dost edindiği velîler, îman ve takvâda kemâli yaşayan müstesnâ insanlardır. Cenâb-ı Hak onlardan şöyle bahseder:
“Bilesiniz ki, Allâh’ın dostlarına korku yoktur. Onlar, mahzun da olmayacaklardır. Onlar îman edip de takvâya ermiş olanlardır.” (Yûnus, 62-63)
Kalpte tezâhür eden îman, kulu bütün bâtıl inançlardan kurtarıp Hakk’a yaklaştırırken, takvâ da kalbi mâsivâdan, yani kulu Rabbinden gâfil bırakan her şeyden arındırır. Böyle bir kulun kalbi artık bir nazargâh-ı ilâhî vasfını kazanır. İlâhî hikmet ve esrârın tecellî mekânı olur.[1]
Dipnot:
[1] Îmandan İhsâna Tasavvuf kitabının 48-50. sayfalarından iktibas edilmiştir.
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Gençler Soruyor, Erkam Yayınları
İslam ve İhsan
Portal
Forum
Search
Community 
Forum Statistics
Forum Team
Calendar
Members
